FEYLESOFUN İNTİKAMI
Çocuk şaşırmış, gülsün mü ağlasın mı kararsız. Yıllardır mahpusta ziyaretine gittiği babasının kutlu evliliğe giden yolu ardına kadar açan "şerbet"i içiliyor.
Mahpushane ziyaretleri pazartesi günüydü. Dedesi, çocuğu ve ninesini alır, yol kenarında Sivas otobüsünü bekler, bu yarım saatçik sonsuz bekleyişte zihni aydınlanır, aydınlanırdı.
"Nasıl bir imtihandır Ya Rabb'im! " diye sessiz bir çığlık atar, gözyaşını ahretliğinden, elinden tuttuğu torunundan saklar, saklar idi.
Yedi sene önce başına gelen felaketi düşünür, gözleri gökyüzünde bir noktaya takılır, dalıp gider, sessizce ağlar, ağlar idi.
Koyunlarını otlattığı, kavalını çaldığı, ekinlerini biçtiği, çocuklarını büyütüp everdiği köyü burnunda tüter, hafif bir rüzgâr esmeye görsün köyünün koyun, tezek, çiçek kokusunu içine çeker çekerdi.
Oğlunu en sevdiği arkadaşının kızıyla evermiş, bu ayrılık, bu hasret, bu özlem, bu mahpus yolu o gün ardına kadar açılı açılıvermiş idi.
Sonu kanlı biten bir uğursuz gecede oğlu, kaynını vurmuş, felaketin yolunu açmış idi.
"Arkamda dağ gibi kardeşlerim var. " diye avunur, düşmana karşı dik durmaya çalışırdı.
Daha altı ay dolmadan köydeki iki gardaşı da tabanları yağlamış, ilçenin yolunu tutu, tutuvermişlerdi. Sonsuz deryada bir balık misali kalakalmıştı. Muhtarlık, senelerdir düşman tarafında olduğundan köylüler bir kuru selamı esirgiyor, imecesine gitmiyor, akacak kanı hasretle bekliyorlardı.
Muhtarlık kimde ise mühür oradaydı. Mühür demek devlet demek, sonsuz kudret demek idi. Mührün, devletin, kudretin yanında olmasınlar da gardaşlarının bile terk ettiği biçarenin mi yanında dursunlardı?
Adam, gecelerce elinde bir eski tüfekle perde gerisinde nöbet tutuyor, karısını, yavrularını elinde mühür olan kudretli düşmanın hücumundan korumaya çalışıyor idi.