• Sulu kozacılar sırılsıklam üst başlarıyla titreşiyorlardı. Kâtip, "Ne o?" dedi. "Ne oluyorsunuz?"
    Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri, ""Donuyok," diye tekrarladı.
    Katibin yüzü bok koklamışçasına buruştu:
    "Donuyoruz desene lan, hırt!"
    İşçinin çeneleri vuruyordu:
    "Donuyok" diye tekrarladı.
    "Donuyoruz de be!"
    "Donuyok!"
    "Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!"
    "Do-nu-yok."
    "Ayı efendim ayı. Donuyoruz!"
    "Diyemem katip efendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor..."
    Araya ırgatbaşı girdi:
    "Nefesini tüketme. Bunlar nerde insanlık nerde. Bunlara var mı somun! Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam..."
    Katiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderlerken, "Donuyoruz" diyemeyen işçi eliyle arkalarından "Nah!" yaptı. Sonra da iş arkadaşlarına döndü:
    "Donuyoruz" dedi.
    Arkadaşı güldü:
    "Katibe niye demedin?"
    "Keyiflensin diye..."
    "Keyiflensin diye mi?"
    "Keyiflensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fukara!"
  • Memleketimden İnsan Manzaraları II

    Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,

    Atlantiğin dibinde

    dirseğime dayanmış.

    Bakıyorum yukarıya:

    bir denizaltı gemisi görüyorum,

    yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,

    yüzüyor elli metre derinde,

    balık gibi, efendim,

    zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.

    Orası camgöbeği aydınlık.

    Orda, efendim,

    orda yeşil, yeşil,

    orda ışıl ışıl,

    orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.

    Orda, ey demir çarıklı ruhum,

    orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,

    orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,

    orda bir hamam tasının mahrem şehveti,

    mahrem şehveti efendim,

    gümüş kuşlu bir hamam tasının

    ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.

    Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları

    kı􀁙ıl kı􀁙ıl mahlukları deniz dünyasının,

    orda hayat, tuz, iyot,

    orda başlangı􀁆ımız, Hacıbaba,

    orda başlangı􀁆ımız

    ve orda hain, çelik ve sinsi

    bir denizaltı gemisi.

    400 metroya kadar sızıyor ışık.

    Sonra alabildiğine derin

    alabildiğine derin karanlık.

    Yanlız ara sıra

    acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde

    ışık saçarak.

    Sonra onlar da yok.

    Artık dibe kadar inen

    kat kat kalın sular kati ve mutlak

    ve en dipte ben.

    Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,

    upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin

    dirseğime dayanmış,

    bakıyorum yukarlara.

    Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır

    dibinde değil.

    Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.

    Omurgalarının altını görüyorum,

    omurgalarının altını.

    Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.

    Dümenleri ne tuhaf suyun içinde

    İnsanın tutup tutup kı􀁙ırası geliyor.

    Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,

    karınlarını gördüm

    ağızları da orda.

    Gemiler şaşırdılar birdenbire,

    herhalde köpekbalıklarından değil.

    Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim

    bir torpil.

    Gemilerin dümenlerine baktım:

    telaşlı ve korkaktılar.

    Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı__________,

    gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini

    karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

    Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.

    Gazgemileri düşmana ateş açarak

    insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak

    batmaya başladılar.

    Mazot, gaz, benzin,

    tutuştu yüzü denizin.

    Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,

    yağlı ve yapışkan

    bir alev deryası efendim.

    kıpkızıl, gömgök, kapkara,

    arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.

    Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.

    Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.

    Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.

    Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:

    lunatik.

    Geçti kargaşalığı,

    girdi deniz dünyasının cennetine.

    Fakat durmadan iniyor.

    Kayboldu ıslak karanlıkta.

    Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.

    ve direği, efendim, bacası yahut

    nerdeyse yanıma düşer.

    Yukarda insanla dolu denizin içi.

    Bir tortu gibi dibe çöküyorlar

    tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.

    Baş aşağı, baş yukarı,

    uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.

    Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan

    onlarda iniyorlar dibe doğru.

    Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.

    Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası

    ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.

    39 ilkbaharında denizaltı􀁆ı olmadan önce

    Münihli Hans Müller

    Hitler hücum kıtası altıncı tabur

    birinci bölük

    dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.

    Münihli Hans Müller

    üç şey severdi:

    1-Altın köpüklü arpa suyu

    2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.

    3-Kırmızı lahana.

    Münihli Hans Müller için

    vazife üçtü:

    1-Çakan bir şimşek

    gibi mafevke selam vermek.

    2-Yemin etmek tabancanın üzerine.

    3-Günde asgari üç çıFıt çevirip

    sövmek sinsilelerine.

    Münihli Hans Müller'in

    kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:

    1-Der Führer.

    2-Der Führer.

    3.Der Führer.

    Münihli Hans Müller

    sevgisi, vazifesi ve korkusuyla

    39 ilkbaharına kadar

    bahtiyar

    yaşıyordu.

    Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli

    Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli

    Anna'nın

    tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine

    şaşıyordu.

    Diyordu ki ona:

    -Bir düşün Anna,

    yepyeni bir manevra kayışı takacağım,

    pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.

    Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,

    balmumundan çiçekler takacaksın başına.

    Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.

    Ve mutlak

    hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.

    Bir düşün Anna,

    tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye

    top, tüfek yapmazsak eğer

    yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

    Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler

    çünkü doğamadılar,

    çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce

    bizzat harbe girdi Hans Müller.

    Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında

    dibinde Atlantiğin

    benim karşımda durmaktadır.

    Seyrek sarı saçları ıslak,

    kırmızı sivri burnunda esef,

    ve ince dudaklarının kıyılarında keder.

    Yanı başımda durduğu halde

    yüzüme çok uzaklardan bakıyor,

    İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.

    Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,

    ve artık bir daha arpa suyu içip

    yiyemeyecek kırmızı lahanayı.

    Ben bütün bunları biliyorum, efendim,

    ama o bütün bunları bilmiyor.

    Gözü bir parça yaşlı,

    silmiyor.

    Cebinde parası var,

    çoğalıp eksilmiyor.

    Ve işin tuhafı

    artık ne kimseyi öldürebilir

    ne de kendisi ölebilir bir daha.

    Şimdi şişecek birazdan,

    yükselecek yukarıya,

    sular sallayacak onu

    ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

    Ben

    Hans Müller'e bakıp,

    Hacıbaba, bunları düşünürken

    yanımızda peyda oluverdi

    Liverpul Limanından Harri Tomson.

    Gazgemilerinden birinde serdümendi.

    Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.

    Gözleri sımsıkı kapalıydı.

    Şişman ve matruştu.

    Bir karısı vardı Tomson'un:

    tavan süpürgesi gibi bir kadın,

    tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz

    ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.

    Bir oğlu vardı Tomson'un:

    altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,

    tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.

    Tuttum Tomson'un elinden.

    Açmadı gözlerini.

    "-Vefat ettiniz" dedim.

    "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:

    Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti

    ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.

    Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,

    harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.

    Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.

    Adalet: ihtilalsiz.

    Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.

    Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:

    buna Kenterburi başpiskoposu

    bizim tredünyonun reisi

    ve karım razı değil.

    Ay bek yur pardın.

    İşte bu kadar,

    nokta, son."

    Sustu Tomson.

    Ve ağzını açmadı bir daha.

    İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,

    hele hümoru seven ölü İngilizler.

    Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.

    Şiştiler yan yana,

    yan yana yükseldiler yukarı doğru.

    Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,

    fakat dokunmadılar ötekisine,

    Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.

    Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,

    sen de hayvansın ama

    akıllı bir hayvan...
  • Memleketimden İnsan Manzaraları II

    Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,

    Atlantiğin dibinde

    dirseğime dayanmış.

    Bakıyorum yukarıya:

    bir denizaltı gemisi görüyorum,

    yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,

    yüzüyor elli metre derinde,

    balık gibi, efendim,

    zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.

    Orası camgöbeği aydınlık.

    Orda, efendim,

    orda yeşil, yeşil,

    orda ışıl ışıl,

    orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.

    Orda, ey demir çarıklı ruhum,

    orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,

    orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,

    orda bir hamam tasının mahrem şehveti,

    mahrem şehveti efendim,

    gümüş kuşlu bir hamam tasının

    ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.

    Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları

    kı􀁙ıl kı􀁙ıl mahlukları deniz dünyasının,

    orda hayat, tuz, iyot,

    orda başlangı􀁆ımız, Hacıbaba,

    orda başlangı􀁆ımız

    ve orda hain, çelik ve sinsi

    bir denizaltı gemisi.

    400 metroya kadar sızıyor ışık.

    Sonra alabildiğine derin

    alabildiğine derin karanlık.

    Yanlız ara sıra

    acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde

    ışık saçarak.

    Sonra onlar da yok.

    Artık dibe kadar inen

    kat kat kalın sular kati ve mutlak

    ve en dipte ben.

    Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,

    upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin

    dirseğime dayanmış,

    bakıyorum yukarlara.

    Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır

    dibinde değil.

    Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.

    Omurgalarının altını görüyorum,

    omurgalarının altını.

    Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.

    Dümenleri ne tuhaf suyun içinde

    İnsanın tutup tutup kı􀁙ırası geliyor.

    Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,

    karınlarını gördüm

    ağızları da orda.

    Gemiler şaşırdılar birdenbire,

    herhalde köpekbalıklarından değil.

    Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim

    bir torpil.

    Gemilerin dümenlerine baktım:

    telaşlı ve korkaktılar.

    Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı__________,

    gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini

    karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

    Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.

    Gazgemileri düşmana ateş açarak

    insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak

    batmaya başladılar.

    Mazot, gaz, benzin,

    tutuştu yüzü denizin.

    Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,

    yağlı ve yapışkan

    bir alev deryası efendim.

    kıpkızıl, gömgök, kapkara,

    arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.

    Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.

    Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.

    Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.

    Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:

    lunatik.

    Geçti kargaşalığı,

    girdi deniz dünyasının cennetine.

    Fakat durmadan iniyor.

    Kayboldu ıslak karanlıkta.

    Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.

    ve direği, efendim, bacası yahut

    nerdeyse yanıma düşer.

    Yukarda insanla dolu denizin içi.

    Bir tortu gibi dibe çöküyorlar

    tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.

    Baş aşağı, baş yukarı,

    uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.

    Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan

    onlarda iniyorlar dibe doğru.

    Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.

    Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası

    ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.

    39 ilkbaharında denizaltı􀁆ı olmadan önce

    Münihli Hans Müller

    Hitler hücum kıtası altıncı tabur

    birinci bölük

    dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.

    Münihli Hans Müller

    üç şey severdi:

    1-Altın köpüklü arpa suyu

    2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.

    3-Kırmızı lahana.

    Münihli Hans Müller için

    vazife üçtü:

    1-Çakan bir şimşek

    gibi mafevke selam vermek.

    2-Yemin etmek tabancanın üzerine.

    3-Günde asgari üç çıFıt çevirip

    sövmek sinsilelerine.

    Münihli Hans Müller'in

    kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:

    1-Der Führer.

    2-Der Führer.

    3.Der Führer.

    Münihli Hans Müller

    sevgisi, vazifesi ve korkusuyla

    39 ilkbaharına kadar

    bahtiyar

    yaşıyordu.

    Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli

    Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli

    Anna'nın

    tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine

    şaşıyordu.

    Diyordu ki ona:

    -Bir düşün Anna,

    yepyeni bir manevra kayışı takacağım,

    pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.

    Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,

    balmumundan çiçekler takacaksın başına.

    Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.

    Ve mutlak

    hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.

    Bir düşün Anna,

    tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye

    top, tüfek yapmazsak eğer

    yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

    Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler

    çünkü doğamadılar,

    çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce

    bizzat harbe girdi Hans Müller.

    Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında

    dibinde Atlantiğin

    benim karşımda durmaktadır.

    Seyrek sarı saçları􀀃ıslak,

    kırmızı sivri burnunda esef,

    ve ince dudaklarının kıyılarında keder.

    Yanı başımda durduğu halde

    yüzüme çok uzaklardan bakıyor,

    İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.

    Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı,

    ve artık bir daha arpa suyu içip

    yiyemeyecek kırmızı lahanayı.

    Ben bütün bunları biliyorum, efendim,

    ama o bütün bunları bilmiyor.

    Gözü bir parça yaşlı,

    silmiyor.

    Cebinde parası var,

    çoğalıp eksilmiyor.

    Ve işin tuhafı

    artık ne kimseyi öldürebilir

    ne de kendisi ölebilir bir daha.

    Şimdi şişecek birazdan,

    yükselecek yukarıya,

    sular sallayacak onu

    ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

    Ben

    Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken

    yanımızda peyda oluverdi

    Liverpul Limanından Harri Tomson.

    Gazgemilerinden birinde serdümendi.

    Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.

    Gözleri sımsıkı kapalıydı.

    Şişman ve matruştu.

    Bir karısı vardı Tomson'un:

    tavan süpürgesi gibi bir kadın,

    tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz

    ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.

    Bir oğlu vardı Tomson'un:

    altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,

    tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.

    Tuttum Tomson'un elinden.

    Açmadı gözlerini.

    "-Vefat ettiniz" dedim.

    "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:

    Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti

    ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.

    Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,

    harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.

    Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.

    Adalet: ihtilalsiz.

    Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.

    Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:

    buna Kenterburi başpiskoposu

    bizim tredünyonun reisi

    ve karım razı değil.

    Ay bek yur pardın.

    İşte bu kadar,

    nokta, son."

    Sustu Tomson.

    Ve ağzını açmadı bir daha.

    İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,

    hele hümoru seven ölü İngilizler.

    Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.

    Şiştiler yan yana,

    yan yana yükseldiler yukarı doğru.

    Balıklar Tomson'u afiyetle yediler,

    fakat dokunmadılar ötekisine,

    Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.

    Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,

    sen de hayvansın ama

    akı

    akıllı bir hayvan...
  • Wladyslaw Stanisław Reymont

    (doğum. 7 Mayıs 1867 Kobiele Wielkie Radomsko; ölüm. 5 Aralık 1925 Varşova) Polonyalı yazar. "Genç Polonyalılar" (Młoda Polska) isimli edebiyat çevresinde yer aldı. 1924'te edebiyat dalında Nobel Ödülüne layık görüldü.

    Reymont'un vaftiz belgesi doğum ismini Stanisław Władysław Rejment olarak verir. Soyadı "Rejment" den "Reymont" a değiştirmek, yazar tarafından yapıldı. Reymont, bir çiftçi olan Józef Rejment'in dokuz çocuğundan biri olarak Radomsko yakınlarındaki Kobiele Wielkie köyünde doğdu. Annesi Antonina Kupczyńska, hikaye anlatma yeteneğine sahipti. Krakov bölgesinden fakir ama Polonya asaletinden gelmiş biriydi. Reymont çocukluğunu, babasının bir kilise cemaatinde çalıştığı Łódź yakınlarındaki Tuszyn'de geçirdi. Reymont meydan okurcasına inatçıydı; Yerel okulda birkaç yıllık eğitimden sonra, babası tarafından Varşova'ya en büyük kız kardeşi ve kocasının bakımını üstlenmek için gönderildi. 1885'te sınavlarını geçince, kendisine resmi eğitim sertifikası olan “Yol Terzisi” unvanı verildi.

    Ailesinin ekonomik sıkıntılarına çare için öğrendiği meslekte, Reymont terzi olarak tek bir gün bile çalışmadı, mesleğini icra etmedi. Bunun yerine, önce seyahat eden bir il tiyatrosunda çalışmak için kaçtı ve sonra yaz aylarında "bahçe tiyatroları"nda oynamak için Varşova'ya döndü. Cebinde bir kuruş olmadan, bir yıl sonra Tuszyn'e geri döndü ve babasının bağlantıları sayesinde, ayda 16 rubleye Koluszki yakınlarındaki bir demiryolu geçidinde işe başladı. İki kez daha kaçtı: 1888'de, bir Alman ruhbanın aracıyla Paris”e, ardından yine bir tiyatro grubuna katılmak için Londra'ya. Başarı eksikliğinden sonra (yetenekli bir oyuncu değildi) tekrar eve döndü. Bu arada biriktirdiği paralarla bir konak aldığı Kołaczkowo'da yaşadı.

    Rogów, Koluszki ve Skierniewice'den Korespondencje yazıları, 1892'de Varşova'daki Głos (The Voice) tarafından yayınlanmak üzere kabul edildiğinde, cebinde birkaç ruble ile birlikte bir kez daha Varşova'ya döndü. Reymont daha sonra çeşitli gazete ve dergilerin editöryasında çalıştı ve sonunda Sn. Świętochowski de dahil olmak üzere yetenekleriyle ilgilenen diğer yazarlarla bir araya geldi. 1894'te Częstochowa'ya onbir günlük bir hacca gitti ve buradaki deneyimini, 1895'te yayınlanan "Pielgrzymka do Jasnej Góry" (Işık Dağına Hac) adlı bir yazıya dönüştürdü ve onun bu klasik seyahat yazma alanında bu çalışmalarının ik örneği oldu.
    Rejmont, kısa öykülerini farklı dergilere göndermeye devam etti ve roman yazmaya karar verdi: Komediantka (The Deceiver) (1895) ve Fermenty (Ferments) (1896) ilk yazdığı romanlardır. Reymont, artık fakir değildir, yakında Berlin, Londra, Paris ve İtalya'yı ziyaret etme tutkusunu tatmin edecektir. Ardından, Varşova'dan Kurier Codzienny'nin (The Daily Courier) sipariş ettiği yeni bir roman için Łódź'a materyal toplamak için birkaç aylığına gitti. Bu hazırlıklar ve çalışmalar onun en önemli eserini ortaya çıkardı, Ziemia Obiecana (Vaat Edilen Topraklar -1897). *Ek Bilgi*
    Fransa'ya bir sonraki seyahatinde diğer sürgün Polonyalılarla (Jan Lorentowicz, Romeromski, Przybyszewski, Rydel, vb.) sık sık görüştü. Fakat bu dönem ekonomik sıkıntılardan dolayı çok da seyahat edemedi.
    1900 yılında, Reymont'un ağır şekilde yaralandığı bir kazadan sonra Varşova-Viyana Demiryolundan tazminat olarak 40.000 ruble kazandı. Tedavi döneminde, 1902'de evlendiği Aurelia Szacnajder Szabłowska yanındaydı. Yazmaya devam etti. Fransa'da 1901 ile 1908 arasında Chłopi'yi yazdı. Rejmont 1919'da ABD'ye gitti. Bir arazi sahibi olma konusundaki tutkularından dolayı, 1912'de Sieradz yakınlarında bir mülkü satın aldı fakat toprakla uğraşmanın onun için uygun olmadığını anladı. Daha sonra 1920'de Poznań yakınlarındaki Kołaczkowo'da bir konak aldı, fakat buna rağmen kışlarını Varşova ve Fransa'da geçirdi.

    Reymont, 1924 Kasım'ında, İsveç Akademisi üyesi Anders Österling tarafından Nobele aday gösterildikten sonra o dönem rakipleri Thomas Mann, George Bernard Shaw ve Thomas Hardy gibi yazarların arasından Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Polonya'daki kamuoyu, Nobel için Stefan Zeromski”yi destekledi, ancak ödül Chłopi'nin yazarına verildi. Zeromski'nin iddia edilen Alman karşıtı düşünceleri nedeniyle Nobel adaylığından reddedildiği bildirildi. Ancak Reymont, kalp rahatsızlığı nedeniyle İsveç'teki ödül törenine katılamadı. 116.718 İsveç kronu ödülü ve çekleri, tedavi edildiği Fransa'da olan Reymont'a gönderildi.

    Reymont”un tedavisi devam etti. 1925'te biraz iyileşti, Krakov yakınlarındaki Wierzchosławice'deki bir çiftçi toplantısına gitti, Wincenty Witos onu PSL (Polonya Halk Partisi) üyesi olarak karşıladı ve yazma becerilerini övdü. Bu olaydan kısa bir süre sonra Reymont'un sağlığı kötüleşti. 5 Aralık 1925'te Varşova'da öldü ve Powązki Mezarlığı'na gömüldü.

    Reymont'un edebi çalışmaları, yaklaşık 30 geniş hacimli nesirden oluşmaktadır. Röportajlarından bazıları:
    Pielgrzymka do Jasnej Góry (Jasna Góra'ya Hac -1894), Z ziemi chełmskiej (Chełm Topraklarından - 1910), Z konstytucyjnych dni (Anayasa Günlerinden -1905), Za frontem (Cephe Önünde - 1919) koleksiyonundan bazı eskizleri.

    Reymont”un, tiyatro alanında köy yaşamı ya da demiryollarında çalışma hakkında birçok Kısa hikayesi var:
    "Śmierć" ("Ölüm"-1893), "Suka" ("Kaltak"-1894), "Przy robocie" ("At ") Ve" W porębie "(" Açıklıkta "-1895)," Tomek Baran "(1897)," Sprawiedliwie "(Adalet-1899) ve Marzyciel (Dreamer) (1908).

    Romanları: Komediantka, Fermente ve daha sonra Ziemia obiecana, Chłopi, Wampir, 1911–1917 yıllarında yazılmış bir üçlem: Rok 1794 (Ostatni) Sejm Rzeczypospolitej, ve Nil Desperandum ve Insurekcja. (Nil Çaresizliği ve İsyan).


    Eleştirmenler Reymont ve Naturalistler arasında birçok benzerlik olduğunu itiraf ediyor. Bunun “ödünç alınmış” bir Doğalcılık olmadığını, yazarın yaşadığı gibi bir hayat stili olduğunu vurguluyorlar. Dahası, Reymont asla yazısının estetiğini formüle etmedi. Bu, Mikołaj Rej ve Aleksander Fredro gibi diğer Polonya yazarlarınkine benziyordu,Natural. Reymont, bunun edebiyat teorisi değil onun temelli gerçeklik bilgisi olduğunu ve onun güçlü bir tavrı olduğunu fark etti.

    “Komediantka” adlı romanı, seyahat eden bir tiyatro grubuna katılmış olan illerden gelen asi bir kızın dramını çiziyor. Genç kız kendi çevresinin ahlaksızlığından kaçmak yerine, kendini entrika ve utanç yuvası bir ortamda buluyor.
    Fermenty'de, intihar girişiminden sonra kurtarılan Komediantka'nın kahramanı, ailesine geri döner ve hayatın üzerine yüklediği yükü kabul eder. Hayallerin ve fikirlerin gerçekleşmediğinin farkında olan, ona aşık olan biriyle evlenir. Romanın çekilmiş
    https://www.youtube.com/watch?v=PSziVWme7CA” filmi de var.

    Muhtemelen Reymont'un en iyi bilinen romanı olan Ziemia Obiecana (Vaat Edilen Topraklar), sanayi devrimi sırasında Lódź kentinin, dramatik ayrıntılarla dolu, hayatta kalma mücadelesinin arenası olarak sunulan sosyal bir panoramasıdır. Romanda, şehir "fare yarışı"nın kurallarını kabul edenlerin yanı sıra yapmayanları da yok ediyor. Ahlaki kangren aynı şekilde üç ana karakteri, bir Alman'ı, bir Yahudiyi ve bir Polonyalıyı etkiler. Etik, asil fikirlerin ve kutsal duyguların kendilerine inananlara karşı döndüğü, erkeklerin en üstün niteliklerini ve orman kanunlarını gösteren bu karanlık vizyonu, aynı zamanda sanayileşme ve kentleşmenin açık bir göstergesidir.

    Ziemia Obiecana en az 15 dile çevrildi ve iki filme konu oldu. (1927'de biri, 1975'de Andrzej Wajda'nın yönettiği A. Węgierski ve A. Hertz”in oynadığı)

    Chłopi'de Reymont, diğer tüm Polonya meslektaşlarına nazaran daha fazla, ülke hayatı hakkında, insanları hakkında daha ayrıntılı ve net bir fotoğraf çekti. Yerel lehçenin kullanıldığı diyaloglarda ve anlatımda lehçeyi enfes bir şekilde kullanır ve Polonyalı köylülerin evrensel dilini okuyucuya sunar. Bu sayede, halkın "konuşulan" kültürünün renkli mozayiğini diğer yazarlardan daha iyi resmediyor Reymont. eylemi, yakındaki demiryolundaki çalışmaları sırasında tanıdığı gerçek bir köy olan Lipce'de başlattı. Roman, okuyucuyu mükemmel sadeliği ve işlevselliği ile hayrete düşürüyor.


    Reymont’un son kitabı Bunt (İsyan-Revolt), 1922’de seri halinde yayınlandı ve 1924’te kitap şeklinde yayınlandı, “eşitliği” göstermek için çiftliklerini satın alacaklara karşı hayvanların isyanını anlatıyor. İsyan hızlı bir şekilde genişleyip ve kanlı teröre dönüşüyor. Hikaye 1917'deki Bolşevik Devrimi'nin bir metaforuydu ve 1945'ten 1989'a komünist Polonya'da, George Orwell'in benzer romanı Hayvan Çiftliği (1945'te İngiltere'de yayınlandı) ile yasaklandı. Reymont'un romanı Polonya'da 2004'te yeniden basıldı.

    Władysław Stanisław Reymont”un ismi şimdi okullarda, parklarda, sokaklarda, havaalanlarında ve hiçbir zaman sönmeyecek Polonya Halkının direnişçi ruhunda ömür boyu yaşayacak.


    Eserleri
    • Komediantka (1896)
    • Fermenty (1897)
    • Ziemia obiecana (Vaat Edilen Topraklar) (1898)
    • Chłopi (1902–1909)
    • Rok 1794 (1914–1919)
    • Ostatni Sejm Rzeczypospolitej
    • Nil desperandum
    • Insurekcja
    • Wampir (1911)


    ***
  • Sulu kozacılar sırılsıklam üst başlarıyla titreşiyorlardı. Kâtip, "Ne o?" dedi. "Ne oluyorsunuz?"
    Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri, "Donuyok," diye tekrarladı.
    Kâtibin yüzü bok koklamışçasına buruştu:
    "Donuyoz desene lan, hırt!"
    İşçinin çeneleri vuruyordu:
    "Donuyok," diye tekrarladı.
    "Donuyoruz de be!"
    "Donuyok!"
    "Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!"
    "Do-nu-yok."
    "Ayı efendim ayı. Donuyoruz!"
    "Diyemem kâtip evendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor..."
  • - Ne o? dedi.Ne oluyorsunuz?
    Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri:
    - Donuyok, diye tekrarladı.
    Katibin yüzü bok koklamiscasina buruştu:
    - Donuyoruz desene Ian, hırt!
    İşçinin çeneleri vuruyordu:
    - Donuyok, diye tekrarladı.
    - Donuyoruz de be!
    - Donuyok!
    - Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!
    - Do-nu-yok.
    - Ayı efendim ayı.Donuyoruz!
    Diyemem katip evendi, dilim alışmış bir sefer, dönmü yor...
  • Sonra kâtibe:
    “Merhaba bey, nasılsın?”
    Kâtip de ırgatbaşıyı sevmezdi ama, belli etmedi:
    “İyiyim. Sen?”
    “Sağlığına duacıyım...”
    Kâtip, “pamukçu” oğlanlardan sonra “kütlücü”lerin de kartlarını zımbalayıp “sulu kozacı”lara geçti.
    Sulu kozacılar sırılsıklam üst başlarıyla titreşiyorlardı. Kâtip, “Ne o?” dedi. “Ne oluyorsunuz?”
    Kalın kemikli, iriyarı ama kupkuru biri, “Donuyok,” diye tekrarladı.
    Kâtibin yüzü bok koklamışçasına buruştu:
    “Donuyoruz desene lan, hırt!”
    İşçinin çeneleri vuruyordu:
    “Donuyok,” diye tekrarladı.
    “Donuyoruz de be!”
    “Donuyok!”
    “Mahsus mu yapıyorsun? Do-nu-yo-ruz!”
    “Do-nu-yok.”
    “Ayı efendim ayı. Donuyoruz!”
    “Diyemem kâtip evendi, dilim alışmış bir sefer, dönmüyor...”
    Araya ırgatbaşı girdi:
    “Nefesini tüketme. Bunlar nerde insanlık nerde. Bunlara var mı somun! Yerler! Var mı nallı Fatma? Tamam...”
    Kâtiple ırgatbaşı arka mağazalara gülüşerek giderlerken, “Donuyoruz” diyemeyen işçi eliyle arkalarından “Nah!” yaptı. Sonra da iş arkadaşına döndü:
    “Donuyoruz,” dedi.
    Arkadaşı güldü:
    “Kâtibe niye demedin?”
    “Keyiflensin diye...”
    “Keyiflensin diye mi?”
    “Keyfilensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fukara!”
    Orhan Kemal
    Sayfa 62 - Everest Yayınları