15 yaşında evden kaçan Kafka ve toplumdan izole yaşayan,okuma yazması bile olmayan 50’li yaşlarındaki Nakata’nın birbirine paralel ilerleyen büyülü hikayesi. Yine Murakami’ye özgü ilginç,ilmek ilmek işlenmiş iki absürt karakter,bol bol müzik,felsefe,rüyalar,paralel evrenler,kediler…
Merak uyandıran,su gibi akan ve sonu belirsiz bırakılan bir roman. Romanın ortalarında Çehov’dan bir alıntı bırakmış Murakami:”Eğer bir öyküde bir tabanca geçiyorsa sonunda mutlaka patlaması gerekir”diye ama kendi bu tabancayı patlatmıyor. Okurken bir yere varmasını beklemeden, sadece romanın akıp giden yolculuğuna bırakırsanız kendinizi benim gibi büyük keyif alacağınızı düşünüyorum.
Hikaye,Fransız İhtilali’nin olduğu zamanlarda;öncesinde ve sonrasında geçiyor.Suçsuz yere 18 sene meşhur Bastille hapishanesinde yatan Doktor Manette ve yıllar sonra kavuştuğu güzel kızı,bir de karı koca Defargeler ın hayat hikayelerinden anlatmaya başlıyor Dickens ve bizi biraz o günün huzurlu ve mutlu Londra’sına,biraz da karanlık ve vahşet dolu Paris’ine götürüyor.
Küstah ve bencil Aristokratlarla,sefaletten kırılan, çaresiz halkın arasındaki sınıfsal farklılıkları,devrim dalgasıyla el değiştiren gücün yarattığı cinnet ve vahşeti okumuyor, adeta o anları yaşıyorsunuz.
Tarihin neredeyse seyrini değiştiren ve en önemli olaylarından biri olan Fransız İhtilali’nin iç yüzünü,insanların içindeki iyiyi ve kötüyü,hikayelerin çoğunun olmazsa olmazı sevgiyi ve sadakati bünyesinde bulunduran;kurgusu,hikayenin ele alınış biçimi,betimlemeleri ve sürükleyiciliği ile Ölmeden önce muhakkak okunması gereken bir klasik. Bu kadar güzelliği içinde barındırdığı için de Dünya genelinde en çok basılıp okunan roman olmasına şaşırmamak gerek. Meraklılarına 1935 yapımı filmini de izlemelerini tavsiye ederim.
"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı,hem hiçbir şeyimiz yoktu...