Bu yıldızlar nasıl oluştu biliyor musun?
"İnsan soyu" diyordu Rasim Amca, "iki ayağı üzerinde ilk kez doğrulduğunda yumurtadan çıkmış bir kaz yavrusu kadar beceriksiz ve acemiymiş. Dondurucu soğuk, koca dağları un ufak eden depremler, günlerce ateş püskürten yanardağlar, ağaçları köklerinden söken seller, dinozorlar, dişleri insan boyunda mamutlar, dev yarasalar ve daha nice yırtıcı yaratıklar arasında yaşamak o kadar zormuş ki, yaşayabilmek için herkes birbirine yardım etmek zorundaymış. Nemli, karanlık mağaralarda korkudan ve açlıktan titreyen insana, insan kardeşinden başka destek olacak kimse yokmuş. Ama nasıl ki, küçük kaz zamanla yürümeyi, yüzmeyi ve avlanmayı öğrenirse, insanlar da güçlüklerle savaşarak yaşamayı öğrenmişler. Ve doğayı güçlü bir boğa gibi boynuzlarından yakalayıp yere vurunca, insana komşusunu düşünmeden yaşamak daha çekici gelmiş. Güçlü olanlar bencilce davranarak, her şeyin en güzelini, en yararlısını kendilerine ayırmaya başlamışlar. Buna karşı çıkanları öldürmüş, köle yapmış, zindanlarda çürümeye terk etmişler. Böylece mavi dünyamızın bereketli toprakları kardeş kanının aktığını görmüş. Dökülen kan insanları doğru yola getirmiş mi dersin? Ne gezer, atalarımız, 'Kurt kan kokusunu duyunca azar' demişler ya, insanlar da tıpkı kurtlar gibi olmuş. Bir zamanlar uçsuz bucaksız doğanın görkemli gücü karşısında bacakları titreyen insanın burnu bir anda Kafdağı'na ulaşmış. Kendi kardeşlerini öldürdüğü yetmezmiş gibi, doğadaki öteki canlıları da yok etmeye başlamış: Toprağı kısırlaştırmış, suları kirletmiş, ormanları çöle çevirmiş. İnsanın bu yıkıcılığına yine insanlar karşı çıkmışlar. 'Böyle olmaması gerekir' demişler. 'Biz insanız, vahşetin yasalarına göre yaşamamalıyız. Geçmişte olduğu gibi hepimizin birlikte mutlu olacağı bir toplum kuralım.' Gelgelelim, tiranların hükmettiği bir dünyada
Sayfa 97 - YAPI KREDİ YAYINLARI·Kitabı okudu
Öykü
Vaktiyle Sultan Mahmut Han, belirli aralıklarla yaptığı gibi, tebdili kıyafet çarşı pazar gezmeye koyulmuş. Çarşıdabir kıraathanede oturup insanlarla sohbet ederken yan ta raftan gelen ses bir hayli dikkatini çekmiş. Yaşlı bir demirci, bir yandan demir dövüyor, bir yandan da 'Tıkandı da tıkandı!' diyerek kendince söyleniyormuş Sultan Mahmut Han, merak edip yanındakilere sormuş, 'kimdir bu?' diye. Etraftakiler "Tıkandı Baba diye bilinir!" deyince, merakı iyiden iyiye artmış ve bu yaşlı adamın yanı-na varmış; 'Hayırdır baba, ne tıkandı?' diye sormuş. Adam, 'Uzun hikaye evlat!' diyerek yine başlamış "Tıkandı da tıkan-dı!" diye bir yandan demir dövüp bir yandan da söylenmeye. Sultan Mahmut Han iyice meraklanmış ve "Baba anlat n'olur, dinlerim ben!" deyivermiş. Adam bu içten talebe dayanamamış ve 'Otur evlat o halde!' diyerek başlamış an-latmaya; "Bir gece rüyamda çok büyük bir şadırvan ve üzerinde sayısız çeşme gördüm. Çeşmelerin her biri farklı bir şekil-de akıyordu. Kimi gürül gürül çağlıyor, kimi sicim gibi, ki-misi ise damla damla. Bu nedir diye sordum etraftakilere, nasip çeşmesidir dediler. Biri vardı ki çağlayan gibi, bu ki-mindir ağalar dedim, o padişah efendimizindir dediler. Bir diğerini sordum falanca sadrazamındır diye mukabele et-tiler. Peki, şu kimindir diye işaret ettim, falanca tüccarın-dır dediler. O sırada içlerinden biri dikkatimi çekti. Böyle adeta sızıntı şeklinde akıyordu. Efendiler peki ya bu kimin diye sordum; senindir dediler. Üzüldüm bu cevaba, iste-dim ki benimki de böyle gürül gürül aksın ve elime orada bulduğum küçük bir odun parçasını alıp kendi çeşmemin ağzını açmaya çalıştım. Odun çeşmenin ağzına tıkanıp kı-rıldı; azıcık süzülen su, artık damlamaya başladı. O telaşla, en azından eskisi gibi olsun diye daha da zorladım. Bu se-fer iyiden
Sayfa 104 - Aşina kitap
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ömründe bir defacık olsun, tevil götürmez bir hadise yüzünden, kocalarının, korkusu bile ürperti veren ve daha ilk kelimesi kalbe bir hançer gibi saplanan insafsız suallariyle; açık, sert, haşin bir istifhamla karşılaşmamış pek az kadın vardır. Boşuna mı "her kadın yalan söyler" demişler... Ama bu yalan bazen sırf hoşa gitmek için söylenir, çok defa bağışlanabilecek bir günahtır; bazen ulvi, bazen iğrençtir. Ne olursa olsun, yalan, onlar için kaçınılmaz bir zarurettir. Böyle olunca da, tabii artık yalanın daniskasını söyleyebilmek lazım değil mi ya?
Sayfa 111
Her devirde, her yerde dalkavuklar vardır. Bunlar, herhangi bir iş başındaki adamlara musallat olur, öylelikle karınlarını doyurur, maddi ihtiyaçlarını temin ederler. İş başından ayrılan, yahut öteki dünyaya göçen adamlarım dalkavukları, dalkavukluk edecek başka adamlar arar ve bulurlar. Zira dalkavuk bu dünyanın adamıdır. Yağcıların çoğu her vakit dört ayağı üzerine düşen kediye benzer. Her devirde yağlıyacak adam bulur, mevkilerini korurlar. Dalkavukların, yağladıkları adamlara da, memleket ve halka da büyük zararları vardır; çünkü onlar, çattıkları büyük başların gözlerini boyarlar, kulaklarını tıkarlar; iyi ve doğru görmelerine, işitmelerine engel olurlar. Dalkavuklara alışanlar, artık gerçek doğru şeyleri görmek, gerçek, doğru sözleri işitmek istemezler. Her şeyi düzeninde her işi yolunda sanırlar. Aldatıldıklarını düşünmekten uzaktırlar. Bundar ötürü olsa gerektir ki atalarımız «Doğru söz acıdır» demişler. Birine iyi bir öğüt verirsiniz; çok defa verdiğiniz öğüt, ne size ne de işe yarar, Çocuğunuza bile verdiğiniz öğüdlerin tutulmadığını görmüyor musunuz? Demek dalkavuğa inanmak, yağcılığın farkına varmak, her şeyden önce bir seciye işidir.
Sayfa 3 - Kazım Nami Duru·Kitabı okudu
1956 - 57 yıllarında bir tiryakiliğim de rahmetli Celâleddin Ökten Hoca'nın derslerine devam etmekti. Bu muhterem zat uzaktan akrabamızdı. Kendisi emsalsiz bir ilm-i kelâm âlimi idi. İlim yolunda ibretli bir hayatı vardır. Cumhuriyet devrinde mekicplerden ulüm-i diniyye yasaklanıp kaldırılınca, felsefe okutursan meslekte kal, aksi halde çek git demişler. Hocanın muallimlikten başka yapabileceği bir iş yoktu. Onun için mecburen kabul etmiş. O yaştan sonra Fransızca öğrenerek felsefe bahislerini asli kaynaklarından tetkik emişti. Bu sebeple dersleri bizim için son derece faydalı idi. Mâlüm olduğu üzere İmam-ı Gazalî'nin cephe alması yüzünden İslâm Âlemi'nde felsefi cereyanlar akamete uğramış ve müslümanlarca ehemmiyelini kaybetmişti. Lâkin bir zaman gelip de, Türkiye'nin yüzü Batı'ya çevrilince şüpheci, nihilist ve materyalist telâkkiler Türk münevverinin itikadını sarsmaya başlamıştır. Bu yeni felsefi cereyanlar, temel islâmi prensiplerin ölçü olarak kullanılmaları süretiyle red ve iptâl edilmek lâzım geliyordu. Aksi halde birçok insanımız bu cereyanların tesirinde kalarak dinen sapıklığa sörükleniyordu. Hâlen devam etmekte olan bu duruma karşı yazılmış olan eserler son derecede azdır. Celâleddin Ökten bize, üniversite kantinindeki münâkaşalarımızda ve hatta hayat boyu lâzım olacak öyle ciddi bilgiler vermişti ki; bunların yazılmamış olduğuna üzülmemek elden gelmez.
Başkomutanlık görevine devam kararını verdim
Ben ilk defa bu işe başladığım zaman, çok akıllı geçinen bazı kişiler bana sordular; 'Paramız var mıdır? Silahımız var mıdır?' Yoktur dedim. O zaman, 'O halde ne yapacaksın?' dediler. 'Para olacak, orada olacak ve bu Ulus bağımsızlığını kurtaracaktır!' dedim. Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır. Bir takım efendiler de, 'Başkomutan, ulus'a ücret ödemeden, zorla iş yaptırıyor' demişler; oysa kanunun ülkede ücret ödemeden, zorla iş yaptırmasını yasakladığından söz etmişler. Bu doğrudur efendiler; fakat ihtiyaç, tehlike, bize her şeyi yasal göstermektedir. Ordunun ihtiyaçları ulusa parasız iş yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru kanun budur. Ulusun ve ordunun yenilmemesi için, kanun buna engeldir diye, gerekli gördüğüm önlemi almakta kararsızlık göstermeyeceğim.