Kadın ve erkeğin soyun devamı için birleşmesi doğal bir dürtünün sonucudur ve sadece bu açıdan bakıldığında, tüm soyları ayakta tutan aynı doğa yasasına bağlı sayılmalıdır. Fiziksel olarak çaresiz olan çocuğun ortak bakımı için her iki eşi hâlâ bir arada tutan sevgi de hayvanlarda da bulunan doğal bir dürtüdür. Ancak tüm bunlar, doğallıkla aileyi olması gereken şey, yani ahlaki bir topluluk (sedligt samhälle) yapmaz. Çünkü doğa felsefesi açısından soy sürecine ne kadar büyük bir önem atfedilirse atfelsin, bu süreç, ahlaki eylemi birlikte oluşturan moralite (moralitet) ve legalite (legalitet) uğraklarının hiçbirini barındırmaz.
Ailenin ahlaklılığı, yalnızca ebeveynlerin çocuklarını akıl ve ahlaka uygun olarak —ya da günlük dilde denildiği gibi, toplumun değerli vatandaşları olarak— yetiştirmek yönündeki sevgi dolu bağlılıklarında aranmalıdır. Çünkü bu sayede yetiştirici, bir yandan doğal arzudan ve keyfiyetten bağımsız, nesnel bir amaca sahip olur; diğer yandan bu nesnel bağdan özgürleşir, çünkü çocuklara duyulan doğal sevgi, onların tinsel gelişimi için sevgi dolu bir kaygıya dönüşerek soylulaşır ve bu bağın yüklediği sorumlulukları özgürce yerine getirir. Aynı şekilde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisi de itaatteki zorlama görünümünü ortadan kaldırır ve doğrudan bir duygu olarak ailenin özünü oluşturan ahlaklılığı onlara da yayar.
Ailenin amacı devletin dışında aranmak istenseydi, aile ahlaki olmazdı. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere, devletin dışında hak ve haksızlık için hiçbir en yüksek norm, dolayısıyla hiçbir ahlaklılık yoktur; bu yüzden insani kültürün her ulusun geleneğinde ve bilgisinde sahip olduğu belirli form dışında, aileye de bireye de genel insani bir amaç atfedilemez. Aynı şekilde, birine sadece genel insani bir eğitim vermeyi istemek ne kadar
"Kişisel çıkarların, toplumsal çıkarlar karşısında hiç önemi yoktur. Ben devleti kurtaranların yanındayım."
"Peki sözünü ettiğiniz devletin ne olduğunu biliyor musunuz? Hiçbir inceliği olmayan bir kentli olmakla yetiniyor, kim size daha fazla olanak sunarsa onun tarafını mı tutuyorsunuz?"
1810, Napoléon için iyi ve kötü gelişmelerin bir arada yaşandığı bir yıl oldu. İmparator, Fransa’yı toprak ve nüfuz bakımından doruk noktasına ulaştırırken imparatorluğun geleceğini kötü etkileyebilecek birtakım hatalar yapmaktan da kaçamadı. Bu hataların büyük bir kısmı dış müdahaleden kaynaklanmıyordu. Keza yaşadığı problemlerin birçoğunda sorumluluk, bugün görmekteyiz ki ona aitti. Örneğin Papa’yı tutuklatmak şöyle dursun kendisiyle alenen tartışmasına bile lüzum yoktu. Hanedan inşası için ittifak arayışlarında aceleci davranması Aleksandr’ı gücendirmiş ve Polonya Krallığı’nı yeniden tesis etmek gibi bir niyeti olmamasına rağmen Çar’ın bu konuda şüpheye düşmesine yol açmıştı. Avusturyalı bir gelinle yaptığı evlilik Schönbrunn Antlaşması’nın ağır barış koşullarını yumuşatmaya yetmeyecekti. Masséna layıkıyla desteklenmeli ya da belki de Portekiz’e hiç gönderilmemeliydi. Hatta belki de Wellington’la kozlarını paylaşmak üzere Portekiz’e bizzat Napoléon’un gitmesi gerekirdi. Güven vermeyen ve gücenmiş durumdaki Bernadotte’un İsveç gibi stratejik önemi haiz bir devletin başına geçmesine müsaade etme kararı hatalıydı. Bir başka hatası, alenen kendisine ihanet eden Fouché’yi cezalandırmamaktı. Benzer şekilde Kıta Sistemi’ne dair ehliyet düzenlemesinin imparatorluk, müttefik devletler ve özellikle de Ruslar nezdinde bir riyakârlık yarattığını görmesi gerekirdi. Aleksandr ordusunu modernize edip bir intikam savaşına hazırlanırken Grande Armée mevcut durumunda Almanya’da Ruslara karşı bir hudut savaşı yürütmeye fazlasıyla yetkindir. Özellikle de Avusturya evlilik bağıyla pasifize edilmişken… Şu aşamada hiçbir hasım devlet Charlemagne’ın krallığını bile geride bırakıp Antik Roma’dan bu yana Avrupa’nın en büyük gücü hâline gelen Fransa İmparatorluğu’nun mevcudiyetini tehdit
Almanya kökenli vakıflar, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni dıştan ve içeriden kuşatmaya alma çabasında.
Ankara ve istanbul'da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm'in iflas ettiğini ve soru nun geçici bir hükümet sorunu değil, 'yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti' olduğunu kanıtlamayı amaçlar.
Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A- 'Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak' ve buna paralel olarak 'Kürtçü gruplar' ile Almanya arasında köprü kurmak. B- 'Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları biraraya getirmek' ve buna paralel olarak 'İslamcılar' ile Alman devleti arasında köprü kurmak. C- 'Alevilerin aşırı İslama karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak.'
İkinci maddedeki etkinlikler, 'Türkiye'de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak' amacıyla, Almanya'da adı var, kendi yok 'federal sistem'i Türkiye'ye tanıtmayı hedefler. FDP'nin Friedrich Naumann Vakfı 'federalizmi tanıtma' çabalarını genelde Batı Anadolu'da yürütürken, Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfı 'federal yönetimin nimetleri'ni Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir.
Vakıfların tek merkezden yönetildiğine, birbirleriyle oldukça karışık ilişkiler içinde oldukları üzerine bir örnek verelim. Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şefi, Alman ordusu kökenli Dr. Wulf Schönbohm, vakfın aylık dergisinin Ağustos 1997 sayısında, sekiz yıllık eğitim reformuna 'Türk ordusunun İslam düşmanlığı' derken Türkiye Cumhuriyeti'ni de, **'kuruluşundan günümüze İslamın inanç esaslarını
Konumuzla ilgili olmamakla birlikte önemi nedeniyle kısaca 15 Temmuz darbe girişimine de yer vermek istiyorum. Ne yazık ki, bu ülkede 21'inci yüzyılda birileri adına darbeye teşebbüs edebilecek hainler ortaya çıkmıştır. Tüm uyarılara rağmen, faydalı bir cemaat diye yıllarca iş birliği yapılan ve şimdi FETÖ denen terör örütünün darbe yapacak seviyeye gelmesi bu ülkenin sivil-asker tüm yönetimi açısından utanç vericidir ve büyük bir gafletin sonucudur.