Demek çiçek gönderdiler sana? Üzüldüm; üzüntümden ne çiçeği olduğunu sökemedim yazından. Odanda duruyor, öyle mi? Dediğim gibi, odandaki dolap olsaydım, güpegündüz, birdenbire çıkıverirdim odandan... O çiçekler soluncaya değin dışarda dururdum hiç değilse.
Hani şu tavan aralarında bazı bazı ele geçiveren eşyaları, kutuları, araç gereci düşündüm, dolap diplerinde gezen ve “kimsecikler bilmez neyin ne işe yaradığını artık”, işte o türden şeyleri.
Bir de zamanın dokuduğu ne varsa biliriz diye övünür dururuz. Zaman ölülerini gömüyor ve anahtarlarını da saklıyor kendinde. Yalnızca düşler, şiir ve oyun -bir mum yakmak ve koridorda dolaşmak gibi- bizleri bazen, neyiz, ne değiliz, biz miyiz, kendimizi bilmeden önceki bize yaklaştırıyor böylece.”
“(bütün gece uyanık kalıp gözlerinizde yaş kalmayana kadar ağladıysanız) sonunda bir tür sakinliğin üzerinize çöktüğünü bilirsiniz. Sanki yeniden hiçbir şey olmayacakmış gibi hissedersiniz.”
Parklarda, görülen bir başka uygulama ise, parkın her hangi bir noktasında kapalı bir çam ve metal dolap içerisinde beş on adet şemsiye bırakılmasıdır. İhtiyaç halinde şemsiyeleri kullanmaları için parkta hazır bekletilmesi ne kadar incelikli bir kültürel örüntüdür. Bu cam dolap üzerine, "yağmurlu zamanlarda kullanabilirsiniz" diye bir not yazılır. Bu not, insanların bu malzemeyi kullanmaktan çekinip geri duracakları bilindiği için yazılır. Zira Japonlar, kendilerine ait olmayan bir şeyi asla almazlar. Yol kenarında kasa içinde ya da ormanlık bir alanda çuval içinde bulunmuş milyonlarca yen değerinde bir para olmuş olsa bile asla dokunulmaz.