Türkiye’de siyasetin "militarist" bir temel üzerine kurulu olduğu gerçeği, sivil görünümlü iktidarların bile kısa sürede devletin o katı, güvenlikçi yapısına eklemlenmesiyle kanıtlanıyor. Bu topraklarda barış, hiçbir zaman yapısal bir reform veya hak temelli bir uzlaşı olarak görülmedi. Barış, her zaman egemen gücün "lütfu" veya stratejik bir hamlesi olarak masaya sürüldü. Eğer barış, militarist zihniyetin beslendiği "çatışma ekonomisi" ve "güvenlik bürokrasisi" için bir tehdit haline gelirse, hemen "vatan-millet-sakarya" söylemleriyle rafa kaldırılıyor. Bu militarist zihniyet, aslında küresel güçlerin bölgeyi yönetmek için kullandığı en etkili manivela. Sürekli bir "iç düşman" (Kürtler, solcular, dindarlar...vd.) yaratmak, ülkeyi dışarıdan gelen silah ve finansman desteğine muhtaç bırakıyor. Askeri vesayet bitmediği sürece, Türkiye kendi iç sorunlarını çözemeyen, enerjisini sürekli kendi evlatlarıyla savaşarak harcayan ve bu yüzden küresel masada ancak "taşeron" olarak yer bulabilen bir yapıya mahkum ediliyor. Mesele sadece bir şahsın veya partinin gitmesi değil. Mesele, Tanzimat’tan beri süregelen "devlet halk içindir değil, halk devlet içindir" anlayışının yıkılamaması. Bu zihniyetin kökleri o kadar derin ki; askeri darbeler bitse bile "sivil darbeler" veya "yargı-polis vesayeti" onun yerini alıyor. Sonuç olarak; militarizmin bir "kültür" haline geldiği, eğitimin ve medyanın bu dili kutsadığı bir iklimde, barışın gerçek bir siyasi iradeye dönüşmesi imkansıza yakınlaşıyor. Siyasetçiler, bu "kutsal devlet" zırhına bürünerek kendi yandaşlarını zenginleştirmenin ve iktidarlarını korumanın en kolay yolunu bulmuş durumdalar.