Anunnaki'ler orada toplanmıştı. Dudakları yumuluydu,
Destan, ilk tanrısal anababa Apsu ile Ti'amat ve ogullan Mummu'dan başka hiçbir şeyin bulunmadıgı zamanlara kısa bir deginmeyle başlar. Apsu öncel çagın tatlı su okyanusu, Ti'amat da tuzlu su okyanusuydu; · Mummu ise olasılıkla, iki su kütlesinden yükselip üzerlerinde dalgalanan buguyu veya sisi temsil ediyordu; Enuma e/iş 13 özellikle VII. tablet: 86'da bulutlarla doğrudan ilişkilendirilmiş olması bunu göstermektedir. Bu üç tür su biri- birine karışarak, daha sonra evrenin yapısında kullanılacak bütün öğeleri içeren uçsuz bucaksız ve belirlenmemiş bir kütle oluşturdular. Henüz ne yer ne de gök vardı, bir sazlık bataklık bile görünmüyordu. Bir zaman sonra Apsü ile Ti'amat bir erkek ve kız kardeş çifti olan Labmu ile Labamu'yu dünyaya getirdiler. Bu ikisi büyü- mekteyken bir başka erkek ve kız kardeş çifti daha doğdu: Anşar ve Kişar; bunlar boyca öteki çocukları geçtiler. Bu iki tanrısal çiftin aslında ne oldukları henüz tahmin ve spekülasyon konusudur. Yıllar sonra Anşar'la Kişar'ın bir oğulları oldu. Olasılıkla babası Anşar'a çok benzeyişine atfen, ona Anu adını verdiler. Anu gök tanrısıydı; o da kendi benzeri Nudimmud'u dünyaya getirdi. Enki ve Ea adlarıyla da bilinen Nudimmud olağanüstü güç ve bilgelik sahibiy- di; yeraltındaki tatlı suların ve sihirbazlığın tanrısı, aynı zamanda Mezopotamya tanrılarının da en akıllısı ve bil- gesi oldu. Üyesi olduğu tanrılar topluluğunun içinde rakibi yoktu; hatta sahip olduğu üstünlükler nedeniyle kendi atalarının bile "üstadı", efendisi sayılıyordu. Genç tanrılar, yaşam ve canlılık dolu olduklarından, doğal olarak neşeli ve gürültülü toplantılardan hoşlanıyorlardı. Fakat bu eğlenceler yaşlı, aylak ve rabatiarına düşkün ana-babalarının ve büyük ataları Apsü ile Ti'amat'ın ciddi biçimde keyiflerini kaçırıyordu. Rahatsız edici
1000Kitap
Sulu kozacılar sırılsıklam üst başarıyla titreşiyorlardı. Katip; "Ne o?" dedi. "Ne oluyorsunuz?" Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri: "Donuyok," diye tekrarladı. Katibin yüzü bok koklamışcasına buruştu: "Donuyoruz desene lan, hırt!" İşçinin çenesi vuruyordu: "Donuyok!" diye tekrarladı. "Donuyoruz de be!" "Donuyok!" "Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!" "Do-nu-yok." "Ayı efendim ayı. Donuyoruz!" "Diyemem katip efendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor..." Araya ırgatbaşı girdi: "Nefesini tüketme. Bunlar nerde insanlık nerde. Bunlara var mı somun! Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam..." Katiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderken, "Donuyoruz" diyemeyen işçi eliyle arkalarından "Nah!" yaptı. Sonra iş arkadaşına döndü: "Donuyoruz," dedi. Arkadaşı güldü: "Katibe niye demedin?" "Keyiflensin diye..." "Keyiflensin diye mi?" "Keyiflensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fukara!"
Sayfa 69
Reklam
Girit Seferi/ Hanya Kalesi Fethi
1050 SENESİNDE MALTA GAZASINA GİDİŞİMİZ GİRİD adası seferinin sebepleri: Sultan İbrahim Hanın Darüs-saade ağalarından Sünbül Ağa, beş Mısır hazinesi ile elli adet güzel cariyeler, nice ay yüzlü gençler, kırk adet saf kan küheylan atlar ile Cem mertebeli Padişah İbrahim Handan izin aldı. İbrahim Çelebi adlı bir gemicinin altı kat anbarlı karavana kalyo-nuna bütün eşyalarını üç ayda yükleyerek, beş yüz kişilik silahlı adamları ile üç yüz adet diğer tüccar, iki yüz gemici, Mısır'a sürgün edilen Esiri Mehmed Efendi ve adamları ile toplam bin üç yüz kişi, Cuma günü Beşiktaş denilen yerde Allah'a tevekkül edip yelkenle-ri açtılar. Top, tüfenk şenliği ederek Mısır'a doğru yola çıktılar. Allah'ın hikmeti, Girit adası yakınında altı parça Malta kâfiri kadırgalarına rast gelip, bir gün bir gece büyük bir cenk ederler. Top darbelerinden kalyon içindeki atlar boşanıp, Müslüman gazi-lerini şaşırtırlar. Böyle olduğu halde yine mücahidler savaşta kusur etmezler ise de liman havada kalyon deniz üzerinde Karadağ gibi kalır ve altı tâne uğursuz düşman kadırgaları kalyonun etrafını çe-virirler. Sağ ve solunda bulunan kadırgalar döve döve kalyonun di-reği, kıçı, başı ve dümeni kırılarak yönsüz kalır. İçinde bulunan Müs-lüman gazilerden ancak iki yüz kişi kalır, gerisi top güllelerinden şehid olurlar. Hemen kalyon sahibi İbrahim Çelebi dalkılıç olup, kız-larağası Sünbül Ağaya hitaben: - Bre mel'un Arap! Biz sana 'Kâfir vardır, gemiye atları ko-mayalım, Cebhâneleri fazla alalım. Kâfirlerin bir hoş haberini alıp öyle çıkalım. Bu kadar yüklü gemi ile denize nasıl çıkılır?' dedik. Sen ise padişah fermanı alıp bu halde bizi kâfirlere uğrattın.» Diye kızlarağasına bir kılıç çalıp kellesini uçurunca, hemen kız-larağasının adamlarından sağ kalanlar İbrahim Çelebi üzerine o an-da hücum edip
Sayfa 495 - Cild 2, Girit·Kitabı okuyor
"Donuyoruz desene lan, hırt!" İşçinin çeneleri vuruyordu: "Donuyok," diye tekrarladı. "Donuyoruz de be!" "Donuyok!" "Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!" "Do-nu-yok." "Ayı efendim ayı. Donuyoruz!" "Diyemem kâtip evendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor Araya ırgatbaşı girdi: "Nefesini tüketme. Bunlar nerde insanlık nerde. Bunlara var mı somun! Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam..." Kâtiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderlerken. "Donuyoruz" diyemeyen işçi eliyle arkalarından "Nah!" yaptı. Sonra da iş arkadaşına döndü: "Donuyoruz," dedi: Arkadaşı güldü: "Kâtibe niye demedin?" "Keyiflensin diye..." "Keyiflensin diye mi?" "Keyiflensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fukara!"
Do-nu-yok
… Katip “pamukçu” oğlanlardan sonra “kütlücü”lerin de kartlarınız zımbalayıp “sulu kozacı”lara geçti. Sulu kozacılar sırılsıklam üst başları ile titreşiyorlardı.”Ne o” dedi. “ Ne oluyorsunuz?” Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri, “Donuyok”, diye tekrarladı. Kâtibin yüzü bok koklamışçasına buruştu: “Donuyoruz desene lan, hırt” İşçinin çeneleri vuruyordu: “Donuyok”, diye tekrarladı. “Donuyoruz de be!” “Donuyok!” “Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!” “Do-nu-yok” “Ayı efendim ayı. Donuyoruz!” “Diyemem kâtip evendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor…” Araya ırgatbaşı girdi: “Nefesini tüketme. Bunlar nerede insanlık nerede. Bunlara var mı somun! Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam…” Kâtiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderlerken “Donuyoruz” diyemen işçi eliyle arkalarından “Nah” yaptı. Sonrada iş arkadaşına döndü: “Donuyoruz”, dedi. Arkadaşı güldü: “Kâtibe niye demedin?” “Keyiflensin diye…” “Keyiflensin diye mi?” “Keyiflensin diye.Bizi ayı,kendini adam bellesin fukara!” …
Sayfa 68
Sulu kozacılar sırılsıklam üst başlarıyla titreşiyorlardı. Kâtip, "Ne o?" dedi. "Ne oluyorsunuz?" Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri, "Donuyok," diye tekrarladı. Kâtibin yüzü bôk koklamışçasına buruştu: "Donuyoruz desene lân, hırt!" İşçinin çeneleri vuruyordu: "Donuyok," diye tekrarladı. "Donuyoruz de be!" "Donuyok!" "Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!" "Do-nu-yok." "Ayı efendim ayı. Donuyoruz!" "Diyemem kâtip efendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor..." Araya ırgatbaşı girdi: "Nefesini tüketme. Bunlar nerde insanlık nerde. Bunlara var mı somun! Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam..." Kâtiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderlerken, "Donuyoruz" diyemeyen işçi eliyle arkalarından "Nah!" yaptı. Sonra da iş arkadaşına döndü: "Donuyoruz," dedi. Arkadaşı güldü: "Kâtibe niye demedin?" "Keyiflensin diye..." "Keyiflensin diye mi?" "Keyiflensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fukara!"
Roman
Reklam
Reklam