Nevin’in Arayışın da Saadeti anlattı ve Gitti(Ah densiz adamlar)
“Babacığım,” diyordu, “ şimdiye kadarki isimlerim ‘ Konsolos un kızı’ , ‘Gazetecinin karısı’ oldu. Böyle olması da iyi oldu. Bugüne kadar hep bir şeyler peşinde koştum. Şimdi hatırladıkça bunları, utanıyorum, diyeceğim ama bir çok kelimelere kafamızda verdiğimiz anlamlar, hiç olmazsa o kelimeler kadar yanlış, yalan, kof… Sirklerde bazı ehli hayvanların adeta utanma kelimesinin anlamına yakın bir halde sinişlerini görmüştüm. Utanılacak şeylerden utanmaz olduğumuz nispette Hayvanlarla uyuşur, tabii bir ahlak telakkiimiz olsaydı, bari. işi buraya kadar getirmenin sebebini yanlış anlamamanızı rica ederim. Niyetim ahlaka çatmak filan değil. Sadece kelimelerin elle tutulur ‘concret’ olmayanlarının kıymetlerinden niçin günden güne kaybettiklerini öğrenmemden. Menfaatsiz, riyasız bir toplum aleminde iyi ve doğru bir açıklama ile elle tutulamayan ‘abstrait’ kelimeler ancak bir anlam alabilirler. Yoksa ya işimize geldiği nispette, yahut da başımıza geldiği nispette yapacağımız açıklamaların bir önemi olmaz. İşte bugüne kadar peşinde koştuğum ‘saadet’ kelimesi de bunlardan biri hem de bana izahi en mübrem (kaçınılmaz, zorunlu) geleni idi. Hikayeler, romanlar , şiirler, saadeti aramam, hatta aramadan bulmam lazım geldiğini adeta talim ediyorlardı. Arada bu kelimenin zevkten, dünya nimetlerinden, insan tabiatının bir özgörürlüğünden ibaret olduğunu söyleyen kitaplar da vardı. Bir üçüncü izah da böyle bir kelimenin bir çok kelimeler gibi uydurma bir kelime olduğunu, yaşamanın onunla, hiçbir ilgisi bulunmadığını, onsuz da başı sonu olmayan bir dünya içinde riyasız ve kıymetsiz, hiç olmazsa aldatılmış olmadan yaşanabileceğini söyleyenler de vardı. Bu üçüncü kısım kitapları daha çok beğendim. Beğendim ama birinci kısımdakilerini, denemek daha bir kolayıma geldi. Belki de
Sayfa 81·Kitabı okudu
Allah Vedud’dur (Devamı)
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Ellezîne yenkudûne ahdallâh: “Onlar Allah’a verdikleri ahdi bozarlar.” Min ba’di mîsâkıhî: “Onunla (Allah ile) sözleştikten sonra.” Onlar Allah’a söz verdikten sonra Allah’a verdikleri sözü, ahdi bozarlar. İnsan, Allah’a nasıl söz vermiştir? Allah’ın ayetlerini dinleyen biri “ben iman ettim” dediğinde Allah ile ahitleşmiş, Allah’ın emrettiği gibi iman edeceğini, islamda olacağını, teslim olacağını, ihsan sahibi olacağını; yani dini bütünüyle kabul edeceğini söyleyerek Allah’a söz vermiştir. Eğer kişi bunların arasını keser, ayırırsa sözünü tutmamış olur. Ve yaktaûne mâ emerallâh: “Onlar Allah’ın emrettiğini keserler (birbirinden ayırırlar).” Bihî en yûsale: “Onunla vasıl olmaları gerekirken.” Onunla, Allah’a verdiği o sözle, emirle Allah’a vasıl olmaları gerekirken o sözü keser, arasını ayırırlar. Bu ayet birçok manaya birden gelir, hangi manalara geldiğini izah edeyim; Onlar Allah’ın “birbirine bağla” dediği şeyi keserler; yani Kur’an ile peygamberin arasını keserler. Nasıl? -“Bize Kur’an yeter” ya da “biz sünnete uyuyoruz, bize ne gelmişse ona uyarız” deyip keserler. Sanki bu dinin kitabı Kur’an değilmiş gibi Kur’an ile dinin arasını keserler. Aynı şekilde Allah’ın esmasıyla Allah’ın arasını keserler. Biri, Allah’ın esmasını öğrenmediyse, Allah’ı, Allah’ın esmasından Allah’ın kendisini tanıttığı gibi tanımayıp, kendine göre bir hayal kurduysa Allah ile isimlerinin, sıfatlarının, esmasının arasını kesmiş olur. Allah; “iman sevmektir” dediği halde başka biri çıkıp; “iman inanmaktır” derse bu sefer anlamı kendine göre başka türlü yorumlamış, mana ile vahyin arasını, Allah’ın muradıyla, hikmetiyle hakikatin arasını kesmiş olur. Ve yufsidûne fîl ard: “Onlar arzda fesat çıkarırlar.” Ulâike humul hâsirûn:(Bakara
Sayfa 28·Kitabı okuyor
Reklam
Biz toplumun aykırı insanları :))))
Bir dişi olarak soyumu devam ettirmek konusunda atalarımdan devraldığım genetik ısrar, sonunda körelmeye yüz tutmuş,içimdeki bıkkın arketip benden umudu kesmiş, civar masalarda, çocuklarını doğuracak bir erkek arayışına belli ki son vermişti. Hem pazar yeri tenhalaşmıştı artık, alan alacağını almış gitmiş, geriye çürük çarık zerzevat kalmış,benim de galiba artık eve dönme zamanım gelmişti. Olmayınca olmuyordu.
Sayfa 60·Kitabı okudu
Alıntı
Gerçek mektuplar
Ben bir Türkçe öğretmeniyim. Sizinle bir anımı paylaşmak istedim. Mesleğimin altıncı yılıydı. Yeni bir okula tayin oldum. Altıncı sınıflara Türkçe dersine giriyorum. Beşinci sınıftan sonra her sınıftan beşer altışar öğrenci alınarak oluşturulmuş karma bir sınıfta öğretmenlik yapmaya başladım. ‎Ancak anladığım kadarıyla bu yeni sınıf oluşturulurken tüm sınıflar birbirine karıştırılmamıştı, sadece diğer sınıflar mevcut olarak azaltılmıştı. Yani öyle çok parlak öğrenciler yoktu, ama sınıfta çok güzel bir hareket vardı. ‎E zaten “Türkçe öğretmeni demek, yarı ozan olmak demektir,” derdi hocamız, ben de metinleri dramatize ederek, anlatıcıyı değiştirerek falan dersi işliyorum, çok da eğleniyoruz. Ancak arka sırada oturan bir öğrencim var, tüm bu eğlenceye katılmak yerine kafasını sıraya koyup uyuyor. Dünya umrunda değilmiş gibi davranıyor ve derse, etkinliklere katılmak istemiyormuş gibi görünüyor. Tabii ben taktım bu çocuğa, ucundan kıyısından dramatize ettiğimiz durumlara dâhil etmeye çalıştım. Maksat kabuğunu kırıp içeri sızmak. ‎ ‎Öğretmen, kafasını sıraya koyup uyuyan öğrencinin farkında. Dikkat edin; öfkelenmiyor, ilgileniyor, onun “insan öğrenci” olduğunun farkında. ‎ ‎Bir gün bir metin vardı, anlatıcıyı değiştirip anlatın dedim. Aman Allahım o ne güzel bir anlatım; çocuktan zekâ... ‎ ‎ ‎fışkırıyor! Ama kendini soyutlamış. Önce yazısını bana vermek istemedi. "Benim yazım çok kötü," dedi. ‎Baktım evet, Arapça gibi deriz ya, eh aynen öyle. Ama içerik harika. ‎"Eskiden öğretmenim benim yazdıklarımı kabul etmezdi ki," dedi. Öğretmenini tanıyorum, sordum, "Beş yıl uğraştım, adam edemedim," dedi, "çok inatçı, ben de vazgeçtim." ‎Ben vazgeçmedim. Bir yolunu bulup onu da etkinliklere kattım. Tabii diğer branş öğretmeni arkadaşlar da fark ettiler bu cevheri. ‎Öğrencinin
Sayfa 82
Alıntı
Kral pyrrhus işgal planları yapmaktadır, danışmanı Cineas dinler ve ikide bir "Ya sonra?" diye sorar, ta ki kraldan şu cevabı alıncaya kadar: “O zaman dinleneceğim" -"Neden" der danışman aniden "neden şimdi dinlenmiyorsun ki?". Simone şöyle demektedir: "Gerçi düşüncesi bilgece gibidir, ama bana göre Cineas değil, eylemci insan örneği, savaşçı kral, haklıdır." Gerçi yaşamın ve eylemin anlamı nedir? sorusu, ne tanrının buyruklarına ne de soyut bir insanlığın selametine dikkat çekilerek yanıtlanabilir. Simone'in savunduğu tanrıtanımaz varoluşçuluk, anlam vermenin ve deneyüstücülüğün bu her iki olasılığını da reddeder: "yani insanın her tasarısı, düşünceye saçma geliyor gibidir. İçten gelen her "istiyorum'a daima alaycı bir "Neden tam da buraya kadar?, neden devamı yok? Ne için?" ve diğerlerinin başına gelen her mutsuzluğa "Bana ne bundan? Tüm bunlar beni ilgilendirmiyor" diye bir tepki yanıt olabilir. Ama buna rağmen Simone de Beauvoir'a göre insanın uyuşuk bir kayıtsızlık ya da egoist zevkler içinde kaybolmasını önleyen bir şey vardır; bu da insan olmasıdır: "Eğer ben yalnızca bir nesne olsaydım, gerçekten beni hiçbir şey ilgilendirmezdi. Nesnelerin ölü varlığı ayrılmışlık ve yalnızlık. Nesneler sadece, kendilerine yansıma, basit gerçeklik ve içkindirler. Buna karşın insan, Ben'in başkasına doğru tasarımıdır, bir deney üstüdür. Simone'nin Sartre ile paylaştığı Ben'in eşsizliğine ve onuruna olan bu inanç yalnızca eski anarşist bireyciliğinin gereksinmelerine değil, artık işgal kuvvetlerinin ve Vichy hükümetinin insanı hergün biraz daha fazla nesneye indirgemeye çabaladıkları faşist tehlike dönemindeki gereksinmelerine de uygundur. Ama insanın aşkınlığı, kendi dışında hiç kimse tarafından garanti edilemez. İnsan yalnızca davranışı ile aşkınlığını, yani varlığını
Reklam
Reklam