Ona göre din, tıpkı takıntılı nevroz gibi, içgüdülerin bastırılmasına dayanıyordu. Nevrotikte bastırılan içgüdü her zaman cinseldi ve bu din için tamamen doğru olmasa da söz konusu içgüdü “genellikle cinsel bir bileşenden yoksun değildi.” “Belki cinsel bileşenlerin karışımı nedeniyle, belki de içgüdülerin bazı genel karakteristikleri nedeniyle, içgüdülerin bastırılması dini yaşamda da yetersiz ve bitmez tükenmez bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten de günaha tamamen geri dönme dindar insanlar arasında nevrotiklerden daha yaygındır ve ... Takıntılı nevrozda emsalleri olan kefaret eylemleri yeni bir dini faaliyet biçimine yol açar." Böylece Freud şu sonuca varır: "Bu benzerlikler ve analojiler ışığında, takıntılı nevrozu bir din oluşumunun patolojik bir karşılığı olarak görmeye ve nevrozu bireysel bir dindarlık, dini de evrensel bir takıntılı nevroz olarak tanımlamaya cesaret edilebilir."
Acı çekmek bayılana kadar dayak yemek değildi..
Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi..
Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi..
Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir șey..
Eğer filmin -romanda başlangıç noktasına geri dönen- on iki bölümünün, yedi buçuk saat sürdüğü ve bu sürenin, sinemacının özellikle düşkün olduğu ve durmaksızın tekrar eden müzik temalarıyla eşlik ettiği çok yavaş dönme hareketleriyle birleştirildiği gerçeği de buna eklenirse, bir hayal kırıklığı hikâyesi ve dairesel form arasında tam bir uyum olduğu sonucuna varılır rahatlıkla. Ama bu sonuç şunu göz ardı eder: Daire ve daire vardır, tıpkı vaat ve vaat, yalan ve yalan olduğu gibi. Oysa film, dinamiğini görünüşte özdeş olanın ayrışmasında bulur.