Karl Marx’ın 1846 yılında yayımlanan İntihar Üzerine adlı metni, bence onun devasa ekonomi-politik eserlerinin gölgesinde kalmış, hacimce küçük ancak içerdiği varoluşsal ve sosyolojik dehşet bakımından olağanüstü sarsıcı bir çalışmadır. Kitap, Marx'ın bütünüyle kendi sıfırdan yazdığı bir tez değil; eski bir Fransız polis arşivcisi olan Jacques Peuchet’nin anılarından özenle seçtiği, çevirdiği ve kendi felsefi-politik süzgecinden geçirerek yeniden kurguladığı intihar vakalarının çözümlemesi niteliğinde.
Kitabın en şiddetli hedefi, dönemin yüceltilen kutsal burjuva ailesidir. Marx, polis arşivlerinden çıkardığı trajik hikayelerle, ailenin aslında sevgi dolu bir sığınak değil; mülkiyet ilişkilerinin ve psikolojik şiddetin en acımasızca uygulandığı bir hapishane olduğunu kanıtlamaya çalışmış. Babanın çocukları, kocanın karısı üzerindeki mutlak iktidarı, aileyi devletin mikro bir diktatörlüğüne dönüştürüyor. İntihar edenler, çoğu zaman yoksulluktan değil, bu saygın duvarlar ardındaki tiranlıktan, riyakarlıktan ve boğucu ahlaki baskıdan kaçmak için ölümü seçenlerden oluşuyor, tıpkı günümüzdeki gibi.
Kitapta yer alan vakaların ezici çoğunluğu kadınlara ait. Marx, kadınların intiharını, ataerkil mülkiyet düzeninin en ağır bedeli olarak resmetmiş. Ailesinin namus baskısından korkarak kendini sulara bırakan hamile genç kız, kocasının sadistik kıskançlıklarından ve şiddetinden kurtulmak için canına kıyan eş... Marx bu kadınların ölümlerini basit birer bunalım vakası olarak görmüyor, aksine bu ölümler, kadını bir eşya, bir mülk, bir namus nesnesi olarak gören burjuva ahlakının işlediği yapısal cinayetlerdir. Kadınlar, yaşarken sahip olamadıkları özgürlüğü ve kendi bedenleri üzerindeki tek söz hakkını, ironik ve trajik bir biçimde ancak kendi ölümlerine karar vererek