Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
"kör mü oldum ne? ruhumun iç gözü gücünü yitirdi mi yoksa? onu gördüm, ama sanki gördüğüm tanrısal bir vahiymiş gibi görüntüsü yine tümüyle kaybolup gitti benden. bu görüntüyü yine gözümün önüne getirebilmek için ruhumun tüm gücünü kullanıp durdum boşu boşuna. onu tekrar görürsem, yüz kişinin içinde olsa tanırım. ama o kaçıp gitti ve belleğim onun özlemiyle, ona yetişmeye çalışıyor boşu boşuna."
Reklam
" Hafızanın biriktirdiği hatıraları tekrar seyretmekten herkesin aldığı haz, çoğunlukla bazılarında, örneğin hastalarda daha yoğundur, çünkü bir yandan fiziksel acının zorbalığı, gidip doğada bu hatıralara benzer görüntüler aramaktan kendilerini meneder, bir yandan da, her gün tazelenen iyileşme umudu, pek yakında bunu yapabileceklerine dair kendilerine bir güven verir; dolayısıyla, sadece birer hatıra, birer görüntü olarak algılamadıkları bu suretleri tekrar görme arzusu, iştahı canlı kalır. Ama hatıralar benim için birer resimden ' ibaret olsa ve onları hatırladığımda zihnimde sadece bir görüntü canlansa bile, aniden, özdeş bir duyu sayesinde, içimde bu resimleri görmüş olan çocuk, yeniyetme canlanır, bütün benliğimi kaplardı. Sadece dışarıdaki hava ya da odanın içindeki koku değişmez, benim benliğimde de bir yaş değişimi, şahsiyet değişimi olurdu. Buz gibi havada o çalı çırpının kokusu, adeta geçmişin bir parçasının, eski bir kıştan kopmuş, görünmez bir buz kütlesinin odamda ilerlemesi gibi bir şeydi; zaten odam sık sık, içinden geçen bir kokuyla, bir ışıkla, sanki çeşitli senelerin istilasına uğrardı; kendimi tekrar o yıllarda bulur, daha seneyi tanıyamadan, nicedir unutulmuş beklentilerin neşesiyle sarmalanırdım. Güneş yatağıma kadar uzanır, incelmiş bedenimi saydam bir bölmeymişçesine delip geçer, beni ısıtır, alev alev bir kristale dönüştürürdü. O zaman, nekahet dönemindeki aç bir insanın, yemesine henüz izin verilmeyen bütün yemeklerle peşinen beslenmesi gibi, ben de, Albertine'le evlenmekle, yoksa hayatımı boşa mı harcamış olacağımı, hem kendimi başka bir insana vakfetmenin benim için fazlasıyla ağır bir yük olduğunu, hem de onun sürekli varlığı yüzünden kendimden kopacağımı ve yalnızlığın hazlarından temelli mahrum kalacağımı düşünürdüm. "
" Aşklarımızı çözümlemeyi becerebilseydik, çoğunlukla kadınlardan sırf rekabet etmek zorunda olduğumuz erkeklerin karşı ağırlığı yüzünden hoşlandığımızı görürdük; bu karşı ağırlık ortadan kalktığında, kadının cazibesi azalır. Bunun sancılı ve ibret alınacak bir örneği, erkeklerin, kendileriyle tanışmadan önceki hayatlarında hatalar yapmış olan kadınları tercih etmeleridir, tehlikeye gömülmüş olarak gördükleri bu kadınların gönlünü, âşık oldukları süre boyunca hep yeniden fethetmek zorundadırlar; aksine, sonradan görülen ve hiç de dramatik olmayan bir başka örnek, sevdiği kadına düşkünlüğünün azaldığını gören erkeğin, çıkarmış olduğu kuralları kendiliğinden uygulaması ve kadına olan sevgisi bitmesin diye onu sürekli korumasını gerektiren, tehlikeli bir ortama sokmasıdır. "
" Tıpkı başlangıçta kızılacak önemli bir şey olmadığı halde sinirlenen bir adamın, kendi haykırışlarıyla tamamen kendinden geçmesi, şikâyetlerinden değil de, giderek büyüyen kendi öfkesinden kaynaklanan bir şiddete kendini kaptırması gibi, ben de kederimin yokuşundan aşağı, hızlanarak yuvarlanmaktaydım, giderek daha derin bir umutsuzluğa gömülüyordum, soğuğun pençesine düştüğünü hissedip mücadele etmeye çalışmayan, hattâ titremekten neredeyse haz duyan bir adamın donukluğu içindeydim. Az sonra, umut ettiğim gibi kendimi toparlama, tepki gösterme ve geri adım atma gücünü bulabilsem de, Albertine'in, bana iyi geceler dilediği sırada vereceği öpücük, eve dönüşümde beni kötü karşılamasından duyduğum kederden çok, benim uydurma bir ayrılığın formalitelerini düzenleme bahanesiyle kurduğum hayallerin içimde uyandırdığı kederi teselli etmeye yarayacaktı. Ne olursa olsun, Albertine kendiliğinden iyi geceler dilememeliydi, çünkü o durumda, benim yüz seksen derecelik bir dönüş yapıp ayrılmaktan vazgeçmeyi önermem daha zor olurdu. Dolayısıyla, birbirimize iyi geceler dileme vaktinin çoktan gelmiş olduğunu sürekli Albertine'e hatırlatıyor, böylece inisiyatifi elimde tutup ayrılma ânını biraz daha geciktirebiliyordum. "
Kızın soruları karşısında başından geçenleri anlatmaya başladı. Fırtına, teknesinin karaya oturması, bitmek bilmez bir karabasanı andıran tırmanış, yılanlar, düşüşün dehşeti... Eskisinden daha büyük bir şiddetle titremeye başladı. Mary Sarojini, hiç sözünü kesmeden, büyük bir dikkatle dinliyordu. Will, sesi kısılıp durakladığında, omuzunda kuş, ilerleyerek yanına çömeldi. Elini adamın alnına koydu. «Dinle Will, seni bu durumda bırakamayız,» dedi. Sesinde, ne yaptığını bilenlere özgü yüreklendirici bir dinginlik vardı. «Ne yapabilirim ki,» dedi Will, dişleri takırdayarak. «Ne mi? Her zamanki yönteme başvururuz, elbet. O yılanları ve düşüşü bir kez daha anlat bakalım.» Will başını salladı. «İstemiyorum.» «İstemediğini biliyorum. Yine de anlatmalısın. Papağana kulak versene.» «Burada ve bu anda,» diye uyarısını sürdürüyordu kuş. «Burada ve bu anda.» «İstemiyorum. İstemiyorum.» Ağlamak üzereydi. «Böyle yaparsan o yılanlardan asla kurtulamazsın. Sonsuza dek kafanın içinde dolanıp dururlar. Sana da oh olur!» diye azarladı Mary Sarojini. Will titremesini durdurmaya çalıştı; ancak gövdesi denetiminden çıkmıştı. Sanki bir başkası, onu aşağılamaya, ona acı çektirmeye kararlı bir yabancı tarafından yönetiliyordu. Mary Sarojini, «Çocukluğunu anımsa,» diyordu. «Canın yandığında annen ne yapardı?» Annesi onu kucaklar, «Zavallı bebeğim, zavallı küçük bebeğim,» diye avuturdu. «Ne diyorsun!» dedi çocuk, inanmazlıkla. «Ama bu çok yanlış! Acını pekiştirmekten başka bir işe yaramaz ki. «Zavallı bebeğim»miş, dedi alayla.
Reklam