Miguel de Unamuno'nun Sis isimli kitabını elime aldığımda, daha önsöz ve sonsöz kısmında durup kaldım. Ön sözü yazar değil, Victor Goti yazıyordu ve Victor, Augusto'yu anlatırken bir yandan
Merhaba arkadaşlar. Sonunda sıra geldi bizim çocukluğumuzun efsanesine. Hepimizin bir kere dahi olsa okuduğu, minicik baskılarıyla hafızamıza kazınan o efsanenin tam çevirisine. Başlamadan önce ne
koredeki hükümetin ‘iyi’ bir kızın olması bir erkekten iyidir ‘kampanyasını’ bilmiyordum. komedi resmen. bu saçmalık yüzünden kız çocuklarının üstündeki baskıyı hayal dahi edemiyorum bu kitabı okumuş olsam da. kitap normal anne-kız ilişkilerini ele alan kitaplardan çok daha farklı çünkü bir annenin gözünden okuyoruz. bu da daha sinir bozucu ve gerçekçi bir hal alıyor. annenin yargısını ve toplumca düşünen bir insanın kafasının içinde durmak ÇOK ZOR. kitap güzeldi ve çook üzücüydü
ilk başları çok daha güzeldi fakat sonrasında anlam veremediğim yerlere uyuz olmaya basladım neden bilmiyorum, insanların cinsel yönelimlerini sktir edip baska seylere mi odaklansanız dünyaca ya bi ton dert var zatn son sözü kesinlikle okuyunnn
Zeki Bulduk’un kaleme aldığı "Sevgili Mayakovski - Tahran'dan Mektuplar" üzerine konuşacak, üzerine derin derin düşünülecek çok şey sunuyor bize. Kitabın mektup formunda yazılmış olması, okuyucuyla yazar arasındaki mesafeyi tamamen sıfırlamış. Yazar burada Mayakovski’yi bir alıcı, bir dert ortağı olarak seçiyor. Ona Tahran’dan seslenirken, aslında modern insanın yalnızlığını, devrime, aşka ve hayata dair kırgınlıklarını anlatıyor.
Mayakovski hayatı boyunca Lili Brik’e olan hastalıklı, tutkulu aşkı ve sistemle olan kavgaları yüzünden ruhunu hırpalamış ve nihayetinde kalbine bir kurşun sıkarak hayatına son vermişti. Tahran ise sokaklarında hem büyük aşkları hem de büyük siyasi acıları, devrimleri ve hayal kırıklıklarını barındıran bir şehir. Yazar, Tahran'ın o hüzünlü, tozlu sokaklarında yürürken Mayakovski’nin trajedisini yanı başında taşıyor.
Zeki Bulduk, coğrafyaların ruhunu okumayı ve bunu edebiyata aktarmayı çok iyi bilen bir kalem. Cümleler adeta bir ney sesi gibi naif ama bir o kadar da sarsıcı. Bu mektuplar sadece Mayakovski'ye yazılmamış; yazarın kendi içine, kendi geçmişine ve inançlarına tuttuğu bir ayna.
Kesinlikle kütüphanede özel bir yeri hak eden, bittiğinde bile kapağına bakıp seni derin düşüncelere daldıracak bir eser. Tavsiyemdir.
Kendi yazdıklarıma gulemem. Ama senin yazdıklarını gülerek okudum. Acı acı gülmek deyimi vardır ya , işte öyle acı acı güldüm. Ellerin dert görmesin Uğur Mumcu!