Devlet Yönetiminden İnsan Erdemine: Kutadgu Bilig
10/10
·520 syf.··
2023 3. kitabı
Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacib tarafından 11. yüzyılda yazılmış ve Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Eserin adı “Mutluluk Veren Bilgi” anlamına gelir. Ancak kitap yalnızca mutluluğu anlatmaz; insanların nasıl yaşaması gerektiği, devletin nasıl yönetilmesi gerektiği ve adaletin toplumdaki önemi üzerine de önemli düşünceler içerir. Eserde, ideal bir devlet düzeni ve erdemli bir insanın sahip olması gereken özellikler üzerinde durulur. Yusuf Has Hacib, bir yöneticinin adaletli, bilgili ve halkını düşünen biri olması gerektiğini vurgular. Ona göre bir devletin güçlü olması için yalnızca askerî veya ekonomik güce sahip olması yeterli değildir; adalet ve akıl da en az bunlar kadar önemlidir. Kitapta verilen öğütler sadece yöneticilere yönelik değildir. İnsanların dürüst, sabırlı, ölçülü ve bilgili olmaları gerektiği de sık sık dile getirilir. Bu yönüyle eser, hem bir yönetim kitabı hem de bir hayat rehberi olarak değerlendirilebilir. Her ne kadar yaklaşık bin yıl önce yazılmış olsa da Kutadgu Bilig'de yer alan birçok düşünce günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Adalet, bilgi, ahlak ve sorumluluk gibi kavramların önemini anlatan eser, okuyucuya sadece tarihi bir metin değil, aynı zamanda yaşam üzerine düşündüren bir bakış açısı sunar. Kutadgu Bilig, Türk kültürünün ve edebiyatının temel taşlarından biridir. Yusuf Has Hacib, bu eserinde hem bireylere hem de yöneticilere yol göstermeyi amaçlamış ve ortaya yüzyıllar boyunca değerini koruyan bir eser çıkarmıştır.
Kutadgu BiligYusuf Has Hacip · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20194,395 okunma
8/10
·310 syf.··
Beğendi
·
2026 53. kitabı
·
27 saatte okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 10:21
Romanın merkezinde, ünlü bir televizyon programı sunucusu ve şarkıcı olan Jason Taverner bulunuyor. Taverner ünlü, zengin ve toplumun ayrıcalıklı kesimine mensup biriyken bir sabah uyandığı otel odasında kendisini bir hiç kimse olarak buluyor. Kimse kendisini tanımıyor, devletin sistemlerinde de hiçbir kaydı bulunamıyor. Birçok PKD kitabında olduğu gibi bu kitabın da geçtiği gelecek Amerika'sı son derece baskıcı bir ortam olarak karşımıza çıkyıor. Üniversite öğrencilerinin çıkardığı ayaklanmalar sonrasında polis devleti kurulmuş, seyahat özgürlükleri kısıtlanmış, herkesin kimlik kontrolünden geçtiği bir düzen oluşmuş halde. Dick bununla birlikte teknolojinin özgürleştirici değil, bireyi görünmez zincirlerle bağlayan bir araç haline gelebileceğini gösteriyor. Günümüzün dijital kimlik sistemleri, sosyal medya hesapları ve veri tabanları düşünüldüğünde romanın bazı yönleri şaşırtıcı derecede güncelliğini koruyor diyebiliriz. Romanın en ilginç yönlerinden biri ise gerçeklik algısıyla oynama biçimi. Philip K. Dick, eserlerinin büyük kısmında gerçek olan nedir sorusunu irdeleyen bir yazar. Ubik, Yüksek Şatodaki Adam, Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? ve birçok diğer eserinde olduğu gibi burada da karakterler güvenebilecekleri sağlam bir gerçeklik zemini bulamıyor. Jason'ın başına gelenlerin nedeni de uzun süre belirsiz kalıyor. Bu yüzden okur olarak biz de karakterle birlikte sürekli bir paranoya hissi yaşıyoruz. Acaba bir komplo mu var? Alternatif bir evrene mi geçtik? Yoksa gerçeklik zaten baştan beri kırılgan bir yanılsama mıdır? Romanın başlığının da ayrı bir önemi var. Başlık, İngiliz yazar John Dowland'ın bir şiirinden alıntı. "Flow My Tears" (Aksın Gözyaşlarım) ifadesi, kayıp, yas ve geçicilik duygularını çağrıştırıyor. Kitabın tamamına yayılan hüzün de tam
Aksın Gözyaşlarım Dedi PolisPhilip K. Dick · Alfa Yayınları · 2021116 okunma
Reklam
Puan vermedi·360 syf.··
2026 8. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 08:40
Anna Burns’ün Sütçü kitabını elime ilk aldığımda, beni nasıl bir girdabın içine çekeceğinden tamamen habersizdim. Hani bazı kitaplar vardır, ilk sayfadan itibaren size tanıdık bir hikaye anlatmaz da sizi hiç bilmediğiniz, havası bile farklı bir odada yalnız bırakır ya; Sütçü tam olarak öyle bir kitap. ​Kitabı okurken hissettiğim ilk şey derin bir klostrofobi duygusuydu. Hikaye, adı konulmamış ama her köşesinden baskı, çatışma ve barut kokusu sızan bir şehirde geçiyor. En garip ve sarsıcı olanı ise kitaptaki neredeyse hiçbir şeyin adının olmaması. Karakterlerin isimleri yok; "ortanca kız kardeş", "ilk enişte", "koşan çocuk" ya da kitaba adını veren o tekinsiz figür: "Sütçü". Yazar bu tercihiyle aslında bize şunu söylüyor: Bu baskıcı dünyada birey olmanın, bir isme sahip olmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan tek şey, o devasa topluluğun dişlilerine uyum sağlayıp sağlamadığın. ​Başkahramanımız, yürürken 19. yüzyıl romanları okuyan 18 yaşında bir genç kız. Sırf bu yüzden, yani sırf toplumun geri kalanından biraz farklı bir ritimde yaşadığı, kafasını kaldırıp etraftaki o kasvetli gerçeğe bakmak yerine kitaplara sığındığı için bir anda "tuhaf" ilan ediliyor. İşte romanın kalbi tam burada atıyor: Dedikodunun, mahalle baskısının ve "Elalem ne der?" cenderesinin bir insanı nasıl yavaş yavaş nefessiz bıraktığını o kadar saf ve çıplak bir şekilde görüyorsunuz ki... ​Sütçü adındaki o nüfuzlu, karanlık adamın genç kızı adım adım takip etmesi, onun hayatına sinsice sızması fiziksel bir şiddet içermiyor belki ama psikolojik olarak yarattığı o tekinsiz hava insanı oturduğu yerde geriyor. İşin acı tarafı, kızın başına gelen bu taciz ve baskı, çevresi tarafından "Zaten o da yürürken kitap okuyordu, dikkat çekiyordu" denilerek normalleştiriliyor. ​Sütçü'yü
SütçüAnna Burns · İthaki Yayınları · 2020522 okunma
Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet: İttihat ve Terraki
8/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
Uzun bir aradan sonra herkese merhaba! Bugün diğer eserlerini de severek okuduğum Tarihçi, Süleyman Tekir Hocamızın eseri ''İttihatçılık - Doğuş'' adı kitabını incelemek için buradayım. Bir solukta okuduğum daha çok İttihatçılığın doğduğu dönemi anlatan, üyelerinin hayatlarını, inandıkları dava uğruna yaşadıkları zorlukları, çektikleri sürgünleri çok güzel bir şekilde anlatmış. Bende bir Tarihçi olarak Hocamızın eseri vesilesiyle İttihat ve Terraki adına birkaç şey söylemek istiyorum. İttihat ve Terraki Cemiyeti'nin kuruluşu, bir gecede olan bir olay değil; baskıcı bir yönetime karşı duyulan öfkenin, vatanın elden gittiği korkusunun ve gençlerin dünyayı değiştirme arzusunun birleştiği uzun bir süreçtir. Öyle ki cemiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde damgasını vuran, gizli bir cemiyet olarak kurulup zamanla devletin mutlak hakimi haline gelen en güçlü siyasi organizasyondur. Modern Türkiye'nin siyasi genetiğini anlamak için bu yapıyı bilmek çok kritiktir. İttikat ve Terraki, 1889 yılında İstanbul'daki Askeri Tıbbiye Öğrencileri tarafından gizli bir dernek olarak kurulmuştur. Temel amaçları, 2. Abdülhamid'in mutlakiyetçi yönetimini sona erdirmek, anayasayı (Kanun-i Esasi) yeniden yürürlüğe koymak ve meşrutiyeti ilan ederek imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmaktır. Hareketin düşünce temelini, Batı tarzı modernleşmeyi savunan ''Jön Türkler'' oluşturur. İttihatçıların en belirgin özelliği, vatanın elden gittiğine dair duydukları derin kaygı ve bu durumu düzeltmek için kendilerini ''seçilmiş'' hissetmeleridir. Onlar için bireysel hayatın, ailenin veya paranın bir önemi yoktur. (Kitapta da görüldüğü üzere Yıldız yani Sultan Abdülhamid ittihatçı kimseleri kendi safına çekmek için belirli miktarda para teklif eder, ama hiç kimse o parayı kabul etmez.) Her birinde
1000Kitap
İttihatçılık - DoğuşSüleyman Tekir · Kronik Kitap · 2023631 okunma
Puan vermedi·267 syf.··
2026 8. kitabı
·
63 günde okudu
·
Okunma: 22 Nisan 2026 09:48
Huzur söylemi, modern dünyanın kullandığı bir terim, huzur veya barış. Antik dönemlerde savaş hali hayatın gündelik işi gibidir. Günümüzde barışı koruyabilmek için güvenlik güclerine ihtiyaç duyulur. Huzur söylemiyle ekonomi, dini, ideolojik dönüşümün şekilleneceğini dillendirirler. Örneğin Nakşbendi tarikatından olan Turgut Özal'ın Kur'anı bilime temellendirmek için akademisyenlere tefsir ettirir. Huzur söyleminin arka planında olumlu ve iyi yaşamak isteyenlerin seçimini etkilemek vardır. İyi kanaatle seçmenlerin yeni kimlik oluşmasına yardım eder. DİL VE DİLİN SİYASETİ Tanrılar Retoriği Platon, dile üretim aracı olarak bakar. Düşünce, zihnin kendi kendine diyalogudur. Diyalog sonucu kanı oluşur, kişinin kendi kendine ifade ettiği iç söylemdir. Sesli söylem bunun dışavurmuş halidir. Tanrı Dili Antik çağda Heraklitosla Parmanides'i kıyaslamış Ulus Baker. Parmanides'in Doğa Üzerine şiirinde daha mistik ifadeler yer alırken Heraklitos daha rasyonel ifadeler kullanmıştır. Platon'a göre şairlerin, tanrı dilinin gücüyle halkı yanlış etkilediği düşüncesindedir. Liderler de bunun farkında olduğu için Tanrı dilini, mistik öğeleri, inanılmayacak şeyleri etkili söyleyerek yönetir. Bu durumda dil ile hakikat sorunu doğar. Spinoza inanç söyleminin hakikati değil batıl intiba oluşturduğunu söyler. Devlet, yapılarında dinsel düşüncenin kutsal olanın bir kısmına değer biçerken, bir diğerini aşağı çeker. Spinoza inanç ile akıl arasında ayrım yapar. Akıllarını eğitme kabiliyetine sahip az insan vardır. Bu nedenle kalabalıklara bir şeyi öğretmek zorunludur. Kutsal kitapların bilimsel yorumlanmasını vurgular Baker. Dilbilimsel teknik ile parçadan bütüne, bağlamsal, tarihsel, kültürel analiz edilmelidir. Kutsal kitaplar, bilgi konusunda zayıf, insanları etkileme gücü bakımından
Siyasal Dilde Huzur SöylemiUlus Baker · İletişim Yayınları · 202071 okunma
Bir Medeniyetin Sessiz Krizi: Batı’ya Bakışın Anatomisi
Puan vermedi·568 syf.··
2026 40. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 21 Nisan 2026 15:54
Arnold Joseph Toynbee’nin “Türkiye ve Yunanistan’da Batı Meselesi” üzerine yapılan bu değerlendirme, yalnızca bir tarihçinin gözlemlerini değil, aynı zamanda modern dünyanın ahlaki ve medeniyet krizini açığa çıkaran bir metin olarak okunmalıdır. Toynbee’nin bu eseri, özellikle I. Dünya Savaşı sonrası oluşan güç dengeleri içerisinde, Batı’nın “medeniyet” söylemi ile sahadaki gerçeklik arasındaki derin çelişkiyi gözler önüne serer. O dönemde Yunanistan’ın Anadolu’ya yönelik işgali, Batılı güçler tarafından “medeniyet götürme misyonu” olarak meşrulaştırılmıştır. Ancak Toynbee’nin sahadan aktardıkları, bu söylemin ardındaki sert hakikati ifşa eder: bu ilerleyiş, medeniyetin değil, yıkımın ve zorunlu dönüşümlerin hikâyesidir. Bu noktada Toynbee’nin önemi, klasik bir “Batı tarihçisi” kimliğini aşmasında yatar. Çünkü o, kendi medeniyetinin ürettiği anlatıyı sorgulama cesareti göstermiştir. Bu yönüyle, onun yaklaşımı Britanya İmparatorluğu’nun resmi söylemiyle çatışmış ve ciddi bir entelektüel bedel ödemesine neden olmuştur. Hakkında yürütülen karalama kampanyaları ve akademik baskılar, aslında Batı’nın eleştiriye ne ölçüde kapalı olabildiğinin de bir göstergesidir. Toynbee’nin metninde öne çıkan temel tezlerden biri şudur: Batı, kendi değerlerini “evrensel” olarak sunmakta; ancak bu değerler çıkarlarıyla çatıştığında hızla askıya alınmaktadır. Bu, modern uluslararası düzenin en kırılgan ve en problemli yönlerinden biridir. “Adalet”, “insan hakları” ve “medeniyet” gibi kavramlar, eğer güç ilişkilerine tabi hale geliyorsa, artık ahlaki değil, araçsal kavramlara dönüşür. Bu bağlamda Türkiye’nin verdiği mücadele, Toynbee’ye göre yalnızca askeri bir direniş değildir. Bu mücadele, aynı zamanda bir “varlık ve onur savunmasıdır.” Anadolu’da yaşananlar, bir devletin
Tarih
Türkiye ve Yunanistan'da Batı MeselesiArnold J. Toynbee · Yeditepe Yayınevi · 20087 okunma
Reklam
Reklam