1633 Ağustosu'nda Cibali'de bir kalafatçı dükkânında yangın çıktı, kuvvetli rüzgârla yangın, bir kol Cibali Mustafa Çarşısı'ndan Sultan Selim'e, Un-Kapanı Zeyrek'e kadar, bir kol Şehzâde Câmii'nden Sarıgüzel'e, bir kol Fâtih'e, bir kol Molla Gürani'ye kadar ilerledi, birçok saraylar, bu arada yeniçerilerin Fâtih civarındaki Yeni-Odalar'ını yakıp kül etti. 15 Yeniçeriler yangının söndürülmesi için büyük çaba gösterdiler. Yangın dolayısıyla perişanlık ve kahvehanelerde kötü dedikodular sarayın rahatını bozdu. Eskiden beri bozahâne, kahvehâne ve meyhaneler, pâdişah ve devlet büyüklerine karşı dedikodu yuvaları sayılırdı. İstanbul'da bu tarihe doğru 500 meyhane sayılmıştır. II. Osman, meyhanelere baskın yapıp bulduğu yeniçerileri ağır cezalara uğratmış, ayaklanan yeniçerilerin Osman'a karşı suçlamalarına başlıca bu sert tutumu neden olmuştu. Sultan IV. Murad yangınların kahvehâne ocağından çıktığı iddiasıyla her tarafta kahvehanelerin kapatılmasını emretti. Daha 1590'larda kahvehâne yalnız kahve içilen bir yer değil, sanatkâr, asker ve başka ilişki peşindekilerin sosyal buluşma yeriydi. 1590'a doğru kahvehâne ülkenin tüm büyük şehirlerine yayılmıştır. "Alem-i safa"nın dört keyif içeceği, şarap, afyon, kahve ve tütün o devirde işret meclislerinde yaygın keyif maddeleri idi. Devlet, "fitne ve fesâd" yuvası saydığı meyhâne, bozahâne ve kahvehaneleri eskiden beri kapatma eğilimindedir. Bu yerler askerin toplanma ve dedikodu yeri de sayıldığından Sultan Murad kapıkullarını hizaya getirdiği yıldan bir yıl sonra büyük İstanbul yangınını ileri sürerek kahvehanelerin kapanması için fermân çıkardı. İstanbul'da ve ülkenin başka yerlerinde büyük yangından sonra kahvehanelerde heyecan ve dedikodu artmıştı. Fermân üzerine kahvehanelerin çoğu yıkıldı. Yasak daha önce ulemâ fetvâsıyla I.
Sayfa 217 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Yeniçeri serkeşliği her zaman her yerde görülüyordu. Van'a saldıran İranlılara karşı serasker atanan Anadolu beylerbeyi Mehmed Paşa, Haleb hareket üssünde iken bir grup zorba yeniçeri mevâcib (maaş) ödemelerinde çürük akça yerine Avrupa gümüş guruşu verilmesi isteğiyle ayaklandılar. Serdârı dinlemediler, taşladılar. Paşa yeni bir yeniçeri ağası atadı, isyancılar onu tanımadılar, katletmek istediler. Veziriâzama Dîvân'da saldırdılar. Paşanın adamlarıyla savaştılar. Sonunda âsîler kaçıp gizlenmek zorunda kaldılar, isyana katılmayan yeniçeriler gelip paşadan özür dilediler. Paşa kaçanları yakalayıp idam etti. Padişah idamları fazla sert buldu, kalan yeniçerinin ayaklanmasından kaygılandı ve Mehmed Ağa'nın katline fermân gönderdi. Ağa, ben saltanatını kurtardım, zorbaları katlederek pâdişahın "kemâl-i istiklâllerine sebep oldum" diyerek, kurtulmak istedi, yalvardı. Bu sözler üzerine sultan gazaba geldi ve ağa cellâda teslim olundu. 1632'de tahtı önünde Murad, Hafız Ahmed Paşa'yı hançerleyen sipahi zorbalarını unutmamıştı, buldurup boyunlarını vurdurdu, paşanın intikamını aldı.
Sayfa 217 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kafes, gerçekte korku ve acı içinde yaşanılan bir hapishanedir. II. Süleyman (1687-1691), IV. Mehmed döneminde 40 yıl kafes hayatından sonra kendisini tahta çıkarmaya götüren ağaya şöyle konuşmuştur: "Kırk yıldır bir karanlık yerde mahbûs ve hayattan me'yûs iken yeniden dünyaya gelip gözüm açtım." Süleyman kendisini Kafes'ten çıkarıp tahta götürmek için gelen darussaâde ağasına inanmadı: "İzâlemiz emir olundu ise söyle, iki rek'at namaz kılayım, andan emri yerine getir; sabâvetimizden beri 40 yıldır hapis çekeriz; her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir" dedi ve ağlamaya başladı. "Bunca zamandan beri zelîl ve sefîl, üzerinde bir şey yok, ancak arkasında atlas entari ve ayağında tomak" bulunuyordu. Ağa kendi kürklerinden birini giydirdi, koltuğuna girip tahta oturtmak için 'Arz-Odası'na götürürken hâlâ inanmıyordu; karanlık Arslanhâne'den geçerken "Beni bunda mı öldürürsüz?" diye sızlandı. Ağa, "Behey efendim, niçün böyle buyrursuz, hâşâ ki izâle emrolunmuş ola, tahta oturmağa gidersiz" diye inandırmaya çalıştı, 'Arz-Odası kapısında Bâbussaâde ağası iç-oğlanlarıyla kendisini karşılamak için hazır durmuşlardı. İşte, XVII. yüzyılda mutlak otorite sahibi padişahın düştüğü durum budur.
Sayfa 49 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Kör testere meselesi: Mirzabeyoğlu'na "sokaktaki adam"ın kafasındaki soruyu, "şayet bir gün iktidara gelirlerse, solcuları, kâfirleri kör testerevle kesip kesmeyeceklerini" soruyoruz. Cevabı, "bunu söyleyen kendi kendini korkutuyor. Düzenin karakterize ettiği bir tip var. Özellikle sol, Müslümanlar karşısında fikir geliştiremediği için, motive ettiği tiplere yöneliyor. Çember sakallılar da korkunç olarak empoze ediliyor. Neticede ne oluyor, senin İslâma zararın dokunuyor, ama düzene hizmet ediyorsun, yani yıkacağını da yine sen yaşatıyorsun" Mirzabeyoğlu buradan yola çıkarak şöyle bir tahminde de bulunuyor: "Eskiden nasıl birtakım hadiselerde solun karşısına sağı diktiler, bugün de İslâmî gelişimin karşısına solu dikmek isteyebilirler. Yani herkesi birbirine kırdırma politikası"... Peki seçim yoluyla, demokratik kanallardan geçerek iktidara yönelmek mümkün değil mi?.. Mirzabeyoğlu'nun bu mevzuya cevabı biraz yuvarlak: "Bu, strateji meselesidir. Her şeyin bir yolu vardır. Her zaman dürüst davranamazsın. Kendini bazen gizlemek zorunda kalabilirsin ve sonra ortaya çıkarsın. İktidara gelmek için demokratik yolların olması fark etmez. Önemli olan, gerektiği yerde gerekeni yapmak". Demokrasiye getirdiği yorum ise hayli ilginç: "Demokrasi bir teamül rejimidir. 3. dünya ülkelerinde demokrasi olmuyor, olmaz da... Çünkü demokrasiyi doğuran şartlar vardır. Meselâ dünyanın hiçbir yerinde Batı'daki kadar fert hürriyeti karşısında bu kadar tedirginlik yoktur, çünkü dünyanın hiçbir yerinde de insanlar, Batı'daki kadar çile çekmemiştir". Kumandan, bu açıdan bakıldığında İslâm'ın sanıldığı kadar demokrasiye ve hürriyete uzak olmadığını da ileri sürüyor: __"İslamî düzen çerçevesinde diğer ekalliyetlerin yaşaması, teamülî olarak görülmüş bir hadisedir. Yahudiler
Sayfa 542 - Ağustos 1994, “NOKTAYI GÖRDÜNÜZ MÜ?”, Vâridât: Noktalamalar, İbda Yay.
Ölçüler ve Anlayış
Thomas Hobbes
"Monarşinin egemen meclislerle mukayesesi. Bu üç devlet türü arasındaki fark, iktidar farkında değil, bu devletlerin kuruluş amacı olan halkın barış ve güvenliğini sağlamak bakımından uygunlukları veya istidatlarında yatmaktadır. Monarşiyi diğer ikisi ile mukayese edecek olursak, şunları gözlemleyebiliriz; ilkin, halkın kişiliğini temsil eden veya onu temsil eden meclisin bir üyesi olan her kimse, aynı zamanda kendi kişiliğini de temsil eder. Kamu çıkarını sağlamak için siyasi kişiliğinde dikkatli olsa da; kendisinin, ailesinin, akrabalarının ve arkadaşlarının özel çıkarını sağlamakta daha az değil, daha fazla dikkatlidir; ve kamu yararı özel çıkarla çatıştığında da, özel çıkarını tercih eder genellikle: çünkü insanların tutkuları akıllarından çoğunlukla daha baskındır. Buradan, kamu ve özel çıkarın birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu yerde, kamu çıkarının en fazla geliştiği sonucu çıkar. Monarşide, özel çıkar kamu çıkarı ile özdeştir. Bir monarkın zenginliği, kudreti ve şerefi, uyruklarının zenginliği, gücü ve şöhretinden gelir sadece. Çünkü, düşmanlarına karşı bir savaşı sürdüremeyecek kadar yoksul veya rezil veya, yoksulluk veya muhalefet nedeniyle, zayıf uyruklara sahip bir kral ne zengin, ne görkemli, ne de güvenli olabilir: demokrasi veya aristokraside ise, kamunun refahı, yolsuz bir kimsenin özel servetinden çok, zararlı görüşlerden, haince eylemlerden veya iç savaştan etkilenir."
Felsefe
Thomas Hobbes
"Paganların dininin kurucularının amaçları. Bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde; ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir, ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır: işte bu nedenle, Numa Pompilius, Romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri Egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir: ve Peru krallığının ilk hükümdarı ve kurucusu, kendisi ve karısının Güneş'in çocukları olduğunu iddia etmiş; ve Muhammed ise, yeni dinini kurmak için, güvercin kılığındaki Kutsal Ruh ile konuştuğunu iddia etmiştir. İkinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar. Üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla, tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını; ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar. Eski Romalılar arasında, insanların, o devlette büyük otorite ve ağırlık sahibi kişilerce konuşmalarında açıkça alay edilmiş olan, öteki dünyanın acıları ve hazları hakkında şairlerce yazılan şeyleri inkar etmeleri yasaklanmış olmasa da; bu inanç, çoğunlukla aziz tutulmuştur. Bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya
Felsefe