Bu hikayede insanlar sadece öldürülmüyor, adalete gömülüyor. Gömülen her adalet, bir insanın içinden bir parçayı da alıp götürüyor. Esra geri dönüyor ama eski haliyle değil, Tıpkı ülke gibi, Yorgun, kırık, suskun ve bıçak sırtı...
İşte bu cümle, bu ülkede herkesin bildiği ama konuşmadığı suçlara açılmış bir kapı gibi, Yalnızca bir cinayeti değil, sistematik suskunluğu anlatıyor. Cinayetlerin failleri kadar suskun seyircilerin de sorumluluğunu sorguluyor. Çünkü Türkiye'de cinayetler bazen kurşunla değil, susarak işlenir.
YALANCI
Kâinatın Efendisine soruyorlar:
– Mümin zina eder mi?
Allah’ın Sevgilisi bu suale açık ve kesin bir cevap vermiyorlar.
Başka bir sual:
–Mümin yalan söyler mi?
Bu defa cevap katidir:
– Mümin yalan söylemez!
Siyasetin yüzde doksandokuzu yalandır ama, bu hâl şahıs plânında daima en aşağı bir fazahat olmaktan kurtulamaz.
Nitekim başta İngilizler bulunmak üzere Batı ahlâkının doğruluk bahsinde titizliği malûmdur. Mutlak ahlâkın münhasır olarak İslâmiyetten ışık aldığını bilenlerce, bu, bütün insanlığa şâmil ruhî keyfiyet, aslını sadece Allah Reshulünün ahlâkında bulur.
Öyle ki, randevusuna gelmeyen dostunu kar altında sabaha kadar bekleyen bir mümin soranlara şu cevabı verir:
– Eğer gidecek olursam onu yalancılıkla suçlamış olurum!..
Böyleyken Türkiye’de islâm dâvasını müdafaa nikabı altında yalnız nefsaniyetini tatmine bakan sahte liderin ne çapta bir yalancı olduğunu bilen var mıdır? Kendi istirhamiyle evine geldiği mukaddesatçı dergi sahibine neşredilmek üzere beyanda bulunduktan sonra, bu beyan
dâva mevzuu olur olmaz «Onu ben vermedim; kendisi uydurmuş!» diyecek kadar yalancı ve hain... Vaad, söz, ahid, isnat, nakil, hep yalan... Bu kişi müseccel yalancılık vasfının üzerinde, dâvasına yüzdeyüz zıt, dâvasını yüzdeyüz suçlandırıcı davranışlara, eğer kuvvetlilerden geliyorsa, kuyruk sallamak gibi bir muraîlik belirtir de hâlâ onun bir islâm kahramanı, hatta halis bir müslüman olduğunu sananlar bulunur.
Türk’ün Amerikalı ile anlaşmasına biricik çare, mecburiyet hatta fırsat diye bakacağı yerde, Moskova’dan kulağına fısıldanmışcasına bu anlaşmanın karşısına çıkan, yani vicdanına bile yalan söyleyen adam...
Kimin yüzüne tüküreyim; onun mu, onu hâlis bir müslüman sananların mı?..
Tek başıma yaşadığım daireyi hıncahınç dolduran bu arşiv yığının içine sığınma ihtiyacı duyduğuma göre, neyi kaçırmış olabilirim? Yıllar geçtikçe yerden tavana doğru yükselmeyi sürdüren bütün bu kitapların, bu eski evrakın arasında sıkışıp, yaşamaktan çok düş kurmaya mı mahkum ettim kendimi? Gazete ve dergi koleksiyonları, kataloglar, açık artırmalardan ve pazarlardan satın alınmış fotoğraf albümleri, ajandalar, mektuplar, not defterleri, her dönemden Paris haritaları ve rehberleri, çoğunluğu gereksiz şeyler, sergi, sinema biletleri ve hatta kitap ayracı olarak kullandığım kahve fişleri. Bunlar benim hafızam. Hiçbir zaman hiçbir şeyi atmayı bilemedim zaten.
Bazı insanlar ömre denk gelir, bazılarıysa ömrün ta kendisi olur. Sen benim en güzel alışkanlığım, en uzun duam, en ferah yorgunluğumsun. Şayet bir gün yollarımız göğe doğru yürürse, ardımızda kalan her çiçek bilsin ki; biz bu hayatı eksiksiz yaşamaya değil, birbirimize tamamlanmaya geldik. Ve inan bana şu koskoca dünyada en çok da seninle aynı yağmura yakalanmayı sevdim ben.