Yazım değil klavyem bozuk.
Puan vermedi·501 syf.··
2026 62. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 08:14
Bence Zweig, "Dünün Dünyası" sancısını çektiği için, güvenli, medeni ve kendine hak gördüğü bir dünyanın yok oluşunu bizzat tecrübe ettiği için, Filistin'de nesillerdir devam eden bu yıkımı modern barbarlığın bir kanıtı sayardı. Biliyorum dan diye girdim ama bu budur. Zweig öldüğünde Filistin halkı zaten acı çekiyordu. Ancak Zweig bu acıyı örgütlü bir Yahudi devletinin zulmü olarak değil, İngiliz sömürgeciliğinin ve Nazi zulmünden kaçan çaresiz mültecilerin yarattığı trajik bir bölgesel çatışma olarak gördü, bence. Ve oraya sışınan yahudiler ile zaten orada olan azınlığın arasındaki farkı da bilirdi. Eğer 1948 sonrasını ve bugünkü iğrenç askeri işgali görebilseydi, Theodor Herzl'in o "saf rüyasının" nasıl bir kanlı pisliğe dönüştüğünü fark edip çok daha büyük bir yıkım yaşayacaktı. 1 2 yıl erken intihar edebilirdi belki. Şu adama temasını okuduğum yerde kitanı bırakabilirdim. Yine Zweig, bir mektubunda Filistin'de bir Yahudi yaşamı kurma çabalarını eleştirerek genel olarak gençlere "Filistin'e gitmek yerine diller öğrenmesini ve küresel bir serbest ruh olarak kalmasını" tavsiye etmiştir. Zweig, Yahudilerin o topraklara gidip yerleşmesini yapay ve zorlama bir milliyetçilik projesi olarak gördüğünü anlıyorum. Zweig, Siyonizm'in Filistin'de bir devlet kurma fikrine karşı çıkarken en büyük savunusu dayanağı argumanı da barış barış barıştı. O dönem Filistin'e yapılan zorunlu göçlerin, ki bana göre bu sığınmadır ve toprak satın alımlarının ki bu konu da fikrim de çoğunluğa uymuyor, yerel Arap nüfusla bir çatışma ve şiddet doğuracağını biliyordu. Doğurdu da. İntihar ettiği için birinci nakba felaketini göremedi. Ama evet felaket yaşandı. Zweig, Yahudiliğin tarih boyunca orduya, silaha ve sınırlara ihtiyaç duymadan hayatta kalmasını bir gurur kaynağı olarak görüyordu zaten
Edebiyat
Dünün DünyasıStefan Zweig · Can Yayınları · 20242,684 okunma
Sessiz Bir İsyan Olarak İntihar:
6/10
·93 syf.··
Beğendi
·
2026 24. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 28 Mart 2026 18:59
Karl Marx’ın 1846 yılında yayımlanan İntihar Üzerine adlı metni, bence onun devasa ekonomi-politik eserlerinin gölgesinde kalmış, hacimce küçük ancak içerdiği varoluşsal ve sosyolojik dehşet bakımından olağanüstü sarsıcı bir çalışmadır. Kitap, Marx'ın bütünüyle kendi sıfırdan yazdığı bir tez değil; eski bir Fransız polis arşivcisi olan Jacques Peuchet’nin anılarından özenle seçtiği, çevirdiği ve kendi felsefi-politik süzgecinden geçirerek yeniden kurguladığı intihar vakalarının çözümlemesi niteliğinde. Kitabın en şiddetli hedefi, dönemin yüceltilen kutsal burjuva ailesidir. Marx, polis arşivlerinden çıkardığı trajik hikayelerle, ailenin aslında sevgi dolu bir sığınak değil; mülkiyet ilişkilerinin ve psikolojik şiddetin en acımasızca uygulandığı bir hapishane olduğunu kanıtlamaya çalışmış. Babanın çocukları, kocanın karısı üzerindeki mutlak iktidarı, aileyi devletin mikro bir diktatörlüğüne dönüştürüyor. İntihar edenler, çoğu zaman yoksulluktan değil, bu saygın duvarlar ardındaki tiranlıktan, riyakarlıktan ve boğucu ahlaki baskıdan kaçmak için ölümü seçenlerden oluşuyor, tıpkı günümüzdeki gibi. Kitapta yer alan vakaların ezici çoğunluğu kadınlara ait. Marx, kadınların intiharını, ataerkil mülkiyet düzeninin en ağır bedeli olarak resmetmiş. Ailesinin namus baskısından korkarak kendini sulara bırakan hamile genç kız, kocasının sadistik kıskançlıklarından ve şiddetinden kurtulmak için canına kıyan eş... Marx bu kadınların ölümlerini basit birer bunalım vakası olarak görmüyor, aksine bu ölümler, kadını bir eşya, bir mülk, bir namus nesnesi olarak gören burjuva ahlakının işlediği yapısal cinayetlerdir. Kadınlar, yaşarken sahip olamadıkları özgürlüğü ve kendi bedenleri üzerindeki tek söz hakkını, ironik ve trajik bir biçimde ancak kendi ölümlerine karar vererek
İntihar ÜzerineKarl Marx · Yeni Hayat Kütüphanesi · 2006422 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi·468 syf.··
2026 3. kitabı
·
39 günde okudu
·
Okunma: 13 Ocak 2026 02:12
KONU VE TARİHSEL ÇERÇEVE 18. ve 19.yy da intihar üzerine çalışmalar dönemin frenologlarının, tabiplerinin, ırk teorisyenlerinin, psikologlarının ve kriminolglarının arasında, dönemin sağduyusal ve ideolojik mantıkları çerçevesinde yürütülüyordu. Algı çekimsel güçlerin etrafında yürütülen bu çalışmalarda, Frenologlar kafatası ölçümleri ve suç, intihar, üstünlük ve astlık ilişkileri kovalayarak, tabipler delilik hallerini eksene alıp frenologların fikrinin, ırk teorisyenleri ırkı merkeze alıp önceki ikilinin, psikologlar davranış bilimleri merkezinde önceki üçünün, kriminologlar mahkumlar ve müntehirler üzerinde odaklanarak önceki dörtlünün ekseninde sürdürüyordu. Bir çok isim zikredilebilir; Ferry, Morselli, Quetelet, Lombrosso Michelet ve dahası. Bu çalışmalar için temel veriler mahkumlar, müntehirler, "deliler" veya dönemin dava istatistikleridir. Aynı dönemde Sosyoloji Bilimi önce Condorcet, Rousseau, Hobbes, Montesqieu, Vico gibi disiplin öncesi filozoflarca, sonra Comte'un Durkheim, in, Marx'ın, Weber ve Simmel'in doğrudan disiplinel katkılarıya aheste aheste şekillenmektedir. Bu süreç aynı zamanda sosyolojinin özerk ve verisi kendine özgü bir bilim dalı olduğunun savaşımını yansıtır. Vico'nun Yeni Bilim'inden Marks'ın Tarihsel Materyalizmi'ne Comte'un Sosyoloji'sinden Durkheim'in Yapısal İşlevselciğine, ordan Weber'in Anlayıcı Yorumlayıcı Sosyoloji'sine ve Simmel'in Formel Sosyolojisine Avrupayı dolanıp şekillenen sosyoloji bilimi temel mirasını ve bilim olma saygınlığını bu süreçte oluşturup kazanır. Disiplinin teorisi, pratiği ve zamansal gelişimi dikkate alındığında Durkheim şüphesiz merkezde konumlanıyor. Comte teorik ve epistemolojik hazırlayıcıdır. Marx ideolojik saiklerin baskın olmasıyla kenarda durur. Weber ve Simmel ise tarihsel konumlanışlarıyla
Sosyoloji
İntiharEmile Durkheim · Pozitif Yayınları · 2013953 okunma
İnsan, affedildiği kadar insandır.
9/10
·1724 syf.··
2022 4. kitabı
·
49 günde okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2022 00:00
Bazı kitaplar vardır, onları okumazsınız; onlar tarafından okunursunuz. Sefiller de böyle bir kitaptır. Viktor Hugo’nun insan ruhuna tuttuğu ayna, yalnızca 19. yüzyıl Fransa’sını değil, insanlığın vicdan tarihini de gösterir. Çünkü bu roman, bir adamın değil, bir çağın yargılanmasıdır. Jean Valjean, yalnız bir karakter değildir; ekmek çalan bir yoksul değil; toplumsal düzenin öksüz bıraktığı tüm insanların yüzüdür. Hugo’nun dahiliği, Valjean’ı suçlu olarak değil, suç üreten bir düzenin semptomu olarak göstermesindedir. Devlet, adaleti korumak için vardır; fakat Hugo bize, devletin bazen adaletin celladı hâline geldiğini fısıldar. Javert’in hukuka bağlılığıyla Valjean’ın merhameti arasındaki karşıtlık, belki de bütün siyaset felsefesinin en eski sorusunu yeniden açar: Adalet nedir? Yasa mı, vicdan mı? Roman boyunca bu sorunun cevabı değişmez ama derinleşir: Yasa, insan ruhunun taşıyamadığı yerde çürür; vicdan ise, kanunların dokunamadığı yerden filizlenir. Bir karakter olarak değil, bir düşünce olarak Jean Valjean Valjean hapisten çıktığında özgür değildir; toplum, onun üzerine görünmez bir zincir daha takar. Hugo burada yalnızca bir adamın dönüşümünü yazmaz; merhametin hukuku nasıl aşabileceğini gösterir. Papazın tek bir gümüş şamdanla Valjean’ın kaderini değiştirmesi, Hugo’nun bütün insanlığa attığı paradır: Bir insana güvenmek, onu yeniden yaratmaktır. Bu nedenle Sefiller, kırık bir adamın değil, yeniden doğmayı göze alan bir ruhun destanıdır. Fantine: Bir bedenin değil, bir sistemin çürümesi Fantine’in hikâyesi, fakirliği değil, toplumun fakirliği üreten ahlaki mekanizmalarını anlatır. Hugo burada acımasızdır: Toplum, sadece Fantine’in bedenini değil, hayallerini de parayla satın alır. Onun düşüşü, bireysel bir trajedi değil, ahlaki iflasın
Edebiyat
Sefiller (2 Cilt Takım)Victor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025105,5bin okunma
Puan vermedi·1724 syf.··
2025 13. kitabı
·
52 günde okudu
·
Okunma: 01 Kasım 2025 08:28
Victor Hugo'nun insanlığa aynası: Sefiller, sadece bir roman değildir; insanın içindeki iyilikle kötülüğün, adaletle vicdanın, yasa ile merhametin bitmeyen savaşının hikâyesidir. Her sayfasında şu soruyu yankılar: "Bir insanı gerçekten ne kurtarır yasa mı, yoksa sevgi mi?" Romanın merkezinde yer alan Jean Valjean, bir ekmek uğruna 19 yıl hapis yatmış bir adamdır. Toplum, onu affetmez. Ama bir tek insan, "Monsenyör Myriel" ona inanır. Bir parça merhamet, bir ömrü değiştirir mi? Valjean’ın dönüşümü, insanın özündeki iyiliğe dair bir manifestodur. Hugo, onun yolculuğunda şunu söyler gibidir: "Hiçbir ruh tamamen karanlık değildir; yeter ki biri elinde bir mum tutsun." Valjean, toplumun onu ittiği karanlıktan kendi iç sesiyle sıyrılır. Suçtan erdeme geçişi, insanın Tanrı’yı bulma değil, kendisini affetme sürecidir. - Karşısında duran Javert ise bambaşka bir yüzdür; düzenin adamı, ama vicdanın düşmanı. O, adaleti yasa sandığı için merhameti "zayıflık" görür. Valjean onu bağışladığında, bütün inancı çöker. Çünkü yaşamı boyunca "yasayı Tanrılaştırmıştır." Javert’in intiharı, bir insanın vicdanla ilk kez karşılaşınca yıkılışının sembolüdür. Yasa mı daha adil, insan mı? -Fantine, belki romanın en trajik yüzüdür. Toplumun ahlak adına yargıladığı, ama aslında sistemin kurbanı olan bir kadındır. Hugo, onun düşüşünü bireysel bir günah olarak değil, toplumsal bir suç olarak gösterir. "Bir toplum, bir kadını aç bıraktığı anda, o kadının günahına ortaktır." -Cosette, karanlığın içindeki ışıktır. Valjean’ın onu koruması, kendi içindeki insanı kurtarma çabasıdır aslında. Cosette, hem bir çocuk hem de "yeni başlangıçların simgesi"dir. Romanın sonunda Hugo’nun sesi duyulur: "İyiliğin olduğu yerde Tanrı zaten oradadır." • Hugo’nun bakışı derin bir hümanizmdir. Ona göre insan
Sefiller (2 Cilt Takım)Victor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025105,5bin okunma
Bekle Beni – Bir Aşkın ve Direnişin Romanı
7/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2025 17. kitabı
·
19 saatte okudu
·
Okunma: 27 Eylül 2025 15:32
Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni romanı, Türkiye’nin 1968 sonrasındaki siyasi atmosferini bireylerin yaşamı üzerinden anlatan güçlü bir metin. Kitabın kahramanı Selim, aslında dönemin genç aydınlarının ve muhaliflerinin ortak portresidir. Polislerce bir şafak baskınıyla tutuklanır; ne silahı vardır, ne de somut bir “suçu”. Onu mahkûm eden tek şey kitaplarıdır. Okumak, düşünmek ve sorgulamak, askeri ve bürokratik iktidar mekanizması için potansiyel bir tehdit sayılır. Selim’in yaşadıkları, 1968 kuşağının Türkiye’de neden baskıya uğradığını da açıklar. Düşünce özgürlüğü, kitap okuma hakkı, hatta mektuplaşma bile kuşatma altındadır. Cezaevinde işkenceler, yıldırma girişimleri, insan onurunu kırmaya yönelik yöntemler, dönemin otoriter devlet anlayışını gözler önüne serer. Selim’in en büyük ızdırabı, Sokrates’in savunmasındaki soruyla çarpışır: “Haklı yere asılmak mı daha kötüdür, haksız yere mi?” Selim için asıl trajedi, hiçbir somut suçu olmadığı halde suçlu muamelesi görmesidir.Roman aynı zamanda bir aşk ve aile hikâyesidir. Selim’in Leyla’ya ve kızı Zeynep’e duyduğu özlem, mektuplar aracılığıyla daha da büyür. Ancak bu mektuplar bile özgür değildir; devletin gözünden geçer. Yine de aşk, bütün bu engellere rağmen direnişin en saf biçimine dönüşür.Livaneli’nin dili akıcı ve durudur; okuruna hem edebi bir lezzet hem de tarihsel bir bilinç kazandırır. Doğanın dengesinden, Tanrı’nın adaletine kadar uzanan göndermeler, bireysel bir hikâyeyi evrensel bir özgürlük arayışına dönüştürür. Walter Benjamin’in Nazi zulmünden kaçarken yaşadığı “bekleme işkencesi” ve trajik intiharı da bu bağlamda anlam kazanır: bazen asıl acı, başa gelecek zulmü beklemektir.Roman, Türkiye’nin özgürlük yolunda çektiği sancıların bir aynasıdır. Ama aynı zamanda aşkın, dostluğun ve insan onurunun da direniş
Edebiyat
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,4bin okunma