Munis Tekinalp
Dönemin önemli Türkçületinden birisi Munis Tekinalp olmuştur. Tekinalp, Osmanlı döneminde önce Osmanlıcılık fikrini benimsemiş daha sonra Türkçü faaliyetlerde bulunmuş Yahudi kökenli bir isim olmakla beraber IX. Dünya Siyonist Kongresi’nde Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrine karşı çıkmış, bu kongrede kendisini Osmanlı vatandaşı olarak tanıtmıştır. Tekinalp, ulus devletin inşası sürecine fikirleriyle destek vermiş, 1928 yılında “Türkleştirme” adlı bir eser yayımlamıştır. Tekinalp bu eserinde; Türkiye’deki farklı milletlerin “ulusallaştırılması” gerektiğini savunmuştur. Bunun bahsi geçen milletleri yok etmeyi amaçlamadığını, zaten böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söylemiş, buradaki amacı bu yabancı unsurların toplumun bütünleyici birer parçası olmaları ve üretime bir Türk kadar katkı vermeleri olarak açıklamıştır. Tekinalp yabancı unsurların ana unsur olan Türk ulusuna entegre olmasını önermiştir. Tekinalp önerisinin “asimilasyon” değil, “entegrasyon” olduğunu özellikle vurgulamıştır. Bununla birlikte dil ve eğitim mevzularında yabancı unsurların Türkçe öğrenmelerini ve Türk eğitim-öğretimine tâbi olmalarını ayrıca adlarının Türkçeleştirilmesini savunmuştur. Yahudilerin Türk ulusuna entegre olabilmesi için “on buyruk” adını verdiği öneriler sıralamıştır. Tekinalp Yahudilere; adların Türkçeleştirilmesi, Türkçe konuşulması, Havralarda duaların en azından bir kısmının Türkçe okunması, okulların Türkleştirilmesi, çocukların devlet okullarına gönderilmesi, ülke meselelerine karışılması, Türklerle vakit geçirilmesi, cemaat ruhunun sökülüp atılması, ulusal ekonomide görev alınması ve Türk olma hakkının korunması önerilerinde bulunmuştur. Yine 1936’da kaleme aldığı “Kemalizm” adlı eserinde Kemalist ideolojinin esaslarını
* Murat Kılıç, “Tekinalp”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. EK-2, TDV Yayınları, Ankara, 2019, s. 586. * Tekin Alp, Türkleştirme, (Günümüz diline aktaran: Özer Ozankaya), T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1.baskı, Ankara, 2001.·Kitabı okudu
“Beni sokmayan yılan bin yaşasın,” deyimi hem en bencilce bir deyim, hem de toptan yanlıştır. Neden? Doğadaki yılan senin şehrinde, caddende gezmez ki, burada bahsi geçen arazideki yılanlar değil, toplumdaki yılan, beraber olduğunuz insandır. Seni ne zaman ısıracağına gelince, kesinlikle seni sokacaktır, ama zamanını sadece o bilir. Peki o takdirde nasıl oluyor da sen bu lafın arkasına sığınıyor ve kendini güvende hissedebiliyorsun? Bu akıl mı?… “Sürüden ayrılanı kurt kapar.” Güzel!… Ayrılmayanı da keserler!… Sürüden ayrı düşen bir koyuna her zaman kurdun saldıracağını düşünmek ahmaklıktır. Koyun, özgürce birtakım sıkıntılara katlanabilir… Ama senin kasaba gideceğin kesin…
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Kurucu metinlerde nadiren bahsi geçse de beyaz ve erkek üs­tünlüğü neoliberal piyasalar-ve-ahlak projesine cuk oturdu. Bir ta­rafta, kuralsızlaşmış piyasalar tarihsel olarak üretilen toplumsal iktidarları ve katmanlaşmayı gidermeye değil yeniden üretmeye meylediyor. Irksal ve cinsel iş bölümleri bunların ayrılmaz bir par­çası: örneğin toplumsal cinsiyete dayalı ev içi emeğin ücreti öden­miyor ve feci halde düşük ücretli piyasa versiyonu (çocuk bakımı, ev temizliği, evde sağlık hizmeti, mutfak işleri) orantısız bir şekil­de beyaz olmayanların ve göçmenlerin omuzlarına yükleniyor. Hem devlet okullarında hem özel okullarda (kreşten lisansüstü dü­zeye kadar) derin eşitsizlikler bu katmanlaşmayla birleşiyor; iş verme uygulamalarını, terfileri ve başarıyı yapılandıran sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet kültürleri de cabası.
Alıntı
Her türlü Alet Edevat Yasak İcat Yapanı Yakarım
26 Mayıs 1934'te kabul edilip 1 Haziran 1934'ten itibaren yürürlüğe giren 2444 sayılı yasayla birlikte Matbuat Umum Müdürlüğü'nün teşkilat yapısının düzenlenip vazifelerinin yeniden ve genişçe tayin edilmesi de gösteriyor ki devletin din (dahilî) siyaseti, genel (haricî) siyasetinden bağımsız olarak şekillenmemişti. Bu kanunun ilk maddeleri bile, sanırız 1934 yılında yeni bir döneme girildiğinin anlaşılması konusunda bir fikir verecek mahiyettedir: Madde 1: Dahiliye Vekâleti'ne bağlı Matbuat Umum Müdürlüğü'nün vazifeleri şunlardır: a) Gerek memleket dahilinde ve gerek haricindeki siyasî, iktisadî, içtimaî ve harsî hareketler bakımından yerli ve yabancı neşriyatı takip etmek; b) Millî matbuatın inkılâp prensiplerine, devlet siyasetine ve millet ihtiyaçlarına uygun olmasını temin eylemek; c) Memleketimiz içinde milliyet ve demokrasi esaslarına mugayir fikir cereyanlarının yayılmasına mâni olmak için tedbirler almak, bu gibi cereyanlar ile neşriyat vasıtasıyla mücadele etmek; d) Matbuatın en mühim bir telkin ve terbiye vasıtası olmak vasfını tahakkuk ettirmek için tedbirler almak...180 Matbuat Umum Müdürlüğü 1934'ten itibaren, çıkarılan bu yeni yasaya göre hareket etmiş ve gerçekten de "her ne şekil ve suretle olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar olmadığını" ispat etmiştir. Bu yeni dönemin gereği olarak sadece dinî kitaplar değil, din'de ıslahat iddiasıyla kaleme alınan kitaplar da yasaklanmış ve lehte veya aleyhte dinden bahsedilmesine müsaade edilmemiştir.181 Bu konudaki kararlılığın derecesini anlamak bakımından Recep Peker'in o yıllarda Üniversite'de inkılâp dersleri verirken söylediği şu sözlerdeki tehdit edici vurgulara
3. Basım: Temmuz 2014, Kapı Yayınları·Kitabı okudu
Hayata Dair
Lozan: İslam'ı Bitirme Projesi
Kâzım Karabekir Paşa'nın, Şer'iyye Vekili ve Konya Mebusu Hoca [Mehmed] Vehbi Efendi gibi bazı zatlardan, Cumhuriyet ilan edilmeden kısa bir süre önce işittiğini söylediği bu sözler, Cumhuriyet idaresinin Dinî Islahat ve Türkçe İbadet meselesinde takip edeceği tarz-ı siyaseti anlamak bakımından fevkalade ehemmiyetlidir; zira Kur'an'ı Türkçeye çevirme teşebbüslerinin, mücerret Kur'an'ı anlamak gibi masum bir talebin sonucu değil, bilakis Türkçe Namaz'ın hazırlık safahatının bir parçası olduğunu gözler önüne sermekte ve böylelikle 1908'den itibaren İttihatçıların bir türlü gerçekleştiremediği projenin, bu sefer yeniden ve daha sistemli bir biçimde tatbik mevkiine konulacağı anlaşılmaktadır (86). Kâzım Karabekir (öl. 1948), hatıralarında; "1) İslamlık terakkiye mânidir, 2) Arapoğlu'nun yâvelerini Türklere öğretmeli, 3) Hocaları toptan kaldırmalı" şeklinde üç maddelik bir programdan söz eder ve bu programın her maddesini de tek tek kişisel gözlem ve tanıklıklarına dayandırır. Birinci maddeyi, Mustafa Kemal Atatürk'ün huzurunda Fethi Okyar, Tevfik Rüştü Aras ve Mahmut Esat Bozkurt'la; ikinci maddeyi bizzat Mustafa Kemal Atatürk'le; üçüncü maddeyi ise Lozan'dan henüz gelmiş bulunan İsmet İnönü'yle arasında geçen tartışmalara istinaden zikreder (87). 18 Temmuz 1923'te, Ankara İstasyonu'ndaki Cumhurreisliği Kalem-i Mahsus binasında -vekillerle mebuslardan mürekkep bir hususi heyet arasında Teşkilat-ı Esasiye'nin tadili amacıyla müzakereler yapılmaktadır. Karabekir'in, müzakerelerin ikinci günü tesadüfen orada bulunduğu bir sırada Tevfik Rüştü Bey şöyle konuşmaktadır: "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam! Teşkilatı Esasiyemizde dinimiz açıkça yazılmalıdır!" (88) Kâzım Karabekir, "Teşkilat-ı Esasiyemizde dinimizin İslam olduğu yazılıdır. Tevfik
3. Basım: Temmuz 2014, Kapı Yayınları·Kitabı okudu
Din
Machiavelli'de Cumhuriyetçilik
"Makyavel'in eserlerinde hükümdarlık ve cumhuriyet rejimleri arasındaki farkların ortaya konması büyük önem taşır. Makyavel, cumhuriyeti monarşiden ayıran özellikleri bizzat vurgular; ancak yine de bu iki rejim arasındaki mesafe sanıldığı kadar fazla değildir. Zira Makyavel'in verdiği tarihsel örneklerde, cumhuriyet rejimini kuran ve yürüten hükümdarlar olduğu gibi, halkın özgür iradesiyle kurulan hükümdarlık rejimleri de mevcuttur (Machiavelli, 1950: 103-117, 141). Dolayısıyla monarşi ve cumhuriyet, birbirlerine eklemlenebilen rejimlerdir. Dahası, cumhuriyetçi yönetimlerin halka karşı hiçbir zaman zalimlik yapmayacakları tezi de doğru değildir. Cumhuriyet de en az monarşi kadar şiddet dolu olabilir (Machiavelli, 1950: 186-188, 171). Kuşkusuz ki cumhuriyetler, tek bir bireyin yönettiği hükümdarlıklara göre çok daha istikrarlıdır ve halkın siyasete katılımına izin verdikleri için rejime karşı tavır alanlara karşı nadiren şiddet kullanmaya ihtiyaç duyarlar. Ancak bu genel gerçeği değiştirmez: cumhuriyetler de tıpkı monarşiler gibi, değişen koşullar altında "kötü" olabilirler. Makyavel'in bu gözlemi, yukarıda bahsedilen mutlak ahlak kuramları hakkındaki teziyle doğrudan ilintilidir: siyasal rejimler, değişen toplumsal koşullarda kendilerini korumak için bazen "iyi", bazen de "kötü" olmak zorundadır. Nietzsche'nin deyişiyle yeniden kodlarsak, siyasal rejimler "iyi" ve "kötü"nün ötesinde bir yerde bulunurlar. Makyavelci dizgede monarşi ile cumhuriyet arasındaki paralellikler aslında ilk bakışta göründüğünden daha derindir. Şöyle ki, Makyavel'e göre cumhuriyet her şeyden önce halk ve siyasal otorite arasında kurulan bir "denge" rejimidir. Kurumsal olarak ifade etmek gerekirse, cumhuriyetlerde "yürütme" (konsüller ve generaller) ile "yasama" (büyük toprak sahiplerinin yer
Sayfa 138 - Bölüm: İngiliz Cumhuriyetçiliği ve Makyavel·Kitabı okudu
Alıntı