Ne kadar yüksek ve ulvi görünürse görünsün, ne var ki her türlü aşk bütünüyle cinsiyet güdüsünden kaynaklanır. Aslında aşk dediğimiz şey, sadece daha belirli, daha özelleşmiş ve belki de kelimenin dar anlamında, daha ferdileşmiş biçimiyle mutlak manada bu içgüdüdür. Eğer bunu aklımızdan çıkarmayıp, bütün evreleri ve serüvenleri itibarıyla aşkın, sadece dramalarda ve romanlarda değil, fakat aynı zamanda hayat sevgisinin hemen yanında, kendisini bütün dürtülerin en güçlüsü ve en etkilisi olarak gösterdiği gerçek dünyada da oynadığı önemli rolü göz önünde tutarsak; eğer onun sürekli gençlerin kabiliyet ve düşüncelerinin yarısını işgal ettiğini ve neredeyse her insani çabanın nihai hedefi olduğunu, en önemli işleri ters biçimde etkilediğini, en ciddi uğraşları saat başı yoklayıp rahatsız ettiğini; zaman zaman en büyük kafaları bile yoldan çıkarıp çılgına çevirdiğini; devlet adamlarının önemli işlerini ya da bilginlerin araştırmalarını sekteye uğratmaktan çekinmediğini, aşk mektuplarını ve saç lülelerini bakanların evrak çantalarına ve filozofların müsveddeleri arasına bırakmayı becerdiğini, bir o kadar da en karmaşık ve uğursuz işleri tertipleyip düzenlemeyi, en değerli bağlılıkları çözmeyi, en güçlü bağları koparmayı bildiğini; hayatın, sağlığın, servetin, mevkiinin, mutluluğun zaman zaman onun uğruna feda edildiğini, başka türlü kendi hâlinde, dürüst bir adamı kalleş, bu zamana kadar sadık birini hain yaptığını ve topyekûn amacı önüne çıkan her şeyi yıkmak, karıştırmak ve altüst etmek olan hasım bir iblis olarak göründüğünü düşünecek olursak; evet, eğer bütün bunlar düşünülecek olursa şu soruları soran birinin yeterli sebepleri olacaktır:
“Bütün bu gürültü neyin nesi? Bunca koşturma, bunca yaygara, vaveyla, bunca tasa, keder, sefalet ne için?” Her Hans’ın Grethe’sini