• DUYGUSAL ŞİDDET

    Doç. Dr. Şafak Nakajima

    Duygusal şiddete uğrayan insanları, çoğu kez ilk görüşte tanımak mümkündür.

    Dalgın gözleri kolayca ıslanır, hafif bir sesle konuşurlar.

    Konuşmalarını bölen sessiz boşluklar vardır; oturdukları yere yerleşmez, adeta ilişirler.

    Genellikle iyi kalpli, zeki, nazik ve nitelikli insanlar olmalarına karşın özgüvenleri zayıftır.

    Yaşadıklarını tanımlamakta zorlanır, sıklıkla kendilerini suçlarlar.

    Yaşadıkları da zaten, tanımlanması zor bir şeydir.

    Duygusal şiddet; fiziksel şiddetten farklı olarak, yüz yerine kalbin darbe aldığı, kemikler yerine duyguların kırıldığı, beyin yerine benliğin sarsıntı geçirdiği bir şiddet türüdür.

    Kötü olansa, bu şiddet türünün sonuçlarının, fiziksel şiddette olduğu gibi kolayca görülebilir, tanımlanabilir ve suç kabul edilip cezalandırılabilir olmayışıdır.

    Duygusal şiddet; korkutarak, aşağılayarak, tehdit ederek, sürekli eleştirerek, suçlayarak, hakaret ederek, hiç memnun olmayarak, sözel, sosyal, maddi ve bazen de fiziksel baskı yoluyla bir insanı kontrol altında tutmaktır. Şiddeti uygulayan sıklıkla, karşısındakine vicdani sorumluluk yükleyerek kendini aklar.

    Duygusal şiddet; anne-babadan, diğer aile büyüklerinden, kardeşlerden, sevgili, eş ve onların ailelerinden, çocuklardan, yöneticilerden, arkadaşlardan gelebilir.

    Duygusal şiddet; ''anne babanın, evliliğin ve çalışma yaşamının kutsallığı, ayıp, yasak, günah'' gibi toplumdaki yaygın değerlerden beslendiğinden, kolayca göz ardı edilir, hatta onaylanıp kabul görür.

    Duygusal şiddet, insanın kendine güvenini, saygısını, değerini yavaş yavaş kemiren bir beyin yıkama sürecidir.

    Ne kadar zeki, başarılı, çekici, becerikli olursa olsun, şiddetin mağduru kendisini ''yetersiz, aptal, beceriksiz, çirkin, suçlu, günahkâr, kirlenmiş'' gibi hisseder.

    Çoğu saldırgan, toplum içinde duygusal şiddeti açıkça sergilemekten ve karşısındakini küçük düşürmekten çekinmez.

    Bazıları ise korkaktır; mağdurun savunmasız olduğu ortamlarda, çoğu kez yalnızlarken şiddet uygular. Dışarıya ise son derece ilgili, sevgi ve sorumluluk dolu bir insan rolü oynar.

    Pek çok farklı biçimde kendini gösterse de, duygusal şiddet en sık üç şekilde karşımıza çıkar:

    • Saldırganlık

    İsim takma (aptal, geri zekâlı, şişko, sıska, çirkin ördek), bağırma, aşağılama, suçlama, sorumlu tutma, aşırı kıskançlık, emir verme, tehdit etme (terk etmek, parasız bırakmak, ailesiyle görüştürmemek, çocuklarından kopartmak, dayak atmak, eşya parçalamak, öldürmek, vb.) gibi, açıktan yapılan duygusal şiddet türüdür.

    Şiddete başvuran kişi, karşısındakini kendisiyle eşit ve bağımsız bir birey olarak görmez.

    Aralarındaki ilişki, sağlıklı iki yetişkinin değil, baskıcı ve kontrolcü bir ebeveynle, savunmasız çocuğun ilişkisi gibidir.

    Şiddeti uygulayan, kimin ve neyin iyi / kötü, haklı / haksız olduğuna, çözümün ne olması gerektiğine kendi başına karar verir.

    Her şeyin en doğrusunu biliyordur!

    O; akıl verir, karar verir ve ceza verir.

    • Yok saymak

    Şiddet uygulayan, karşısındaki insanı dinlemez, görmezden gelir, cevap vermez, küser, konuşmaz, kendisini ve sevgisini geri çeker.

    Verdiği sözleri tutmayıp, unutmuş gibi yapar.

    Haber vermeden kolayca terk eder, aramaz.

    Davranışları, mimikleri veya ses tonuyla örtülü aşağılama yaptığında, mağdurun itirazı halinde, ''Ben öyle bir şey söylemedim!'', ''Neden bahsettiğini anlamadım! Nereden çıkarıyorsun bunları!'' gibi sorularla yaptıklarını inkar eder.

    Mağdur, olan bitene akıl erdiremez, kendisini suçlayabilir.

    • Küçümseme

    Çok açıktan saldırgan olmayan bu şiddet türünde şiddeti uygulayan, yaşanan olumsuz bir olayı kabul eder ama karşı tarafta yarattığı incitici sonuçları küçümser.

    ''Çok hassassın! Abartıyorsun! Amma da büyütüyorsun!'' der.

    Bazen saldırganlık, ''yardım etme, yol gösterme, çözüm bulma'' kılıfında karşımıza çıkar. O size şiddet uygulamıyor, yalnızca iyiliğinizi düşünüyordur(!)

    Mağdur, iç çatışma yaşar, kendinden ve hissettiklerinden şüphe duyar.

    Gerçeklik algısı bozulur; giderek kötü bir insan olduğuna ve aklını kaçırmaya başladığına inanır.

    Duygusal şiddet, zamanında tanınmaz ve çözümlenmezse, insanın yaşam sevincini öldüren, sağlığı olumsuz etkileyen çok ciddi bir şiddet türüdür!

    Sosyal ilişkiler, aile ilişkileri ve cinsel yaşam zamanla bozulur.

    Sürekli yorgunluk, uykusuzluk, migren, yaygın ağrılar, çeşitli organ hastalıkları, aşırı yeme veya hiç yememe şeklinde beslenme sorunlarına sık rastlanır.

    Uzun veya ağır bir duygusal şiddete maruz kalmak insanı, korku içinde yaşamaya ve delirme endişesine sürükleyebilir.

    Depresyon bulguları, endişe bozuklukları, özgüven kaybı, utanç ve suçluluk duyguları, ölüm isteği ve intihar düşünceleri, madde ve alkol bağımlılığı ortaya çıkabilir.

    Öfke kontrolü zorlaşır.

    Maalesef alıştığı bir davranış olduğu için mağdur, duygusal şiddete eğilimli insanları arkadaş ve eş olarak seçebilir.

    Şiddete eğilimli bireyler ise özgüvensiz mağduru, cazip bir av olarak tercih edebilir.

    İşin acı yanı, mağdur da zamanla duygusal şiddeti öğrenip benimseyebilir ve başkalarına uygulayabilir.

    Peki, duygusal şiddet zincirini kırmak için neler yapılmalıdır?

    • Sorumluluk üstlenin!

    Mağdursanız, duygusal şiddetin sürdürülmesinde sizin izninizin önemli bir rolü olduğunu kabul etmelisiniz!

    Yaşadıklarınıza başkaldırmakla sorumlusunuz!

    Sergilediğiniz boyun eğici davranışları fark etmek, değiştirmek ve bunu net bir biçimde karşı tarafa göstermek zorundasınız!

    Mevcut durumu sürdürmenin bedelinin çok ağır olabileceği gerçeğini unutmamalısınız!

    Kişinin en büyük yardımcısı ve kurtarıcısı, yine kendisidir!

    Kendisine yardım etmeyene, kimse yardım edemez!

    • Gelişin ve özgürleşin!

    Kültürel, duygusal, sosyal açıdan gelişmiş ve ekonomik bağımsızlığa sahip bir bireye duygusal şiddet uygulayabilmek daha zordur.

    Böyle bir durum ortaya çıksa bile, gelişmiş ve ekonomik özgürlüğe sahip bir bireyin, zincirlerini kırıp yaşamını yeniden inşa etme şansı çok daha fazladır.

    Çıkış yolları kapanmış, duygusal/fiziksel şiddete maruz bırakılan bireyler yalnızca kendilerinin değil, diğer aile bireylerinin ve tüm toplumun da sağlığını tehdit eder.

    Unutmayın; gelişmişlik ve özgürlük, hem birey hem de toplum sağlığı için hayati öneme sahiptir!

    Kendinizi geliştirin, her ne pahasına olursa olsun sosyal ve ekonomik bağımsızlığınızı kazanın!

    • İlişkiler ve iletişim konusunda donanımlı bir uzmanla çalışın!

    Bazı durumlarda ağır özgüven kaybı ve kafa karışıklığı, sorunu tek başına çözmenizi zorlaştırır.

    Destek aldığınızda elde edeceğiniz başarı büyük ölçüde sizin, gerçekleri fark etme, değişme ve baskılara direnme kararlılığınıza bağlıdır.

    Çünkü şiddeti uygulayan, geleneksel değerleri arkasına alarak ve söylenenleri çarpıtarak haklılığını kanıtlama çabasına girecektir.

    Çözümün parçası olmayı reddedecek; kendisinin değil sizin tedaviye ihtiyacınız olduğunu söyleyecek ve hatta tedavinin gereksizliğinde ısrar edecektir.

    Sizi desteksiz bırakmak ve kendisine bağımlı kılmak için, ailenizden ve çevrenizden koparabilir.

    Toparlayacak olursak:

    Duygusal şiddet, çoğu kez, en yakınımızdaki, sevdiğimiz ve güvendiğimiz insanlardan, sinsice gelir!

    Dışarıya karşı çok bilgili, eğitimli, duygulu, uygar ve özenli biri izlenimi veren, ilgili ve sevecen görünen bir insan, en ağır duygusal şiddet fırtınalarını yaşatabilir.

    Saldırganın her konuda çifte standardı vardır. Kendisi kızabilir, üzülebilir, yorulabilir; siz bunları yaptığınızdaysa, sorun çıkartmakla, huysuzluk ve kaprisle suçlanırsınız! Sizi tahrik ettikten sonra dönüp bir de tepkinizle alay edebilir!

    Dönem dönem düzgün davranıp sizi, her şeyin düzeldiğine inandırabilir ve sonra tekrar şiddet eğilimine geri döner.

    Aslında böyleleri çoğu kez ne sizi sever, ne de kendisini!

    Sevme bilinci yeterince gelişmemiştir.

    Çözülmemiş iç çatışmaları, bazılarının ağır kişilik bozuklukları vardır.

    İnsanlar arasında anlaşmazlık ve uzlaşmazlıklar kaçınılmazdır ama sağlıklı ilişkilerde sorunlar, duygusal şiddete başvurmadan akıl ve sevgiyle çözümlenir.

    Seven insan, saygılı ve özenlidir. Sevdiği insanın duygularına ve ihtiyaçlarına duyarlı ve saygılıdır!

    O; kim olursa olsun, sizi bir insan olarak gerçekten seviyorsa, dar bir alana hapsedip kontrol altında tutmaz!

    Yolunuzu açar, güçlenmenize ve gelişmenize destek olur!

    Unutmayın!

    Duygularınıza saldırılabilir, şiddet uygulanabilir, ruhunuz incitilebilir ama onurunuz siz teslim etmedikçe, hiç kimse tarafından elinizden alınamaz!

    http://www.safaknakajima.com
    0212 570 80 20
  • https://youtu.be/hwIN1mx-Fq4

    Çekilip nûr-u hidâyet yine zindân olacak;
    Yine firkat, yine hasret, yine hüsrân olacak.
    Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm;
    Çünkü hicrân dolu kalbim yine hicrân olacak.

    "Yine göç var" diye, Mecnûn’a haber verme sakın.
    Yine mâtem, yine zâri, yine efgan olacak.
    Açılan ol gül-ü Tevhid, sararıp solsa gerek;
    Kapanıp Kâbe-i irfan, yine vîrân olacak.

    Haber aldım ki, yarın yâd olacakmış bize yâr;
    Ne büyük yâre ki, kimler buna dermân olacak?
    Bu büyük derd-i elemden kime şekvâ edeyim?
    Işiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.

    O, şifâbahş olan envârını sen çeksen eğer,
    Bana kim nur verecek, kim bana Lokmân olacak?
    Temiz pâk nefsin, âb-ı hayatı bu çölün;
    Onu dûr etme ki, her ferd ona reyyân olacak.

    Hele ol nur-u şerifın kime değmişse eğer,
    Küçücük zerre de olsa, meh-i taban olacak.
    Lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe benim,
    Bu küçük kalb-i hazînim yine handân olacak.

    Bâb-ı feyzinden ırak olmayı aslâ çekemem,
    Dahi nezrim bu ki, canım sana kurbân olacak.
    Nazarın erse garip başıma, ey nûr-u Hudâ!
    Bugün artık bu hakîr bende de ummân olacak.

    Bu anâsır, yüzüne her ne kadar çekse hicab,
    Yine haksın; buna şâhit yine Kur’ân olacak.
    Kab-ı Kavseyn’den alıp dersim bildim ki ayân,
    O güzel nûr-u bedî’, mânevî sultan olacak.

    Sakınıp, Feyzi-i bîçareye bahs açma bugün;
    Yeni baştan yine şeydâ, yine giryân olacak.

    --Hasan Feyzi Yüreğil Rahmetullahi Aleyh--
  • ''Manastır kökenli Clarissa henüz kağıt üzerinde evli olan Fransız öğretmen Leonard'a aşıktır. Bir seminerde karşılaşan aşıklar, birinci dünya savaşında ortaya çıkmış olan ulusalcılık(milliyetçilik) akımı her yeri kasıp kavurduğu gibi Fransız Leonard'ı ve Avusturyalı Clarissa'yı da derinden etkilemiş fakat evlilik dışı bir ilişkiye girmekten, hatta onların çocuk sahibi olmalarına kadar giden süreçten hiçbir şekilde onları etkilememiş, geri adım attırmamıştır. Lakin Clarissa'nın endişeleri vardır. Her ne kadar Leonard'ı kabul etse de babası Yarbay Shuhmeister'a olan saygısı, sevgisi ve çekingen olması onun aklında bir takım soru işaretleri meydana getirmiştir. Leonard birinci dünya savaşı patlak verdiğinde kendini birden Karpatlar'da bir cephede bulmuştur. Fakat Clarissa'yı hamile bir şekilde geride bıraktığını hiçbir zaman bilmeyecektir. Clarissa çaresiz vatanına dönüp orada askeri bir hastahanede hemşire olarak çalışmaya devam edecektir. Yalnız bu arada karnındaki çocuk da günden güne büyümeye devam etmekte... Dr. Silberstein, bir nevi aile doktoru gibidir aynı zamanda Clarissa'nın babası Yarbay Shuhmeister'in de arkadaşıdır. Clarissa bu ayıbı ona açacak, anlatacaktır. Dr. Silberstein ise gayet soğukkanlı bir şekilde Clarissa'yı dinleyip, gerekli olan şeyler için kendisine yardım edecektir. Fakat Clarissa'nın istediği yardım şekli Dr. Silberstein'ın önerdiği türden değildir. Kesin kararlı olan Clarissa çocuğu aldırmaya kararlıdır. Çünkü Leonard'dan bir türlü haber alamamaktadır ki bu çocuk dünyaya gelirse babasına karşı utanç duyacağını net bir biçimde bilmektedir. Askeri hastaneye Brancoric adında pasif bir asker gelir... Brancoric adeta askerliğe elverişli olmamak adına her türlü hileyi yapmaya hazırdır. Neticede birinci dünya savaşında bulunmak istemediği gibi kan dökmeye de pek de hevesli değildir. Hemşiremiz Clarissa onunla ilgilenirken duygusallık açısından Brancoric ona karşı farklı duygular besleyip evlenme teklifi dahi etmiştir. Zamanla bunu, Clarissa'ya ifade eden Brancoric, Clarissa'nın sert tepkileriyle karşılaşmış ve Clarissa tarafından onun askerlikten kaçan pasif bir asker olduğunu iddia etmiştir. Bu arada Clarissa'nın da karnı günden güne büyümekte ve Brancoric'e her ne kadar kızsa da onun teklifini kağıt üzerinde yani formalite olarak düşünmektedir. Sonunda evlenip askeri hastahaneden çıkarlar babası ise gururlanır tabi ve ne enteresandır ki doğan oğlunun adını da ''Leonard Leopold Brancoric'' koyacaktır. Ve savaş da bu arada son bulacaktır. Lakin gün olur Clarissa'nın, o çok beklediği Leonard'dan kendi evlerine yani babasının evine mektupların geldiğini ve babasının da bu mektupları okuyup, kızı Clarissa'yı da casus olarak suçlayacaktır. Çünkü birlikte olduğu Fransız Leonard kendisine göre azılı bir düşmandır. Neye uğradığını şaşıran Clarissa artık Brancoric ile birlikte olduğu için geçmişi silmeye başlamıştır bile... Ölü yıllar olarak adlandırdığı ve tek sahip olduğu yalnızca oğlu ile birlikte geçireceği yıllar içinde, öz babasını hiçbir zaman tanıyamayarak büyüyecektir: Leonard Leopold Brancoric...''
  • > Avrupa tarihinde başka hiçbir ülke, Almanya kadar kitaba ve makaleye konu olmamıştır diye düşünüyorum. Zaman içerisinde Nazizmin ya da Nazi döneminin saklı kalan bazı sırları ve nispeten küçük özelliklerinin yeni keşif haberlerini duymak kesinlikle olası mümkündür.

    > 2014 yılının sonlarına doğru İngiltere’de eğitim gören genç Alman bilim adamı olan Stefan Ihrig, çok ilginç olabilecek bir doktora tezi ile tarihi aydınlatma gayretine girdi. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor.

    > Kitapta, Adolf Hitler'in de dâhil olduğu Nazilerin, Türkiye'yi, Atatürk'ün öncülüğünde bir ilham kaynağı olarak görmekte oldukları vurgusu devamlı ele alınıyor. Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına denk gelen Kurtuluş Savaşı mücadelesinin tarihi zaferi sonrasında, Sevr’i Lozan Antlaşması ile alaşağı eden Türkiye, Nasyonal Sosyalistlerin Almanya'da yaratmak istedikleri yeni Reich için ideal bir model olarak görülmektedir. Türkiye ilk başta İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefikler tarafında, Almanya’ya karşı yer aldığını bildirmiş ve nihayetinde savaşa fiilen katılmamış olmasına rağmen, Nazi liderliği ve Nazi basını, Üçüncü Reich’in tarih sayfalarında yer alacak olan acı sonuna kadar Atatürk’e ve Atatürk Türkiye’sine sempati duymaya devam etmiştirler. Bunu, Haziran 1941 tarihinde imzalanan “Türk-Alman Dostluk Antlaşması” ile Almanya’nın Türkiye saldırmayacağına dair verdiği güvenceden de anlayabiliyoruz.

    > Osmanlı İmparatorluğu, Almanlar için uzun zamandır “oryantalist” bir cazibe nesnesi olmaktaydı ve görünen egzotizmine rağmen, imparatorluk, özellikle II. Kaiser Wilhelm döneminde, Almanya'nın doğal müttefiki olarak görülüyordu. Tabi doğal olarak bu ilişkiler, Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ile ittifakı ile doruk noktasına ulaştı diyebiliriz.

    > Mustafa Kemal'in 1919 yılının Mayıs ayında başlattığı ve 1922'in sonlarına doğru sona eren Türklerin bağımsızlık savaşı Almanlara örnek teşkil eden bir mücadeleydi. Bu savaş, modern Türkiye'nin sınırlarını oluşturdu ve Almanlar için en önemlisi, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalara ayıran 1920 Sevr Antlaşması’nın milliyetçi Türkiye’nin yok saydığı Türk Versay’ının, Lozan Barış Antlaşması sayesinde yeniden gözden geçirilmesiyle sonuçlandı. Cumhuriyetin umutsuz ve ıssız ilk yıllarında Türkiye'nin bu küçük düşürücü ve kendisini ağır yaptırımlar altına sokan bir antlaşmayı yeniden gözden geçirtmesi ve Mustafa Kemal'in önderliğinde Türkiye'deki milliyetçiliğin yeniden canlanması, Almanya’nın ileride Versay Antlaşmasını yeninden ele alabilmesi adına bir umut ışığı olarak görülmeye başlanmıştır.

    > Kitapta yer alan iddiaya göre, yeniden dirilen, şahlanan Türkiye, Almanya için bir “rol modeli” olarak görülmekteydi ve Mustafa Kemal, özellikle Alman politik yelpazenin en sağcı gazetelerinde milliyetçi bir kahraman olarak kutlanmaktaydı. Bu Nazi yanlısı aşırı sağcı basında Türkiye, egzotik veya oryantal olarak görülmekten ziyade, “Almanya'ya ile aynı kaderi taşıyan ve haklı mücadelesinden zaferle çıkan” olarak tasvir edilmiştir. Türkiye böylesi aşağılayıcı bir barış antlaşmasının revizyonunu gerçekleştirebilmiş ve ulusu yeniden diriltmek için ilham verici bir lider çıkarabilmiş ise, o zaman Almanya bunu neden yapa bilemesin?

    > Weimar Cumhuriyeti'nin, Adolf Hitler’inde aralarında bulunduğu, kendilerini potansiyel “Alman Mustafa’sı” olarak gören bir dizi aşırı sağcı düşmanı vardı. Nazi basınının tek taraflı yayınına dayanan Ihrig, 9 Kasım 1923 yılında, Hitler'in Münih'te başarısızlık ile sonuçlanan “Birahane Darbesi” esnasında “Mustafa Kemal ve Anadolu'daki olaylara Mussolini'nin örneğinden çok daha fazla ilham verdiğini” iddiasını öne sürüyor. Ihrig'in mesnetsiz çarpıtmalarına göre, tarihsel literatürde Atatürk'ün Hitler'in düşünce ve eylemi üzerindeki kritik etkisi, Mussolini lehine olarak gözden kaçmıştır.

    > Birçok tarihi detayı bilinçli bir şekilde çarpıtan Ihrig, “Mustafa Kemal Paşa'nın 1920'lerin başında Hitler'in modern Führer hakkındaki düşüncelerinin ve siyasi lider olarak kendisinin de gelişmesinde kilit bir etken olması gerektiğini” iddia ediyor. Nazi basını ve Hitler'in Atatürk ve Genç Türk devrimi hakkında olumlu konuştuğu gerçeği, Nazilerin ve geleceğin Führer'in eylemlerinin kendilerinden ilham aldıkları anlamına gelmez, hatta Atatürk'ün Nazi hayalindeki Mussolini'den daha önemli olduğu anlamına gelmez… Ihrig gene, Atatürk'ün “Türk örneğinin”, Nazilerin ve Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Hitler için önemli olduğuna dair ikna edici kanıtlar sunsa da, kayıtlara geçen birçok konuşma ve yazışmaları kendi tezini çürüteceği için bilinçli olarak göz ardı ediyor ve etik olmayan bir yol tercih etmeyi kendince daha doğru görüyor. Tarihi dezenformasyonu ile kendince Hitler'in 1923 Birahane Darbesi girişiminde bir “Türk, Kemalist bir boyut” vardı havası vermeye çalışıyor.

    > Ihrig, o zaman döneminde Almanya’da bulunan diğer yayınevlerinin ve gazetelerin Türkiye hakkında yapmış oldukları yayınları ve köşe yazılarını baz almak yerine, sadece iki aşırı sağcı yayını tezinde kaynak göstermeyi daha çok yeğlemiştir. Çünkü diğer sol kanattan, hatta komünist kanattan olan gazetelerde de Türkiye’ye ve zaferine övgüler dizilmekte, haklı zaferini Lozan ile taçlandırılması dillendirilmekteydi. Size bununla ilgili en iyi bilgi ve belgeleri Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabı verebilir. Yine Ihrig’in iddialarına göre, Naziler ve Hitler, iktidarı ele geçirene kadar geçen sürede, Türkiye'ye ya da liderine olan hayranlıklarını asla kaybetmediler ve 1933'ün başından sonra Nazi basınında Atatürk ve Türkiye'yi takdir eden kamuoyunun ifadeleri yer almaktaydı…

    > Nitekim Hitler, o yıl yapılan bir röportajında Mustafa Kemal'i “yüzyılın en büyük adamı” ve yeni Türkiye'yi ise “parlayan bir yıldız” olarak tanımlamaktaydı. Üçüncü Reich sırasında Nazi propagandacıları Türkleri Aryan ırk olarak ilişkilendirdiler ve 1938'de ölümüyle bir doruk noktasına ulaşan bir “Atatürk kültünü” yaydılar. Hitler, büyük adamların eylemlerine işaret etti ve Atatürk'ün Türk devleti tarafından sağlanmış olan örnek tek parti yönetiminin –özellikle de etnik ve ırksal olarak homojen bir völkisch (halkçı) milletindeki tek parti yönetiminin üstünlüğünü gösterdi.

    > Osmanlı’dan geriye kalan Türkiye çok ırklı olmasına rağmen, Atatürk'ün kurmuş olduğu modern Türkiye için etnik ve ırkçı bir şekilde homojen olduğu iddia edildi. Sözde Ermenilerin katliamı o dönemin basınında, “bu yeni völkisch (halkçı) devletin ana temellerinden biri” olarak sunuldu. Fakat Türkiye Lozan Antlaşması'nı müteakip, Yunanlıların isteği üzerine yaptığı mübadele ile Türkiye’de “azınlık sorununu” çözdü. Bunun için bkz. #35369071 ve #35369193

    > Mesnetsiz iddialardan bir diğeri de: Nazi basınının Türkiye'yi bir völkisch (halkçı) devleti olarak kutlamasında, Türkiye'de ikamet etmeye devam eden Türk olmayanları (Yunanlılar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler ve diğerleri) göz ardı ettiğidir. Bu külliyen yalandır ve bunu yine yabancı bir yazar olan Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins’e kulak veriyoruz. (bkz: #36005113) Kitabında, Atatürk’ün getirmiş olduğu laikliği ve doğal olarak Türklerin kalkınmasını uzun süre geciktiren İslam'i yönetimin etkisini kısıtlama çabalarından ötürü övgüyle bahsediliyor. Ihrig, Atatürk'ün Türkiye’sini, büyük ölçüde tarımsal kalmasına ve endüstriyel gelişme yolunda Batı Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmasına rağmen, modern bir ulus-devlet modeli olma yolunda ilerleyen bir ülke olarak kutluyor.

    > Şunu kesin bir dille ifade edebilirim ki: Ihrig, dönemin Nazi medyasında geçen haberleri ve Nazi önde gelenlerinin sözlerini fazlasıyla çarpıtmış, Mustafa Kemal ve milletinin tarihi haklılık ve gerçeklerini sıklıkla göz ardı etmiş ya da büyük ölçüde es geçmeyi tercih etmiştir. Bu sebeptendir ki, Ihrig, Mussolini’yi ikinci plana atarak, Atatürk'ü ve Türkiye'yi Naziler ve Hitler'e ilham kaynağı olarak göstermeyi tercih etti ve Cambridge Üniversitesi aracılığı ile tarihe yanlış bir tez (kitap) sundu.

    > Ihrig, Atatürk'ün ülkesi adına olan haklı ve mücadelesi ile pek ilgilenmez. Yine de, bu gerçek, bazı yüzeysel benzerlikler içermesine rağmen, Nazi’lerin hayal gücünde bulunan vahşetten önemli ölçüde ayrışmış bir Kurtuluş Savaşı’dır. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır derim. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir propaganda olarak görüyorum. Eğer bu kitabı okumaya niyetiniz varsa, bu kitabı okumadan önce ya da okuduktan sonra muhakkak Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumasını da tavsiye edeceğim.

    > Okumakta olduğunuz bu incelemeye ait kitabın sadece ülkemizin haklı zaferini ve Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü uluslararası arenada kötülemek amacıyla kaleme alınmış olduğunu bilmenizi isterim. Bu tez Cambridge Üniversitesi tarafından gerçekler göz ardı edilerek onaylanmış ve Harvard Üniversitesi tarafından yayın hakları alınarak, eğitim kurumlarında bir ders niteliğinde okutmak, Türkiye ve kurucu önderi hakkında soru işaretleri oluşturmak adına yayımlanmıştır. Yine aynı Cambridge Üniversitesi, kendi arşivlerinde bulunan ve dönemin İngiltere Büyükelçisi, Sir Percy Loriane tarafından kaleme alınmış olan: “Atatürk Olağanüstü Bir İnsan” adlı raporunu/metnini yok sayarak bu propaganda içerikli tezin onaylanması ile tarihi bir hata yapmıştır. İlk Yayınlanma Tarihi: 20 Kasım 2014 olan ve ağır akademik İngilizce ile basılmış olan bu kitap, daha Türkiye’de Türkçe yayımlanmadan yaklaşık on gün sonra 01.12.2014 tarihinde gazeteci Hilal Kaplan tarafında hatmedilmiş ve kitaba hemen methiyeler düzülmüş, resmen ayakta alkışlanmıştır. Kendi çalışmış olduğu gazetede bu yazı görünmüyor olsa da, aşağıda siz gene diğer medya kanallarının linklerini vereceğim. Yazıların, köşe yazısının nerelerde ve ne zaman yayınlandıklarını görürseniz, o zaman bu makalenin de kendisine okyanus ötesi ellerden hazır gönderildiği ihtimalini düşüneceğinize de eminim. Unutmayınız ki, bir kitabın özel istek dışında normal bir gönderi ile bile ABD’den buraya üç haftadan erken gelmeyeceği aşikâr. Hadi özel geldi, bunu hangi ara, kaç günde okudunuz, anladınız (Anlamanız için derin tarih bilgisine ve sahip olmanız, burada bahse konuların doğru olup olmadığını araştırmanız gerek. Aksi taktirde meslek ahlakına uygun düşmez.) ve hemen ateşli bir şekilde köşenize taşıdınız??? Diyorum ve burada incelememi sonlandırıyorum.

    Linkler: Yayın tarihleri ve saatlerine dikkat lütfen!
    Agos - 19.12.2014
    http://www.agos.com.tr/...erin-yok-edilmesiydi

    Ermenihaber - 01 Aralık 2014 - 18:18
    https://www.ermenihaber.am/...i-Atat%C3%BCrk/25291

    Medya Tava - 01.12.2014 - 15:01
    https://www.medyatava.com/...-ogrencisiydi_116300

    Sanal Basın - 01.12.2014
    http://www.sanalbasin.com/...cisi-hitler-7399614/

    Bu sefer keyifli okumalar dileyemeyeceğim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • (Haşa) Sultan Vahdettin'i (radıyallahu anh) "hain" ilan edenlere cevap...

    Birinci ve ikinci bölümde yaptığımız açıklamalardan başka şu üç delil de İngiliz baskısını doğrular mahiyettedir:

    1 - Damat Ferit Paşa Hükümeti'ne İngiliz baskısıyla yazdırılan bu fetva, yine İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu'ya dağıtılmıştır.

    2 - Bu konuda önemli bir delil de M. Kemal Paşa'nın kurdurttuğu Anadolu Ajansı'nın yayınladığı haberdir.

    Kazım Karabekir Paşa'nın belgelediği bu haber şöyledir:
    "İngilizlerin İstanbul'da ve emirleri altında bulunan hükümet ('hükümet' diyor, Sultan Vahdettin değil) marifetiyle teşkilatı milliye aleyhine bazı fetvalar çıkartmak üzere istimal-i cebir ettikleri (zor kullandıkları) istihbar olunuyor (haber alınıyor). İşgali vuku bulan Millet Meclisi bir takım tevkifat ile mefluç bir hale getirilmeden Zat-ı Şahane'nin (Padişah'ın) ve Millet Meclisi'nin müzahiri itimad olan bir heyet-i vukela iş başında iken böyle fetvalar elde etmeye muvaffak olamayan Ingilizlerin işgal ile Zât-ı Şahane'yi (Padişah'ı) esir ve Salih Paşa kabinesinin cebren iskat ettikleri (zorla susmaya mecbur bırakma) ve Millet Meclisi'ni keenlemyeküm (yok) hükmüne koyup ve Ferit Paşa gibi sırf kendilerinin emrine tabi bir adamı sedarete çıkardıktan sonra efkar-ı umumiye'yi (kamuoyunu) iğfal maksadıyla bu gibi teşebbüslerde bulunmaları ve sırasıyla bir takım fetva ısdar etmeleri (yayınlatmaları) ihtimalden baidi (uzak) görülmez". [1]

    3 - Amerikan gizli belgeleri, yayınlanan fetvanın İtilaf devletlerince dikte ettirildiği ve akıllıca olmadığını belirtiyor. [2]

    Görüldüğü üzere, fetvanın İngiliz baskısıyla Şeyhülislâm'dan alındığı aşikardır. Başka aşikar olan bir husus da, İngilizlerin destek ve baskısıyla dördüncü defa Sadrazamlık koltuğuna oturan Damat Ferit Paşa'nın [3] birinci derecede rol oynadığıdır.

    Ayrıca son zamanlarda akademisyenlerce yazılan kitaplarda da fetva konusunda Damat Ferit Paşa suçlanırken, **Sultan Vahdeddin'in (radıyallahu anh) bu fetva ile ilişkisi bulunduğuna dair ifadelere yer verilmemektedir.**

    Mesela Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Açık Öğretim Fakültesi için hazırlanan, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I, adlı eserinde (sayfa 87), **sadece** Damat Ferit Paşa'yı suçlamaktadır.

    Aynı şekilde Prof. Dr. Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, (C.I, İzmir, 1987) adlı kitabında (sayfa 195- 196) **sadece** Damat Ferit Paşa'yı suçlamaktadır.

    KAYNAKLAR:
    [1] Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul, 1988, sayfa 595.

    [2] Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye'nin Kurtuluş Yılları, İstanbul, 1978, sayfa 88.

    İkinci dipnota kadar olan kısmı (biz kısalttık) aktaran: Mehmet Kafkas, Milli Mücadele'de Öncüler I, Nil Yayınları, İzmir, 1991, sayfa 163-164.

    [3] Mehmet Kafkas, Milli Mücadele'de Öncüler I, Nil Yayınları, İzmir, 1991, sayfa 157-159.
  • Efendim, geçenlerde bir dostum. “Cağfer hoca sen kerameti mi inkar ediyorsun?” diye sordu. Dedim, düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü. “Hayırdır, nereden çıktı bu, benim sana geçen gönderdiğim yazıyı okumamışın anlaşılan”, dedim. Çünkü o dosta gönderdiğim yazıda keramet meselesinden bahsediyordum.

    Dostum, bana birisi seninAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet Akaidi kitabınla ilgili fotoğraflar gönderdi, dedi. (O birisinin ismini de verdi ama şimdi söylemeyim, fitne fücuru dökülmesin ortaya) Bu kitapta tehlikeli fikirler varmış, kerameti inkar ediyormuşsun, okunması sakıncalı kitapmış.

    Dedim ona, gönder o fotoğrafları bana. Gönderdi. Anaaa… bu da ne? Allah’ım dünyada böyle tipler de varmış. Adam, idam fermanımı yazmış, sonra gerekçe aramaya koyulmuş. Aman ne gerekçeler!?


    Acele etmeyin efendim hepsini yazacağım. Ta ki bu madrabazı siz dahi tanıyın. Size de bulaşabilir bir şerri. Allah korusun! Allah beni, sizi, bütün Müslümanları, hatta dinimizi ve şerefimizi bunlardan korusun! Bunlarda şeref kıtlığı çeken varlıklardır, efendim.

    Evet efendim! Neymiş bu beni darağacına gönderecek 10 (on) madde? Madrabaz herifin yazdığı gibi yazıyorum, berbat yazısını okuyabildiğim kadarıyla. Sonuna fotoğrafları da koyacağım imkan olursa inşaallah.

    Kitaptaki sakıncalı yerler:

    1.                      S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.

    2.                      S. 30. Küfür tanımı?

    3.                      S. 30-32. Kafir, mümin, münafık dememişken hal anlatmış. Küfür…

    4.                      S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.

    5.                      S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.

    6.                      S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak (nasıl bir anlatmadır?)

    7.                      S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.

    8.                      S. 68. Kaç peygamber belli değil

    9.                      S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar

    10.                  S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil


    Buyurun efendim. Siz söyleyin ne anladınız bunlardan?

    Ama bitmedi. Kitabın kapağına hem dikkat işareti yapıp hem de yazıyla dikkat yazdıktan sonra şu veciz (!) ifadeyi yazmış: “Çok sakıncalı yer var.” Herhalde yukarıdaki on (10) maddeyi kast ediyor. Daha da var efendim. İlave etmiş: “Ayet hadis dışında çoğu yerde (çoğunlukla) kaynaksız”

    Demek istiyor ki, on (10) maddede hatan var, ayet ve hadis dışında bir de kaynak vermemişsin. Senin yatacak yerin yok.

    Siz karar verin efendim ben bu densize ne deyim. Her neyse, ben gene de cevabımı vereyim.

    Yalnız, lütfedip izin verirseniz kitabımın kısaca hikayesini anlatayım önce:

    Sen 1990. Henüz Yüksek Lisans derslerine başlamışken arkadaşlarım benden Akaidle ilgili bir seminer istediler. Bendeniz de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber; Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid; Ömer Nasuhi Bilmen’in,Muvazzah İlm-i Kelam ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu; Ahmet Saim Kılavuz’un Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş kitaplarını esas alarak bir seminer hazırladım. Seminer çok beğenildi ve bunu bastıralım dendi. O zaman Seha Neşriyat’a teklif ettik onlar da kabul ettiler ve kitap 1991 yılındaAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet  Akaidiadıyla Seha Neşriyat yayınları arasında basıldı. Yıl 2017, Otto yayınları sahibi Veli Aknar beyle bir karşılaşmamızda. Hocam sizin Akaid kitabınızı ben lisede öğrenci iken okudum çok beğenmiştim. Eğer izin verirseniz basmak isterim dedi. Ben de kitabın bir iki nüshası kaldı. Bilgisayar ortamında yazılı bir metni de yok, oturup onu tekrar yazmam çok zor, dediğimde. Hocam bir nüsha ver, ben yazdırırım dedi ve hakikaten yazdırdı. Bana gönderdi. Ben de yaklaşık üzerinde bir ay çalıştım ve eskiyi bozmadan yeni bir takım ilavelerle kitabı tamamladım ve teslim ettim. O da yayınladı. Kitap bir çok şehirde binlerce dağıtıldı. Benzer şikayete hiç rastlamadım. Rastlanmaz da, akıl var izan var, böyle itiraz mı olur? Halbuki kul yazısı hata olabilir. Var da, ama öyle bir kin ve garezle kitabı okumuş ki, hataları değil de, hata olmayanları görmüş zavallı. Zaten var olan bir iki yazım hatasını düzeltilmek üzere yayıncıya da gönderdim.

    Efendim, kitap cep boy, 107 sayfa halka yönelik sade ve anlaşılır bir dille anlatma çabasının ürünü. Bu bir akademik / bilimsel çalışma olmaktan öte, adından da anlaşılacağı gibi kısa ve öz olarak Akaid konularını anlatma derdinde…

    İlk defa böylesine rastlıyorum dostlar… Yaşadıkça neler göreceğiz. Ne deyim? Aklıma mukayyet ol Ya Rabbi! Eee… bunlara cevap vereceğiz elbet. Takdir edersiniz ki meydanı bu madrabazlara bırakmak olmaz.


    CEVAPLARIM

    Cevapların madrabazın diline doladığı kitabın kendinden efendim…


    1.      Cevap (S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.)

    Kitapta zarurat-ı diniyye kavramının geçtiği kısım şöyledir:

    “Mümin, zarûrât-ı diniye denilen dinin kesin hükümlerinden hiç birini de inkâr etmemelidir. Öte yandan dinî hükümlerin yerine getirilmesi hususunda inatçılık, büyüklenme ve kendini beğenmişlik tavrı göstermemelidir.” (S. 29)

    Hacmi böylesi küçük kitapta daha ne yazabilirim ki?!


    2.      Cevap (S. 30. Küfür tanımı?)

    Kitapta küfürle ilgili kısım da şöyle:“1. Küfür

    Sözlük anlamı örtmek ve kapatmak olan küfrün dinî anlamı, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ buyurduğu kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlamak veya tevatüren bize ulaşan esaslardan birini veya bir kaçını inkâr etmektir.”

    Daha ne dememi istiyorsa?!


    3.      Cevap (S. 30-32. Kafir, müşrik, münafık dememek için hal anlatmış. Küfür…)


    Konunun başlığı “İmana Aykırı Haller” alt başlıkları da “küfür, şirk ve nifak” şeklinde. Allah aşkına bir insan bu kadar mı,  tosun altında buzağı arar? Allah’ım aklıma mukayyet ol. Küfrü taşıyan kafir değil midir? Be adam!


    4.      Cevap  (S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.)

    Buyurun muhtasar bir kitabın kıyamet alametleri kısmını bizzat siz okuyun.

     “B. KIYAMET ALAMETLERİ

     Küçük alâmetler: Hz. Peygamber’in (sav) son peygamber olarak gönderilişi, İslâmî ilimlerin yok olmaya yüz tutması ve âlimlerin bulunmaması, cehaletin yayılması, fuhşun artması, içki kullanımının açıktan yapılması, fitnenin kol gezmesi...

    Büyük alâmetler: Hz.Peygamber (sav) kıyametin büyük alâmetleri olarak, şu on hususu zikretmiştir: Duman, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğuşu, Hz.Îsâ’nın (a.s.) inişi, Ye’cüc, Mecüc’ün çıkışı, doğuda yer batması, batıda yer batması, Arab yarımadasında yer batması, Yemen’de ateş çıkması.(Müslim, “Fiten ve Eşrâti’s-sâa” 13) (S. 94)

    Allah’tan bu zat, Müslim ve Tirmizi’de geçen Cibril hadisinin sonunda Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredilen kıyamet alametlerini okumamış!? Çünkü orada birkaç tane alamet geçmekte. Oraya bile itiraz edip sakıncalı damgası vurabilirdi.


    5.      Cevap  (S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.)

    Şefaatle ilgili yazdıklarım şöyledir:

     “Şefaat: Müminlerin günahkârları için, Hz.Peygamber’in ve ümmetin büyüklerinin, Allah’dan istekte bulunmalarıdır.Hz.Peygamber’in (sav) bütün insanlara, bir an evvel mahkemelerinin kurulması için, yapacağı şefaata “şefaat-ı uzma”, bundan dolayı Hz. Peygamber’in nail olduğu makama da “makam-ı Mahmud” denilir. Kur’an’da, “Bunlar, O’nun (Allah’ın) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler” buyrulmuştur. Hz. Peygamber (sav) de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 12) buyurmuştur. Çünkü o günde şefaate en çok ihtiyaç duyanlar büyük günah işlemiş olan müminlerdir. Ancak Hz. Peygamber’i şefaatçi kılan da kime şefaat edileceğine karar veren de Yüce Allah’tır. Dolayısıyla orada her şey Allah’ın takdirine bağlıdır.” (S. 96)

    Metni okuyun lütfen! Bu zatın dediği gibi anlayan varsa beri gelsin…


    6.      Cevap  (S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak)

    Ne demek istediği çok net anlaşılmıyor. Anlaşılan tekfir konusunda yazdıklarımı beğenmemiş, buyurun bir de sizler okuyunuz:

     “TEKFİR MESELESİ

    Küfr, lügat itibariyle bir şeyi örtmek, ıstılahî bakımdan ise, Allah’ın birliğini, dinin temel esaslarını ve peygamberliği inkâr manasına gelir. Mutlak olarak kâfir kelimesi, yukardaki üç şeyden birini inkâr eden kişi için kullanılır. (kaynak: İsbahânî, Müfredat, İstanbul 1986, s.653).

    Tekfir ise, bir kimseyi kâfir ilân etmek, kâfir olduğunu söylemektir. Müslüman iken kâfir olana “mürted” yani dinden dönen, yaptığı işe ise “irtidat” denilir.

    Küfrünü söz ve fiil ile açıklamayan bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Çünkü hiç kimsenin kalbi bilinmez. Herhangi bir müslümanın sözü, güzel bir şekilde tefsir ve yoruma tabi tutulabiliyorsa, fena ve kötü yöne göndermek câiz değildir. Yine, küfrü gerektiren birçok yönler bulunduğu halde, küfrü ortadan kaldıran bir yön varsa, o bir yöne göre fetva verilmesi uygun düşer. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için, küfrünü ya sözle ya da fiille bizzat kendisinin açıklaması gerekir. (kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, 4/7-8)


    7.                      Cevap  (S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.)

    İtiraz ettiği husus şu aşağıdaki kısım. Buyurun okuyun efendim:

    “İnsanların söz, fiil ve yazıp çizdiklerinden yola çıkarak onları tekfir etmek yani kafir saymak, dün olduğu gibi bugün de Müslüman toplumlar için ciddi bir tehlike ve tehdittir. Nitekim zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bu günde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler adeta “Kim kafir?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kafir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı Ehl-i Sünnet ve Cemaat idi. Onların amacı “kim kafir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören Ehl-i Sünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde Ehl-i Sünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kafir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, kabeyi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kafir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçeveye oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Ehl-i Sünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkanını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkanı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.”

    Bu yazdıklarımın sonuna kadar arkasındayım. Bu madrabazların kin, haset ve nefretlerine rağmen. Akl-ı selim Müslüman büyük kitlenin, böylesi birkaç okuduğunu anlamaz, kendini bilmez, geçmişinden bi haber madrabazlara teslim olmayacağı hususunda Rabbimin inayetine güveniyorum.


    8.                      Cevap (S. 68. Kaç peygamber belli değil)

    Peygamberlerin sayısı konusundaki yazdıklarım kaynakları ile birlikte şöyledir:

    “E. PEYGAMBERLERİN SAYISI

    Yüce Allah rahmeti gereği kullarını sürekli hidayet yolunda tutmak veya doğruya sevk etmek için tarihin başlangıcından itibaren her dönemde her mekana peygamber göndermiştir. Bu ilahî işlem son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesine kadar sürmüştür. O’nun gönderilmesiyle birlikte peygamberlik zinciri tamamlanmıştır. Çünkü o son halka ve peygamberliğin bitişinin mührüdür. Bundan dolayı O’na Kur’an’da hâtemü’l-enbiyâ yani nebilerin sonuncusu veya peygamberlerin son mührü sıfatı verilmiştir.

    Her dönemde her mekana peygamber gönderildiği bilinmekle birlikte Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar kaç peygamber gönderdiğine dair elimizde açık ve somut bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu yüzden de alimlerimiz, peygamberlerin sayılarını zikretme hususunda ihtiyatlı davranılması gerektiğini salık vermişlerdir. Çünkü verilecek rakamların fazla olması durumunda peygamber olmayanın peygamber sayılması sakıncasının yanında, rakamın az olması durumunda da peygamber olan bir şahsın dışarıda tutulması sakıncası bulunmaktadır. En doğrusu, peygamberlerin sayılarını Allah’a havale edip kesin bir rakam söylememektir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da “Peygamberlerin hikâyelerinden sana anlattıklarımızın yanında, anlatmadıklarımız da vardır.”buyurmakta ve gönderdiği ve görevlendirdiği bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan etmektedir. Her ne kadar bazı haberlerde 124 bin veya 224 bin şeklinde rakamlar geçiyorsa da bunlar, haber değeri bakımından kesinlik düzeyine çıkmadığı için bu rakamları kesin kabul edip inanç haline getirmek uygun değildir. (Kaynak: bk. Teftazânî, Şerhu’l-Akâid, Kestelî Haşiyesi, İstanbul 1316, s. 214-215.)

    Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberlerdir. Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar peygamberlerin toplam sayısı 25 ile sınırlıdır. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn gibi isimler dahil değildir. Bu isimler konusunda çoğunluğun görüşü onların peygamber değil, veli oldukları şeklindedir.

    Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri için şu âyetlere bakınız: En’âm 6/83-86, Âl-i İmrân 3/33, A’raf 7/65, Hûd 11/61, 84, Enbiyâ 21/85, Ahzâb 33/40.” (s. 68-69).


    9.                      Cevap (S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar)


    “Zaman ve mekan öncelikle insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde kavrayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara bulunduğu yerden müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman diliminde, birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, Yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir. Yani insan bu sınırlı varlığını bilirse, Allah’ın sınırsız varlığını daha iyi kavrar.”

    Burada nasıl çaktırmadan kerameti inkar ediyor muşum? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin. Kitapta keramet hakkında şunları yazdım. Buyurunuz okuyunuz:

    “Kerâmet: Şeriatın tamamına uyma hususunda gayretli olan ümmetin büyüklerinden zuhur eden hârika olaylardır. Kerâmet ile mûcize arasında bir takım farklar vardır. Mûcize, bir istek üzerine peygamberin gönderildiği kavme karşı meydan okumasıdır. Keramette ise ne istek olur, ne de meydan okuma. Kerâmet bir peygamberin ümmetinden olan bir kimsede zuhur eder. Dolayısıyla, velîlerde olagelen kerâmetler tâbi oldukları peygamberin birer mûcizesidir.”

    Bunları yazan bendeniz, nasıl oluyor da, kerameti inkar etmiş oluyorum.

    Bir de bu “çaktırmadan inkar” nasıl bir şey oluyor. Bu zat, yeni bir inkar çeşidi buldu anlaşılan…


    10.                  Cevap  (S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil)

    Bu adam ne demek istiyor anlayamadım. Benim kitabımda yazdığım aşağıdaki gibidir:

    “Bu durumda kader, Allah’ın olacak şeylerin zaman ve mekânım, niteliklerini ve özelliklerini bilip ezelde takdir etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, bu konuda şöyle der: Dünyada olacak şeylerin tamamı Allah’ın dilemesiyledir ve bilgisi dahilindedir. Allah onları Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Ancak bu yazması niteleme şeklindedir, yoksa hüküm koyma şeklinde değildir. (kaynak: Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s.2) Yani, Allah, “şu şöyle şöyle olacak” diye yazmıştır. Değilse, “Şu şöyle şöyle olsun” diye hüküm vermemiştir. Eğer hüküm vermiş olsaydı, kul fiilinde zorlama altında olurdu.( Kaynak: Ali el-Kârî, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.41; Ebu’l-Muntehâ, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.11) Nitekim şu ayetler kader inancına işaret etmektedir: “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.” Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” “Şüphesiz ki, Biz, her şeyi bir takdir ile yarattık.” ” (s. 53-54)

    Bu zat itirazını, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye yapmalı. İmamın söylediğini bile beğenmeyen bu zata ben diyebilirim ki. İmamın beğenmediği metnini gözlerinize ve görüşlerinize arz ediyorum:

    خلقَ اللهُ تعالى الأشياءَ لا منْ شىءٍ. وكانَ اللهُ تعالى عالماً في الأزَلِ بالأشياءِ قبلَ كونِـها، وهوَ الذي قدّرَ الأشياءَ وقضاها، ولا يكونُ في الدنيا ولا في الآخرةِ شىءٌ إلا بمشيئتِهِ وعلمِهِ وقضائِهِ وقَدرِهِ وكَتْبِهِ في اللَّوحِ المحفوظِ ولكنْ كتبُهُ بالوصفِ لا بالحكمِ والقضاءُ والقدرُ والمشيئةُ صفاتُهُ في الأزلِ بلا كيفٍ.

    Altı çizili kısım hakkında Ali el-Kari’nin açıklaması ise şöyledir:

    أي كتب الله كل شيء بأنه سيكون كذا وكذا، ولم يكتب بأنه لِيكن كذا وكذا، (على القاري)

    *

    Bırak! Allah nasıl biliyorsa öyle muamele etsin!

    Ne buyuruyor Rabbimiz Felak Suresinde:

    “De ki: Felakın Rabbine sığınırım

    Yarattığı şeylerin şerrinden

    Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden

    Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

    Haset ettiklerinde hasetçilerin şerrinden”
  • Milli Mücadele'yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı!

    M. Kemal’in Anadolu’ya geçmesinin sebebi hakkında ortada dönen şöyle bir rivayet de var: Ferit Paşa işgal kuvvetlerine karşı bir kuvvet elde etmek ihtiyacını hissetmiş. Bu rivayete göre de bu ihtiyacı hisseden Vahidettin'miş. Bu kuvvet Anadolu’da ordular ve halktan askerî bir kuvvet yapıp, bunu işgal kuvvetlerine ve padişaha muarız gösterip bunlara İstiklal talep ettirmek imiş. Bu projeyi fiile çıkarmak için M. Kemal’i münasip görmüşler. Padişah, M. Kemal’e para vermiş. Keza hükümet bütçesinden de ona birkaç bin lira vermişler ki, bunun ilmühaberinin fotoğrafisini Paris’de "Repuplique enchance" gazetesi neşretti (yayınladı).

    Padişah ve Ferid, M. Kemal’i çağırmışlar, işi söylemişler. Kendisini memur edip eline bir de ferman vermişler. Aynı zamanda bu işi yapacağına ve kendisine verilen emirleri dinleyeceğine, birgün emir verilince vazgeçeceğine dair namusu üzerine de yemin ettirmişler.

    M. Kemal’in tayinini haber alan bütün vatanperverler telaş edip onun gönderilmesini mene çalışmışlardır. Bunlardan biri de Sadrazam Tevfik Paşa’dır. Hazine-i Hassa (padişah hazinesi) Müdürü Refik Bey ile padişaha:

    M. kemal namussuzdur. Yollamasın, başka birini yollasın diye haber göndermiştir. Bunu bizzat Refik Bey söylüyor. İşte M. Kemal’in bu namusu ve millet hizmetler etmiş, ihtiyar aleyhindeki büyük buğz ve adaveti –ki nutkunda görülür- bundan ileri gelmektedir. İşte Milli Kıyamın başına geçecek olan M. Kemal’in buraya kadar olan tercüme-i hali budur.

    KAYNAK:
    Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, İstanbul 1967, cild 3, sayfa 560, 565, 566.