Zaman zaman en büyük dimağların bile bir an için kafasını karıştırdığını, lüzumsuz konularla akılları kurcalayarak devlet büyüklerinin toplantılarını, bilginlerin araştırmalarını bölmekten çekinmediğini, bakanların evrak dosyalarının, filozofların elyazmalarının arasına bile aşk mektupları, tutam tutam saç iliştirmeyi becerdiğini, hemen hemen her gün en içinden çıkılmaz, en feci durumlara mahal verdiğini, en güzide ilişkileri bitirip en sağlam bağları kopardığını, kendisine sunulacak kurban olarak bazen hayatı ya da sağlığı, bazen de zenginliği, makamı ve
mutluluğu sectigini, namuslular vicdansizlara, o güne dek
sadık kalanları ise hainlere çevirdiğini, kısacası düşmanca hareket eden, her şeyi çarpıtmaya, karıştırmaya, altüst etmeye çabalayan bir iblis olarak insanlara tebelleş olduğunu fark eden biri haykırarak şu soruyu sormaktan kendini alamaz: Niçin bunca hengâme? Bunca eziyet, kıyamet, kaygı, çile niye?
Schopenhauer barbarizme, vahşiliğe, şiddete ve deliliğe kapılmanın kaçınılmaz olduğunu çünkü bunların insan doğasındaki sökülüp atılamayacak eğilimi açığa vurduklarını düşünüyordu. Schopenhauer, teorik egoizm veya tekbenciliğin ancak tımarhane sakinlerince sürdürülebilecek bir tutum olduğunu ve onlara fikirlerinin felsefi olarak çürütülmesinden ziyade tedavi gerektiğini; birçok insanın pratik olarak egoist olduğunu ve sanki sadece kendi çıkar ve esenliklerine önem vererek yaşadıklarını ileri sürüyordu. Schopenhauer şunları söylüyordu: "Egoizm devasa bir şey, dünyayı aşıyor; eğer her bireye kendi yıkımları ve dünyanın geri kalanının yıkımı arasında seçme hakkı tanınsaydı, çok geniş bir çoğunluğun kararının ne olacağını söylemek istemiyorum."
Filozof, insan davranışındaki egoizmin egemenliği fikrini ve yarattığı korkunç davranışı ifade etmek için abartılı bir örnek arayacaktı. Kurbanının yağını botuna sürmek isteyen birçok kişinin, başkasını hunharca katletme kapasitesine sahip olduğuna dair örneğin tam on ikiden vurduğunu düşünmüştü, ama sonra "acaba gerçekten de abartılı mı?" diyerek merak ettiğini de söyleyecekti. 1848 isyanı devleti tehdit etmişti; devlet ortadan kalkarsa egoizm zincirlerinden boşanırdı. Devlet olmadığında insan hayatı, Hobbes'un deyimiyle, "bellum omnium contra omnes", yani herkesin herkese karşı savaşı olurdu.
Schopenhauer'ın Adele'ye Byron olayından bahsetmemesi o kadar şaşırtıcı bir şey değildi. Eğer kardeşine bu olaydan bahsetseydi, ona yazdığı mektuplarda yarattığı kadınların tercih ettiği adam imajını yok etmiş olacaktı. Adele'ye zengin sevgilisinden bahsetmişti; kardeşi de kadının sosyal mevkiinden ve onunla Almanya'ya gelip gelemeyeceğinden endişe ediyordu. Adele, Schopenhauer'a sahici aşkı bulmuşsa sevgilisini elinde tutması için elinden geleni yapmasını salık verdi. Adele, kardeşinin aşksız iki ilişkisini de düşünerek, aynı zamanda bu konudaki korkusunu da ifade etti; kardeşinin böyle bir ilişki yaşamasını istemiyordu. Adele, Schopenhauer'a ayrıca Dresden'de bıraktığı mutsuz kızı ve duygusal eğilimlerinden kaynaklanan üzücü olayları da hatırlattı. "Bizim cinsimizin pespaye ve harcıalem olanlarıyla zamanını öldürmeye devam ederek bir kadına değer verme yeteneğini kaybetmemelisin" diye ağabeyine çıkışmakla birlikte şu dileğini de belirtti: "Bir gün, benim hiçbir zaman anlayamayacağım o azgınlıktan daha derin duygular besleyebileceğin bir kadınla beraber olmanı Tanrı'dan dilerim."
Adele, ağabeyinin davranışlarından üzüntülü olduğu kadar felsefesinden de rahatsızdı. Ağabeyinin kitapları hakkında söylenilenlere çok dikkat ediyordu ama aynı zamanda bundan ödü patlıyordu. Felsefi düşüncelerini tamamen acayip bulmuyor, kendisini çok ciddi bir Hıristiyan olarak da addetmiyordu ama ağabeyinin din hakkındaki görüşlerine itiraz ediyordu; aralarındaki bu farklılık, onu üzüyordu. Din hakkındaki görüşlerinin, üniversite ya da devlet nezdinde bir iş aradığında Schopenhauer'ı zora sokacağından endişe ediyordu. Arthur'un kitabında insanlığı hor gören küstahça üslubuyla birlikte davranışlarının, anlamlı bir ilişkiye sahip olmasını tamamen engellemesinden endişe duyuyordu. Bununla
Schopenhauer hayatının bu aşamasında aşkın kuvvetli çekişine başka bir yön vermişti. 1804 ve 1806 yılları arasında yazılan bir şiirde tensellikle ilgili tavrı Wackenroderci değildi.
Şehvetli zevk, cehennemi keyif
Doymaz ve boyun eğmez aşk!
Cennetin yüksekliğinden
Beni aşağıya sürükledin
Bu dünyanın tozunda
Prangaya vurdun.
Nasıl arzular ve süzülerek yükselirim
Ebediyetin tahtına
Ya da yüce düşüncenin
Yansımasına nakşolurum
Ya da güzel bir kokuya yerleşirim
Ya da uzamdan sonsuzluğa uçabilirim,
Tamamen dindar ve huşu dolu,
Neşe patlamasıyla,
Veya tevazua sarınmış
Veya sadece uyumu işiterek?
Nasıl unutabilirim
Bu tozun kepazeliğini
Ya da aptalların zılgıtından imtina edebilirim,
Büyüğe gıpta etmekten,
Kuvvetsizle alay etmekten,
Ahlaksızı görmekten?
Nasıl görüp taparım
Bir ustayı eserinde veya
Bir zihni bedende?
Ama zayıflık zinciri
Sen, beni aşağı sürüklüyorsun
Dişlerin ve ağların
Yine de saygınlık için, yani iyi bir isim için herkes çabalamak zorundadır; rütbe için yalnızca devlet hizmetindekiler, ün için ise yalnızca çok az kişi.
Tüm devletler öylesine kötü düzenlenmişlerdir ki, devlet adamlarından daha başka kişilerin de politikayla ilgilenmeleri gerekir ve bu devletler de, bu sayısız politikacı yüzünden batmayı hak ederler.