"İnsan söz konusu olarak alındığında adalet kavramı, insanın doğru ve uygun yerinde bulunması durumunu ifade eder. Burada geçen yer kavramı yalnızca onun diğerlerine nisbetle kendi yerini göstermekle kalmayıp ayrıca onun bizzat kendine göre bulunduğu durumu da gösterir. O halde İslâm'da adalet kavramı yalnızca bir insanla diğeri, toplumla devlet, yönetenle yönetilen ve kral ile tebaası arasındaki uyum ve dengenin ilişkili olduğu durumları ifade etmekle kalmaz, bundan daha temel ve esas olan, insan ile ilişkiye öncelik tanır."
Eğer vahşet artık yasadışı kabul edilmiyor, politik bir mesele olarak ele alınıyorsa insanın hükümetle olan temel ilişkisi değişmiş, bireysel haklar kavramı tamamen yok olmuş demektir. Anayasa insanın, devlet veya yasalarla tanınmayan, doğuştan gelen hakları olduğunu söyler. Bu haklardan biri de zulme uğramamaktır.
Köylünün veya bir hirfet üyesinin tam bir serbestlik içinde, sınırsız üretim faaliyetlerine girişmesine olanak tanınmamıştır. Onlar, ancak devletin koyduğu kural ve kısıtlamalar içinde üretim faaliyetlerini yürütebilirler. Yalnız tüccâr, Orta-Doğu toplumunda kapitalist olma imkânı ve koşullarına sahiptir. Tüccâr demek, yalnız bölgelerarası ticaretle uğraşan veya uzak yerlerden gelen malları satan büyük işadamı demektir. Şehirde kendi yaptığı malı satan hirfet erbabı veya onların malını ikinci elden satan küçük esnaf, kesin olarak tüccâr kavramı dışında bırakılmıştır. Tüccâr, sattıkları mal çeşidine göre hirfet halinde örgütlenmiş olmakla beraber, hisba (bkz. s. 266-276) kuralları ile bağımlı değildir. Bu nokta, onları hirfetlerden ayıran en önemli özelliktir. Hirfet erbabının hammadde alışı, üretimi ve satışı kısıtlamalar altında olduğu halde, tüccâr her şekilde, istediği kadar servet biriktirebilir, gittikçe daha fazla servet yapabilir, yani kapitalist amaç peşinde koşabilir. Onun yatırımlarının çeşidi ve sınırı kısıtlanmamıştır. Orta-Doğu toplumunda esas kapitalizmin, ancak ticarî kapitalizm şeklinde var olduğunu söyleyenler büyük ölçüde haklıdırlar.
Sayfa 257 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
18. yüzyılda, sultanın Balkan eyaletlerindeki Hristiyan entelektüeller, niçin onun “memalik-i mahrusa”sında yaşamaya devam etmeleri gerektiğini sorgulamaya başladılar. Sultanlık yerine, antik krallıkları diriltme veya buna alternatif olarak erken 19. yüzyılda Batı Avrupa’dan Balkanlar’a yavaşça süzülen “ulus-devlet” cumhuriyeti kavramı üzerinde düşündüler. Bu sorgulama Arap çağdaşları arasında hiç olmadı, en azından Muhammed Abdü’l Vahhab bunu talep edene kadar.
Türk devlet kavramında kağanın törüsü, kuttan ayrı düşünülemez. Hükümdar olabilmek için Tanrı’nın kutuna mazhar olmak gerekir. Egemenliğin tanrısal kaynağı hakkında Türk devlet anlayışı, İslâmî dönemin egemenlik kavramı ile (zıllullâh Tanrı’nın dünya yüzünde gölgesi) özdeşleştirilmiş ve Türk-İslâm sultanlıklarında sultan gücünün mutlak niteliğine katkıda bulunmuştur. Devlet ve egemenlik hakkındaki bu anlayışın, Türklerle beraber siyaseten çökmekte olan İslâm dünyasına girişi, şüphesiz kamu hayatına yeni bir ivme kazandırmıştır.