" Hafızanın biriktirdiği hatıraları tekrar seyretmekten herkesin aldığı haz, çoğunlukla bazılarında, örneğin hastalarda daha yoğundur, çünkü bir yandan fiziksel acının zorbalığı, gidip doğada bu hatıralara benzer görüntüler aramaktan kendilerini meneder, bir yandan da, her gün tazelenen iyileşme umudu, pek yakında bunu yapabileceklerine dair kendilerine bir güven verir; dolayısıyla, sadece birer hatıra, birer görüntü olarak algılamadıkları bu suretleri tekrar görme arzusu, iştahı canlı kalır.
Ama hatıralar benim için birer resimden ' ibaret olsa ve onları hatırladığımda zihnimde sadece bir görüntü canlansa bile, aniden, özdeş bir duyu sayesinde, içimde bu resimleri görmüş olan çocuk, yeniyetme canlanır, bütün benliğimi kaplardı. Sadece dışarıdaki hava ya da odanın içindeki koku değişmez, benim benliğimde de bir yaş değişimi, şahsiyet değişimi olurdu.
Buz gibi havada o çalı çırpının kokusu, adeta geçmişin bir parçasının, eski bir kıştan kopmuş, görünmez bir buz kütlesinin odamda ilerlemesi gibi bir şeydi; zaten odam sık sık, içinden geçen bir kokuyla, bir ışıkla, sanki çeşitli senelerin istilasına uğrardı; kendimi tekrar o yıllarda bulur, daha seneyi tanıyamadan, nicedir unutulmuş beklentilerin neşesiyle sarmalanırdım.
Güneş yatağıma kadar uzanır, incelmiş bedenimi saydam bir bölmeymişçesine delip geçer, beni ısıtır, alev alev bir kristale dönüştürürdü.
O zaman, nekahet dönemindeki aç bir insanın, yemesine henüz izin verilmeyen bütün yemeklerle peşinen beslenmesi gibi, ben de, Albertine'le evlenmekle, yoksa hayatımı boşa mı harcamış olacağımı, hem kendimi başka bir insana vakfetmenin benim için fazlasıyla ağır bir yük olduğunu, hem de onun sürekli varlığı yüzünden kendimden kopacağımı ve yalnızlığın hazlarından temelli mahrum kalacağımı düşünürdüm. "