Bir yazarın başta kendi kendisiyle olmak üzere insanlarla, toplumla, ülkeyle, hatta tanrıyla 'bir zoru yoksa, ona yazar demezler, zabıt kâtibi derler." (Engin Ardıiç)
Bugün de durum farklı değil. Her şey değişebilir. Şartlar değişebilir. Mekânlar değişebilir. Ama değiştirmememiz gereken şeyleri değiştirmemeliyiz. Kendimize şu soruyu sormalıyız: Akıntıya mı kapılacağız, yoksa "kayyim" olan o ağaca mı tutunacağız? Bir mümini diğerlerinden ayıran en temel özellik budur. Aynı üniversite kampüsünde bulunabilirsin. Aynı iş yerinde çalışabilirsin. Aynı ortamı paylaşabilirsin. Ama dik durduğunda fark ortaya çıkar. Etrafındaki kalabalıklar sürüklenirken sen yerinde durursun. Onlar gibi konuşmazsın. Onlar gibi bakmazsın. Onlar gibi giyinmezsin. Onlar gibi düşünmez, onlar gibi davranmazsın. Önceliklerin farklıdır. Hayata bakışın farklıdır. Sen bir direk gibi, bir kaya gibi durursun. Eğilmezsin, bükülmezsin.
Ve bu duruş seni görünür kılar. Sen daha hiçbir şey söylemeden, hiçbir nasihat vermeden bile insanlar bunu hisseder. Sana tuhaf gözlerle bakarlar. "Sen biraz garipsin" derler. "Niye herkes gibi değilsin" derler. "Bize uymuyorsun" derler. Oysa sen sadece yerinde duruyorsundur. Başka bir şey yapmı yorsundur. Çünkü sen "kayyim" olan dine tutunuyorsundur; dimdik ayakta duran dine.
Yusuf Aleyhisselâm'ın hikâyesi de tam olarak budur. Köle olarak satıldığı evde efendisi ondan şikâyetçi olmaz. Ama fark eder. Bu çocuk farklıdır. Evdeki di-ğer hizmetliler gibi değildir. Diğer erkekler gibi bakmaz. Di-ğer erkekler gibi davranmaz. İşte bu fark, efendisinin eşinde bir takıntıya dönüşür. "Bu çocuk neden farklı?" sorusu zihnini kemirir. "Neden herkes gibi akıntıya kapılmıyor?" der. "Neden gözleri temiz?" der. "Neden bana diğer erkekler gibi bakmıyor?" diye düşünür. Çünkü Yusuf Aleyhisselâm'ın hayatında değişmeyen bir ilke vardır. Ne olursa olsun, hangi ortamda olursa olsun, değerlerinden vazgeçmeyecektir. İşte bu yüzden âyetin devamı bu kadar
(İşâret): Nehr, ırmağa derler. Ayn, çeşmeye derler. Cennetde çeşmeler de vardır. Selsebîl gibi ve zencebîl gibi. Ve rahîk ve kâfûr gibi. İnsan sûresinin 5.ci âyetinde meâlen, (Ebrâr, âhıretde, içinde şerâb olan (ke’s)den [çanakdan] içeceklerdir. Mizâcı kâfûrdur) buyuruldu. 6.cı âyetinde meâlen, (Bu kâfûr bir çeşmedir. Allahü teâlânın seçilmiş kulları, çanaklarla şerâbı kâfûr suyu ile karışık içerler. O çeşmeyi istedikleri tarafa akıtırlar) buyurulmuşdur. Yine İnsan sûresi 17.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Cennetde onlara zencebîl ile karışık şerâbdan çanaklar ile verilir) buyuruldu. 18.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Cennetde selsebîl isminde bir çeşme dahâ vardır) buyuruldu. Mutaffifîn sûresi 25.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlara hatm okunmuş Rehîkden içirilir) buyuruluyor. Çihâr yâr-i güzîn hazretlerinin ismlerinin baş harfları (Ayn) kelimesinin baş harfi ile aynıdır. Atîk, Ömer ve Osmân, Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” buna delîldir. [Bu kelimelerin baş harfleri Ayndır.] Cennetde o dört çeşmeyi bu dört yâr tutarlar. Her kim onları severse, o dört çeşme onun için olur. Bu dört muhteşemi sevmeyen ve buğz eden, iki cihânda mahrûm ve bîçâre kimsedir. [Onun için, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak, farzları yapıp, harâmlardan kaçmak, o büyükleri sevmek lâzımdır.]
“İnsanda daima ümit bulunmalı! Hatta ümitleri ihtimallerin üstüne çıksa bile o kadar zararı yoktur. Bir bakıma faydası bile vardır. Dünyada en ciddi mutluluk varsa o da insanın gerçekten mesut olduğunu kendi kendisine inandırabilmesinden ibarettir. Buna iç huzur derler ki o da ümitlerin kuvvet derecesi kadar kuvvetli olabilir.”