OSMANCIK, KONAK, ÇATI ve DEVLET ANA...
Dünyanın akışına yön veren en önemli hâdiselerden birisi olan Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin (Yüce Osmanlı Devleti’nin) kuruluşu birçok edebiyatçımıza ilhâm vermiş; saklı bir hazine gibi, nice kalemlere mevzu olmuş, nice roman ve şiirlerin muhtevasını teşkil etmiştir. Bu kaynağa eğilen romancılarımızdan üç tanesinin üzerinde duracağız: “Osmancık” isimli romanıyla Tarık Buğra’nın; “Konak” ve onun devamı “Çatı” isimli romanlarıyla M. Necati Sepetçioğlu’nun ve “Devlet Ana” isimli romanıyla Kemal Tahir’in… Eserlerin tahliline geçmeden önce, yazımıza temel teşkil etmesi bakımından önemli gördüğümüz, Prof. Dr. Erol Güngör’e âit “TARİHİN ROMANI” isimli bir makaleden bazı pasajları aktarmak faydalı olacaktır. Rahmetli Erol Güngör bu yazısını, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun “Kilit” ve “Anahtar” isimli eserleri vesilesiyle yazmış olsa da, aynı hükümler, “Konak” ve “Çatı” da dahil, yazarın diğer tarihî romanları için de geçerlidir. İşte Erol Güngör’ün tesbitlerinden bazıları: **“Tarihî roman yazmak, hele tarihteki büyük adamların hayat macerasını roman hâline getirmek çok çetin bir iştir. Romancı böyle bir teşebbüse giriştiği zaman, yüksek bir ipin etrafında denge kurarak yürümeye çalışan bir canbaza benzer. Bir tarafta işlediği konunun tarihî realitesi, öbür tarafta kendisinin bir yığın malzemeden seçerek inşâ edeceği yeni bir realite vardır. Bu taraflardan birine fazla eğilmek, romancıyı çürük bir sakızı yeniden geveleme basitliğine düşürür, öbür tarafa ağırlık verdiği zaman da, yazdığı şey tarih olmaktan çıkar. Tolstoy “Harp ve Sulh”u yazarken, yarattığı şahsiyetlerin yanı sıra harp vakıasının teknik yönlerini de vermeye çalışmış, fakat başarılı olamamıştı. Son günlerde onun ve Dostoyevski’nin edebiyat geleneğini devam ettiren Soljenitsin, “Ağustos 1914” adlı romanıyla harbin strateji ve
Kemal Tahir
NECİP FAZIL BUGÜN ÖLDÜ
O ve Ben adlı otobiyografisinde kaydettiğine göre 25 Mayıs 1905’te İstanbul Çemberlitaş’ta cinayet mahkemesi reisliğinden emekli büyük babası Mehmed Hilmi Efendi’nin konağında doğdu. Babası Mekteb-i Hukuk mezunu ve bazı memuriyetlerde bulunmuş Abdülbâki Fâzıl Bey, annesi Mediha Hanım’dır. Baba tarafından Maraşlı olan Kısakürekoğulları ailesinin kökü Dulkadıroğulları’na dayanmaktadır. Asıl adı Ahmed Necip olan Necip Fazıl okuma yazmayı büyük babasından öğrendi. Çeşitli okullarda kesintili ve düzensiz bir öğrenim hayatı geçirdi. Önce Gedikpaşa’da bir Fransız, sonra aynı yerde bir Amerikan mektebinde, Büyükdere Emin Efendi mahalle mektebinde, Büyük Reşid Paşa Numune, Vaniköy Rehber-i İttihad mekteplerinde okuduktan sonra Heybeliada Numune Mektebi’nden mezun oldu. Aynı yıl Heybeliada Bahriye Mektebi’ne kaydoldu. Burada da beş yıl okudu, ancak diploma alamadan ayrıldı. 1921’de İstanbul Dârülfünunu Felsefe Şubesi’ne yazıldı. Bu öğrenimini de tamamlayamadan kazandığı devlet bursu ile felsefe tahsili için Paris’e gitti. Fakat Paris’te de düzenli bir öğrenci olamadı, kısmen sanat çevrelerinde bulunduysa da kendini daha çok eğlenceye ve bohem hayatına verdi. Türkiye’ye dönüşünde İstanbul ve Anadolu’da bazı bankalarda memuriyet ve müfettişlik yaptı. Bir Fransız mektebinde, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde ve Robert Kolej’de çeşitli dersler okuttu. Bu arada felsefe öğrenciliğinden beri girmiş olduğu basın çevresini daha çekici ve eser vermeye daha uygun bir ortam olarak gördüğünden 1942’den itibaren memuriyetlerini bırakıp geçimini yazılarından ve yayıncılıktan sağlayamaya başladı. Son yıllarına kadar Büyük Doğu dergisinin ve Büyük Doğu yayınlarının sahibi ve yazarı olduğu gibi bazı günlük gazetelerde fıkra ve makaleleri de yayımlanmaktaydı.
Hayata Dair
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
İSLÂM'I YIKMAK İÇİN SEFER OLAN LEŞLER...
Yıl 1982... Erzurum Atatürk Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıftayım. İslami İlimler Fakültesi’nde okuyan arkadaşlar var. Bir gün sohbette son sınıf bir talebenin hocaya şöyle dediğini naklettiler: “Hocam ben buraya, İslami İlimler Fakültesi’ne Ehl-i sünnet inancına sahip bir genç olarak geldim. Beş yılın sonunda ise buradan Ehl-i sünnet mi, Mürcie mi, Cebriye mi, Mutezile mi hak yolda, bilemeden ayrılacağım... İşte beş yılda beni getirdiğiniz nokta burası...” Delikanlı gerçekten çarpıcı bir gerçeği ifade etmişti. Şimdi bir misâl de kendimden vereceğim. Geçtiğimiz yıl “Vakıflar Haftası” dolayısıyla bir üniversite konferans salonunda konuşma yaptım. Bu arada Müslümanın gerici, mürteci olmayıp asırlar ötesini görebilen ileri görüşlü bir kimse olduğunu ispat etmek için bir kızımıza, “yüz sene sonra nerede olacaksın” diye sordum. “Ölmüş olurum herhâlde” dedi. Bakın kızımız ne kadar ileri görüşlü dedikten sonra “Peki sonra ne olacak" dedim “Toprak olacağız” dedi. “Peki ruhun” dedim. Biraz durakladı ne desem acaba diye endişe duydu ve ardından “o da toprak olacak herhâlde” dedi. Dinleyenlerin çoğu şaşkınlıkla bakarken: “Kızım sen kesinlikle ilahiyatta okuyorsun” dedim. "Evet" diye cevapladı... İlahiyatçı olmayan birine sorunca o genç “sonsuz bir hayat var hocam” diye konuştu. Bu defa da dinleyenlere: “İşte ilahiyatçı ile ilahiyatçı olmayanın farkı” diyerek başka, fakat acı bir gerçeğin altını çizmek zorunda kaldım. __Öyle anlaşılıyor ki artık "dini yıkmak" ilahiyatçıların "korumak" da matematik vs. ilim ehlinin işi olmuş gibi görünüyor... Neden bu hâle gelindi? Aslında eğitimimizin İngilizler tarafından yönlendirildiğini hep söyleriz. Rahmetli Oktay Sinanoğlu eğitimle ilgili çözemediği bir konu olunca “İngiliz Muhipleri devrede” derdi. İngilizler tarih ve
Dinde Reform Hezeyanı
🌿🍁🌿🍁🌿🍁 KOPYA Adam nihayet rahatlamış, huzura ermişti. Günlerdir zihnini kurcalayan sıkıntısı nihayete erecek, kalbi mutmain olacaktı. İşte, dört yıldır Muş'ta bu yatılı okulda çalışıyordu. Gençliğinin verdiği güçle haftada otuz saat derse giriyor, okulda ve yatakhanede haftanın iki günü nöbet tutuyor, çalıştıkça keyifleniyordu. Yatakhane nöbetlerinden para aldığı için pimpiriklenir, koca yatakhaneyi saat başı dolaşır, dolaşırdı. Bu uzak köylerden, mezralardan gelen çocuklar önce Allah'a, sonra devletin şefkatli kollarına emanet idi. Devletin şefkatli kollarından biri kendisi, diğeri de gardaşım dediği Maraşlı arkadaşı idi. Bu iki şefkatli kol, yurt nöbetindeki titizlikleri ile bilinirlerdi. Son ders zili çaldı mı "yandım anam" a düşerler, yatakhaneye seğirtirlerdi.Nasıl seğirtmesinlerdi? Daha giden gün yatakhaneden sorumlu müdür muavini, vazifeye geç kalan öğretmenin yakasını tutmamış mıydı? İki arkadaş, müdür muavinine sarılmışlar, onu teskin etmek için nice diller dökmüşler idi. "Etme hocam, sensin hocam, bilmemiş hocam, affeyle hocam, din kardeşiyiz hocam, gönülleri yıkmaya değil yapmaya geldik hocam... " Adı Talip idi. Bu yalvarıp yakarmalar müdür muavininin yüzüne değil de ancak ki yeşil kravat iğnesine yapılmıştı. Talip Bey uzun boylu, alabildiğine babayiğit, bakımlı ve kudretli Anadolu gençlerinin binbir tanesinden bir tanesiydi. Şefkatli kollar, yurda girer girmez daha çocuklar ağzım burnum demeden odalara koşarlar, en ufak bir yanlış gördü mü devlet babanın temsilcisi olduklarını hatırlatırlar, çocukların yanaklarında gül goncalarını açtırırlardı. Yine bir nöbet günü son ders zili ile sınıfın kapısına koştu. Kitabı, kalemi masada bıraktı. Merdivenleri inerken rast geldiği meslektaşlarının selamını almıyor, onları kendi başını yakacak tuzak kurmuş
MÜRTEDİN KATLİ MESELESİ (1)
Bir-iki yıl kadar önce Ebubekir Sifil Hoca'nın "mürtedin katli" meselesine dâir bir izâhını "Dinden çıkanın öldürülmesi Kur'ân'da geçiyor mu?" başlığı ile paylaşmıştım. [...] Tabiî başlarken altını çizmem lâzım: Benim bu konularda bir eğitimim yok. Yazık ki mekteplisi değilim. Bu sebeple cevaplarımın da sathî kaldığını açıklıkla itiraf edebilirim. Ancak (ve de belki) birer bakış açısı öğretmek mesabesindeler. [...] Onun yerine, arasıra takip ettiğim başka bir usûl üzerine, soru-cevap şeklinde bir şeyler karalamaya karar verdim. Cenâb-ı Hak kalbimizi/kalemimizi sırat-ı müstakîminden ayırmasın. Rahmetini, hidâyetini, inâyetini yoldaşımız etsin. Dilimizi muradının aksine konuşturmasın. Âmin. Hadi başlayalım. Bismillah: 1) Soru: Kişi münafık kalacağına mürted olup dinsizliğini dürüstçe yaşasa daha iyi olmaz mı? "Münafık kâfirden eşeddir!" Böylece Müslüman toplum zararından korunur? el-Cevap: Arkadaşlar "Münafık kâfirden eşeddir!" sözü haktır. Fakat kâfirden muradı "mürtedler" değildir. Harbî kâfirleri kasteder. Hattâ geçtiği bahsi okuduğunuzda mürşidimin onu söylerken "Din zehirdir!" diyen eski CHP başbakanlarından Şükrü Saraçoğlu gibi isimleri de dairesine dahil ettiğini görürsünüz. Yâni Bediüzzaman "münafık" derken kolaylıkla "mürted" sınıfına dahil edilebilecek kişileri de kastetmektedir. Bu nedenle şu cümle ile bu hüküm ıskat edilmez. Edilemez. Belki akıl karışıklığını gidermek adına şöyle bir tasnif yapılabilir: **"Mürted eşeddir münafıktan. O da eşeddir kâfirden." Yâni münafık ya tereddüdü ya korkaklığı yahut edebi veya başka bir tedbiri yüzünden mürted gibi arsızlaşamaz. İçini açığa vuramaz. Zehrini alenen dökemez. Ancak mürted astarını hepten yırttığından edepsizlikte ileri gider. İnternette şöyle bir dolaşacağınız ateist sitelerinden durumu teşhis
Din İslam
FEYLESOFUN İNTİKAMI Çocuk şaşırmış, gülsün mü ağlasın mı kararsız. Yıllardır mahpusta ziyaretine gittiği babasının kutlu evliliğe giden yolu ardına kadar açan "şerbet"i içiliyor. Mahpushane ziyaretleri pazartesi günüydü. Dedesi, çocuğu ve ninesini alır, yol kenarında Sivas otobüsünü bekler, bu yarım saatçik sonsuz bekleyişte zihni aydınlanır, aydınlanırdı. "Nasıl bir imtihandır Ya Rabb'im! " diye sessiz bir çığlık atar, gözyaşını ahretliğinden, elinden tuttuğu torunundan saklar, saklar idi. Yedi sene önce başına gelen felaketi düşünür, gözleri gökyüzünde bir noktaya takılır, dalıp gider, sessizce ağlar, ağlar idi. Koyunlarını otlattığı, kavalını çaldığı, ekinlerini biçtiği, çocuklarını büyütüp everdiği köyü burnunda tüter, hafif bir rüzgâr esmeye görsün köyünün koyun, tezek, çiçek kokusunu içine çeker çekerdi. Oğlunu en sevdiği arkadaşının kızıyla evermiş, bu ayrılık, bu hasret, bu özlem, bu mahpus yolu o gün ardına kadar açılı açılıvermiş idi. Sonu kanlı biten bir uğursuz gecede oğlu, kaynını vurmuş, felaketin yolunu açmış idi. "Arkamda dağ gibi kardeşlerim var. " diye avunur, düşmana karşı dik durmaya çalışırdı. Daha altı ay dolmadan köydeki iki gardaşı da tabanları yağlamış, ilçenin yolunu tutu, tutuvermişlerdi. Sonsuz deryada bir balık misali kalakalmıştı. Muhtarlık, senelerdir düşman tarafında olduğundan köylüler bir kuru selamı esirgiyor, imecesine gitmiyor, akacak kanı hasretle bekliyorlardı. Muhtarlık kimde ise mühür oradaydı. Mühür demek devlet demek, sonsuz kudret demek idi. Mührün, devletin, kudretin yanında olmasınlar da gardaşlarının bile terk ettiği biçarenin mi yanında dursunlardı? Adam, gecelerce elinde bir eski tüfekle perde gerisinde nöbet tutuyor, karısını, yavrularını elinde mühür olan kudretli düşmanın hücumundan korumaya çalışıyor idi.
Hayat ve İnsan