Bir Uçurumun Kıyısında Dört Ruh: Nietzsche Ağladığında
Bugün masamda, sadece bir roman değil, insan ruhunun en mahrem laboratuvarı duruyor. Irvin D. Yalom’un Nietzsche Ağladığında eserini incelerken, bu dahi zihinleri kendi kurgusal düzlemimde bir araya getirdim. Onlar tartışırken, ben bu kitabın neden bir "başucu eseri" olduğunu sizin için not ettim.
1. Perde: Düzenin İhaneti ve Özgürlüğün Bedeli
İncelememe başlarken masanın bir ucunda Şükrü Erbaş (Dr. Josef Breuer), diğer ucunda Nilgün Marmara (Lou Salomé) var. Ben kalemimi oynattıkça, aralarındaki gerilim okuru kitabın ilk sayfasına davet ediyor:
Şükrü Erbaş (Breuer) Bak Lou, bu adam (Nietzsche) bir uçurum. Ben saygın bir doktorum, bir düzenim var. Ama Yalom bizi öyle bir karşı karşıya getirmiş ki, onun migrenini dindirmeye çalışırken kendi hayatımın ne kadar sahte olduğunu fark ettim. Bu eseri okuyan kişi, şifanın bazen en büyük yaranın içinde olduğunu öğrenecek
Nilgün Marmara (Lou) Düzen mi? Sizin o düzen dediğiniz şey, yeryüzüne dayanamayanların kurduğu bir hapishane doktor! Ben Nietzsche’yi size iyileşsin diye değil, sizin o steril dünyanızı yıksın diye getirdim. Okuyacak kişi bu kitabı eline aldığında şunu sormalı, bir insanı kurtarmak mı daha zordur, yoksa onun özgürlüğüne tahammül etmek mi?"
2. Perde: Bilinçaltının Karanlığı ve Felsefenin Çığlığı
Masanın diğer tarafında ise Ahmet Hamdi Tanpınar (Genç Freud), elindeki saati kurmuş, Nietzsche’nin her kelimesini bir zaman tüneli gibi inceliyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar (Freud) Efendiler, bu kitap bir 'huzursuzluk' senfonisidir. Ben burada henüz yolun başındaki bir asistanım ama izlediğim şey psikanalizin doğum sancısı. Nietzsche 'Tanrı öldü' derken, aslında insanın kendi içindeki o büyük otorite boşluğunu