• 🌾
    Yaşayanın dilinden, gerçek bir hayat hikayesi:
    Yaklaşık 20 sene önceydi. Namaz kılmak için genellikle mahallemizdeki camiye giderdik. Camiimizin imamı da Şeyh Hadi isimli, mahalleli tarafından sayılıp sevilen,güvenilen bir zattı.

    Günlerden bir gün akşam namazı kılmak üzere camiye biraz erken gitmiştim abdest almak için aşagı kattaki abdesthaneye indim tuvaletlerin boşalmasını beklerken kapılardan biri açıldı imam Şeyh Sadi dışarı çıktı.

    Selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra hocaefendinin abdest almadan yukarı çıktıgını fark ettim. Çok şaşırmıştım.

    Başka da abdest alacak yer olmadıgına göre hoca nerede abdest alacak diye merak ederek peşini takib ettim hayretle hocanın abdest almadan direk camiye girip mihraba yöneldigini gördüm.

    Ezan ve kameti okuyup namaz kıldırmaya başladı ve arkasında saf tutanlar da ona uyarak tekbir getirip saf bağladılar.

    Ben ise yerimde donup kalmıştım.Hemen koşup, senelerdir ahbablıgımız olan Hacı Ali efendinin yanına gidip bir bir şahid olduklarımı anlattım.

    Bana tam güveni olan Hacı Ali de şaşkınlık içinde: "Madem hoca abdestsiz namaz kıldırıyor o halde biz de münferit kılarız" dedi.

    Derken bu olay mahalledeki müslümanlar arasında yayıldı. Ben ve arkadaşlarım Şeyh Hadi nin abdestsiz namaz kıldırdıgını herkese anlattık. Böylece cemaat dagıldı.

    Artık kimse onun arkasında namaz kılmıyordu. Bu olay onun itibarını sarstı.Ailesiyle de arası açıldı eşi onu terk etti çocukları da onu dışladılar.

    O da imamlıgı bırakarak şehri terk etmek zorunda kaldı. Hatta bazıları hakkında aslında müslüman olmadıgı.. casusluk yaptıgı ecnebi oldugu ... vs konuşmaya başladılar... ve bir daha ondan haber almadık.

    Ta ki... İki sene sonra Umreye gitmek nasib oldu. Orada hava şartlarından dolayı bir hayli hastalandım. Memleketime döndükten sonra dr a gittim hap ve igne yazdı.

    Ertesi günü abdest alıp namaz kılmak üzere camiye giderken yol üzerindeki klinige ugrayıp o günkü ignemi yaptırdım.

    Henüz ezan okunmamıştı tuvalete gidip igne yeri kanamış mı diye bakmayı düşündüm.

    Tam tuvaletten çıkıyordum ki aklıma Şeyh Hadi geldi...Birden gözlerim karardı... dünya sanki başıma yıkılır gibi olmuştu...

    Yoksa Şeyh Hadi de bnm gibi igne yerini yıkamak için mi tuvalete girmişti... yani adamcagız abdestli midi???

    Aklım durmuştu sabaha kadar uyuyamadım o gece cahil ben ve benden daha cahil dindar arkadaşlarım nasıl olmuştu da bilmeden anlamadan araştırmadan ve yüzleşmeden güya Allah rızası için...

    Şeyh Hadinin haysiyetiyle oynamış itibarını beş paralık etmiş evini yıkmış eşinin çocuklarının bile onu terk edip dışlamasına yol açmıştık!

    Ertesi sabah onu aramaya başladım, çarşıda Hacı Ahmed isminde ıtırcı bir Zat onu biliyor dediler.

    Hemen gittim Nur yüzlü simasıyla beni karşıladı sordugumda da şöyle cevap verdi: "İki sene önce idi Hadi efendi bana gelerek çok üzgün ve dertli bir vaziyette oturdu.

    Ne oldu deyince de şöyle dedi:

    "YAPTIRDIGIM İGNENİN YERİNİ YIKAMAK İÇİN TUVALETE GİRMİŞTİM ABDEST BOZMAMIŞTIM.

    AMA BİRİLERİ BANA HİÇ SORMADAN ABDESTSİZ NAMAZ KILDIRIYOR DİYE İFTİRA ETTİLER CEMAAT DE BUNA KANIP BENİ DIŞLADILAR BANA NELER YAPILDIGINA ŞAHİD OL DİYE BUNLARI ANLATIYORUM BU ŞEHRİ TERK EDİYORUM IRAK NECEF TARAFINA GİDECEGİM dedi ve gitti bir daha da görmedim Onu..."

    Allahım ben ne halt işlemişim böyle!!! Hüngür hüngür agladım..

    Tam 20 yıldır her Necef e gidip gelene Onu soruyorum ama mazlum Şeyh Hadi den hiç bir haber yok.

    Ve artık yerimden kımıldayamayacak kadar hastayım gidip bulabilecek helalleşebilecek halde degilim....

    Evet dostlar!...
    Duyduklarımız ya da gördüklerimiz gerçek olsa dahi... aslı bambaşka olabilir.

    Bir kişi ya da olay hakkında gerçegi tümüyle bilmeden bir kanıya varmak, yorum yapmak... zulümdür.

    Hakikati bilmek için bırakın bize bir başkası tarafından söyleneni... Kendi gözümüzle gördügümüz kulagımızla duydugumuzu dahi bizzat o şahısla konuşup tahkik etmek zorundayız...

    İşte vebali bu kadar ağırdır....
    VESSELAM...

    | Alıntı...
  • 224 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kültürümüzde gördümüz rüyaların geleceğimize dair ipuçları verdiği inancı vardır. Yorumlarız rüyalarımızı, hatta hayra yormak gerekir ki, rüyalarımız hayatımızı kötü etkilemesin. Bu kitapta ise George' un gerçekliği gördüğü rüyalar ile sondan başa değişiyor. Kahramanımız gördüğü rüyaların içeriğine hakim olamadığından dolayı gerçekliği her defasında nasıl etkileyeceğinden çok korkuyor. Rüyalarını baskılamak için kullandığı ilaçlar onu Dr. Haber' in kapanına düşürüyor.
  • Mîlâdî 609 yılında Mekke’de dünyaya gelen Hz. Fâtıma (rah) Hz. Peygamber’in (sav) en küçük kızıdır. Lakabı “beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü kadın” anlamında Zehra olmakla beraber, kendisi “iffetli ve namuslu kadın” anlamındaki Betûl ismiyle de tanınmıştır.[1]

    Siyer kaynaklarında Hz. Fâtıma’nın (rah) adı ilk kez müşriklerin Hz. Peygamber’e (sav) karşı gerçekleştirdikleri bir saldırı vesilesiyle geçer. Rivayete göre Kâbe’de namaz kılmakta olan Rasûl-i Ekrem’in (sav) secdeye vardığı sırada müşriklerden Ukbe b. Ebû Muayt tarafından omzuna bir deve işkembesinin atılması üzerine hadiseye şahit olan küçük yaştaki kızı Fâtıma koşarak babasının üzerindeki pislikleri temizlemiş, bu esnada bunu yapanlara kızıp söylenmiştir.[2] Hz. Peygamber’in (sav) hicretinden kısa bir müddet sonra Hz. Fâtıma (rah), yanında Hz. Ali (ra) ile onun annesi Fâtıma bint Esed (rah) olduğu halde üvey annesi Sevde (rah), kız kardeşi Ümmü Gülsüm (rah) ve Ebû Bekir’in (ra) ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etmiştir.[3]


    Evlilik çağına geldiğinde Hz. Fâtıma (rah) ile ilk önce Hz. Ebû Bekir (ra) evlenmek istediğini bildirdi. Ancak Rasûlüllah (sav) kendisinin bu konuda Allah’ın vereceği hükmü beklediğini bildirerek, onun talebine olumlu cevap vermedi. Hz. Ebû Bekir’in (ra) ardından Hz. Ömer (ra), Hz. Fâtıma ile evlilik talebinde bulundu, ancak o da olumsuz cevap aldı. Bu arada Hz. Ali’nin (ra) ailesi, kendisine Hz. Peygamber’e (sav) giderek kızını ondan istemesi tavsiyesinde bulundular. Hz. Ali (ra) bunun üzerine Allah Rasûlü’n’e (sav) kızıyla evlenmek istediğini bildirdi. O da gelen teklifi kızı Fâtıma’ya (rah) bildirdi. Hz. Fâtıma (rah) bu teklif karşısında susup ses çıkarmayınca, bunun rıza anlamına geldiğini düşünen Hz. Peygamber (sav) Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın (rah) izdivacına onay verdi.[4] Evlilik hicretten beş ay sonra Receb ayında gerçekleşti.[5]

    Hz. Fâtıma (sav) ile evlenmeye karar verdiği sırada son derece fakir bir delikanlı olan Hz. Ali (ra) nikahta geline mehir verecek kadar mala sahip değildi. Bu halini kendisi şöyle anlatır:  “Hz. Peygamber’e kızıyla evlenmek istediğimi bildirdim, ancak kendisine hiçbir şeyimin olmadığını söyledim. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav) bana “Hani şöyle şöyle bir günde sana verdiğim el-Hutamiyye[6] denen zırhın nerede?” diye sorunca onun yanımda olduğunu söyledim. Bana mehir olarak bu zırhı Fâtıma’ya vermemi söyledi. Rivayete göre Hz. Ali (ra), Bedir Gazvesi’nde ganimetten payına düşen zırhı, başka rivayetlere göre ise devesini ve bir kısım eşyasını satarak 450 dirhem gümüşü Hz. Fâtıma’ya (rah) mehir olarak vermiştir. Düğün esnasında Hz. Fâtıma’nın (rah) babasının evinden götürdüğü çeyizi ise kadife bir örtü, içine hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni ve yine deriden yapılma iki su kabından ibaretti.[7] Hz. Ali de düğün esnasındaki mal varlıklarını şöyle özetler: “Fâtıma ile evlendiğimde bir koç derisi dışında yatağımız yoktu. Onu gece yatak, gündüz de oturmak üzere sergi olarak kullanırdık. Bu zamanda herhangi bir hizmetçimiz de yoktu”. [8] Sahabeden Esmâ bint Umeys (rah) ise Ali-Fatıma evliliği esnasında onların fakirliklerine şu ifadeleriyle şahitlik eder: “Fâtıma ile Ali’nin yatağını evlendiklerinde ben hazırlamıştım. Yatakları ve yastık olarak kullandıkları şey hurma lifinden başkası değildi. Ali, düğünde ziyafet verdi. Düğün masrafları için zırhını bir Yahûdîye yarım çuval arpa karşılığında rehin bırakmıştı”.[9]

    Rivayete göre Ensârdan bir grup Hz. Ali’ye (ra) Fâtıma’yı (rah) istemesini söylediklerinde Hz. Ali (ra) de bu amaçla Rasûlullah’ın (sav) evine ulaştı. Rasûlullah (s) “Ebû Tâlib’in oğlunun ihtiyacı nedir?” diye sordu. Hz. Ali, “Ben de Fâtıma bt. Rasûlullah’ı (s) istediğini söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), “Hoş geldin! Sen zaten aileden birisin.” dedi. Daha sonra aralarından herhangi bir konuşma geçmedi. Oradan ayrılan Hz. Ali (ra) Ensâr’dan grubun yanına döndüğü zaman kendisine ne haber getirdiğini sorduklarında Hz. Ali “Bana “Hoş geldin!” sözünden başka bir şey söylediğini bilmiyorum.” dedi. Onlar da “Rasûlullah’ın (sav) söylediği bu sözlerden biri dahi sana yeter. Sana evden biri gözüyle baktı ve merhaba demekle sana evinden yer verdi.” dediler. Nitekim Allah Rasûlü (sav) kısa süre sonra Hz. Ali’nin (sav) kızıyla nikahlanmasına izin verdi. Ardından da kendisine, “Ey Ali! Düğün için yemek vermek gerekir.” dedi. O da yanında bir adet koçun bulunduğunu söyledi. Ensâr’dan bir grup her biri avucunda bir miktar un getirdi. Bu şekilde düğün yemeği için gerekli malzeme de temin edilmiş oldu. Düğün gecesi geldiğinde Hz. Peygamber (sav), Hz. Ali’ye, “Benimle karşılaşıncaya kadar hiçbir şey konuşma.” dedi. Hz. Peygamber (sav) gelince bir kap istedi, onunla abdest aldıktan sonra abdest suyunu Hz. Ali’nin (ra) üzerine serpti. Ardından da, “Allah’ım! Her ikisine de mübarek kıl, onlara nesillerini de mübarek kıl.” diye dua etti.[10]

    Ali-Fâtıma evliliği gerçekleştiğinde yeni çift bir süre Hz. Peygamber’in (sav) evinde kaldılar. Ancak Allah Rasûlü’nün (sav) ailesi de kalabalıktı, yeni evlilerin burada uzun süre kalmaları mümkün değildi. Bunun üzerine Ensar’dan Hârise b. en-Numân, Rasûlullah’a (sav) gelerek “Ya Allah’ın Rasûlü! Duydum ki, Fâtıma’yı yanına almışsın. İşte benim evlerim. Bunlar Neccâroğullarının sana en yakın olan evleridir. Şüphesiz ki, kendim de, mallarım da Allah ve Rasûlü içindir. Allah’a yemin olsun ki, ya Rasûlullah! Benden aldığın mal bana bıraktığından daha hayırlıdır” sözleriyle yeni evli çiftlere evlerinden birini tahsis etti. [11]

    Hz. Fâtıma (rah) Hicretin 3. yılının Ramazan ayında (Şubat 625) ilk çocuğu olan Hasan’ı, bundan bir yıl sonra Şaban (Ocak) ayında Hüseyin’i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda küçük yaşta ölen Muhassin ile Ümmü Gülsüm ve Zeyneb doğdular.[12]

    Hz. Ali ile Hz. Fâtıma zor şartlarda evliliklerini yürütmeye çalıştılar. Zira diğer Müslümanlar gibi onlar da rahat geçinebilmek için maddî imkanlardan mahrumdular. Rahat bir hayat sürebilmek için hem paraya, gerekse hizmetçiye ihtiyaç duyuyorlardı. İmkansızlıktan bunalan Hz. Ali (ra), eşi Fâtıma’ya (rah) bir gün şunları söyledi: “Allah’a yemin olsun ki, su çekmekten artık göğsüm ağrımaya başladı. Babana bir savaş esiri verilmiş. Onu bize hizmetçi olarak istesen!” Bunun üzerine Fâtıma (rah) da kendisinin de değirmen taşında un öğütmekten ellerinin kabardığı şikayetiyle babasına müracaat etmeye karar verdi. Rasûlullah’a (sav) gittiğinde “Seni buraya getiren şey nedir ey biricik kızım?” sorusuna muhatap olunca, Fâtıma (rah), “Sana selam vermek için geldim.” diyerek utandığından bir şey istemeden geri döndü. Hz. Ali (ra) hanımına ne yaptığını sorduğunda Hz. Fâtıma (rah), utandığından bir şey isteyemediğini söyledi. Bu sefer her ikisi birlikte Hz. Peygamber’in (sav) yanına vardılar. Hz. Ali (ra), “Allah’a yemin olsun ki, ya Rasûlullah! Su taşımaktan göğsüm ağrımaya başladı.” dedi. Onun ardından Hz. Fâtıma (rah) da “Benim de un öğütmekten ellerim kabardı. Allah sana bir esir nasip etti. Onu bizim hizmetimize versen!” deyince Rasûlullah (sav) onları şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin olsun ki, şu Suffe ehli aç iken, onlara infak edecek bir şey bulamazken, onları bırakıp da sizlere verecek değilim. Ben o esirleri satıp ele geçeni Suffe ehline infak ediyorum.” Bu söz üzerine ikisi de evlerine döndüler. Bu gelişmeden kısa süre sonra Rasûlullah (sav) bizzat onların evine ziyarete geldi. Gördü ki her ikisi de yorgana sarılmış halde idiler. Başlarını örttüklerinde ayakları, ayaklarını örttüklerinde başları açıkta kalıyordu. Onun gelişini fark edince toparlandılar. Rasûlullah (sav) kendilerine yerlerinde durmalarını söyledikten sonra “İkinize de benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi?” diye sordu. Onlardan “olur” cevabını alınca da “Cibrîl’in bana öğrettiği sözler var. Her namaz sonrasında on defa “sübhanallah”, on defa “elhamdülillah”, on defa da “Allahu ekber” dersiniz. Yatağa girdiğinizde de otuz defa “sübhanallah”, otuz üç defa “elhamdülillah” ve otuz dört defa da “Allahu ekber” dersiniz” dedi.[13]

    Her ailede olduğu gibi bilhassa evliliklerinin ilk yıllarında Hz. Ali (ra) ile Fâtıma (rah) arasında küçük çaplı bazı anlaşmazlıklar meydana gelmiştir. Zaman zaman da Hz. Ali’nin (ra), Hz. Fâtıma’ya (rah) karşı sert davrandığı olurdu. Nitekim bir defasında Hz. Fâtıma (rah), babası Allah Rasûlü’ne (sav) giderek kocasını şikayet etti. Hz. Ali de hemen peşinden gidip Hz. Fâtıma (rah) ile Rasûlullah’ın (sav) konuşmalarını duyabileceği bir yerde durdu. Hz. Fâtıma (rah), Hz. Peygamber’e (sav) Ali’nin kendisine karşı sergilediği sert tavır hakkında şikayette bulundu. Rasûlullah (sav) “Ey biricik kızım! Dinle, kulak ver ve aklet! Kocasının isteklerini yerine getirmeyen kadını idare etmek mümkün değildir.” dedi. Daha sonra da yanına gelen Hz. Ali’ye (ra) dönerek niçin eşine böyle davrandığın sordu. Bunun üzerine Hz. Ali (ra), yaptığından vazgeçtiğini söyleyerek artık eşini hiçbir şekilde üzmeyeceğine dair söz vermiş, bundan sonra da eşler arasında herhangi bir tartışma meydana gelmemiştir.[14]

    Bu bahiste zikredilen başka bir rivayete göre ise Hz. Ali (ra) ile Hz. Fâtıma (rah) arasında bir tartışma olmuştu. O sırada Rasûlullah (sav) onların evine girdi. Kendisine bir sergi serilince üzerine uzandı. Hz. Fâtıma (rah) bir yanına, Hz. Ali (ra) de diğer yanına uzandı. Rasûlullah (s), Hz. Ali’nin (ra) elini alıp göbeği üzerine koydu. Sonra Hz. Fâtıma’nın (rah) da elini alıp göbeğinin üzerine koyduktan sonra onları barıştırarak aradan çekildi. Hz. Peygamber’i (sav) görenler, “Sen içeri girerken başka bir hal üzereydin; şimdiyse yüzünde bir hoşnutluk görüyoruz.” dediklerinde Allah Rasûlü (sav) “Sevdiğim iki kişinin arasını bulunca beni sevinmekten hangi şey alıkoyabilir ki?” karşılığını vermiştir.[15]

    Hz. Peygamber (sav), Hz. Ali (ra) ile Hz. Fâtıma (rah) arasında meydana gelen ve neredeyse onların evliliklerine mal olabilecek bir krize de müdahale ederek onların evliliklerinin kurtulmasına vesile olmuştur. Rivayete göre Mekke’nin fethinden hemen sonra Hz. Ali (rah) Ebû Cehil’in kızı Cüveyriyye ile evlenmek istemiş veya Ebû Cehil’in yakınlarının kızlarını Hz. Ali (ra) ile evlendirmek istemişlerdi. Bu gelişmeden son derece rahatsız olan Hz. Peygamber (sav) ashâbına hitaben yaptığı konuşmalarda Fâtıma’nın (rah) kendisinin bir parçası olduğunu, onun üzülmesini istemediğini, Rasûlüllah’ın (sav) kızı ile Allah düşmanının kızının kesinlikle bir araya gelemeyeceğini, Cenâb-ı Hakk’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmamakla beraber, bu evliliğe izin vermeyeceğini, Ali’nin (ra) ancak Fâtıma’yı (rah) boşadıktan sonra bir başka kadınla evlenebileceğini söylemiştir. Hz. Peygamber’in (sav) yaptığı konuşmada damadı Ebu’l-Âs’ın kendisine verdiği sözde durduğunu belirtmesi, Ebu’l-Âs’a Zeyneb’in (rah) üzerine bir başka kadınla evlenmemeyi şart koştuğunu hatıra getirmekte, aynı şekilde Hz. Ali’den (ra) de böyle bir söz aldığını, fakat Ali’nin (ra) bunu unutmuş olabileceğini düşündürmektedir. Hz. Peygamber’in (sav) şiddetli tepkisi sebebiyle Hz. Fâtıma’nın (rah) üzerine evlenmekten vazgeçen Hz. Ali (ra) Fâtıma’nın (rah) vefatına kadar bir başka kadınla evlenmemiştir. Buna karşılık Rasûl-i Ekrem (sav) de her fırsatta Ali (ra) ile Fâtıma’nın (rah) evine gelerek ikisinin arasına oturması, hem kızına hem de damadına beslediği derin sevgiyi ifade etmesi onları birbirine bağlamış, hatta zaman zaman her biri Rasû­lüllah’ın (sav) kendisini daha çok sevdiğini ileri sürerek onun gönlündeki müstesna yerlerinden emin olduklarını ifade etmişlerdir.[16]

    Hz. Fâtıma (rah), eşi ve çocuklarıyla ilgilenmesinin yanı sıra evliliği döneminde cihad faaliyetlerinden de geri durmamıştır. Nitekim Uhud Gazvesi’nde on hanımla birlikte gazilere yiyecek ve su taşıyan Hz. Fâtıma (rah), bu esnada yaralıları tedavi etmiştir. Bu savaşta Hz. Peygamber’in (sav) dişinin kırılması üzerine yüzündeki kanları temizlemiş, kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini Rasûlüllah’ın (sav) yüzüne bastırmak suretiyle kanı durdurmaya çalışmıştır.[17]

    Allah Rasûlü (sav), Hz. Fâtıma’ya (rah) son hastalığı sırasında Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrail ile her yıl bir defa birbirlerine okuduklarını, bu sene Cebrail’in aynı maksatla iki defa geldiğini, bunun ise vefatının yaklaştığına işaret olduğunu söylemesi üzerine Fâtıma (rah) ağlamaya başladı. Hz. Peygamber’in (sav), ailesinden ilk önce kendisine onun kavuşacağını, ayrıca onun mümin kadınların hanımefendisi olduğunu söylemesi üzerine de tebessüm edip sevinmiştir.[18]

    Hz. Peygamber’e (sav) çok düşkün olan Fâtıma (rah) babasının vefatından dolayı çok sarsıldı. Rasûl-i Ekrem (sav) defnedildikten sonra gördüğü Enes b. Mâlik’e (ra) “Rasûlüllah’ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl razı oldu?” diyerek çıkıştı, ağladı, günlerce gözyaşı döktü. [19]

    Hz. Fâtıma (rah), Rasûlüllah’ın (sav) ahirete irtihalinden beş buçuk ay sonra 3 Ramazan 11 (22 Kâsım 632) tarihinde vefat etti. Cenaze namazını Hz. Abbâs (ra) veya Hz. Ali (ra) kıldırdı. Vasiyeti üzerine geceleyin Hz. Ali (ra), Hz. Abbâs (ra) ile oğlu Fazl (ra) tarafından Cennetü’l-Bakî’a defnedildi.[20]

    Rasûlüllah’ın (sav) hususî terbiyesiyle yetişen Hz. Fâtıma (rah) onun hem haya ve edep gibi özelliklerini, hem de konuşma tarzından yürüyüşüne kadar birçok vasfını kendinde barındırmıştır. Bu güzel hasletleri sebebiyle Rasûl-i Ekrem (sav) Fâtıma’yı (rah) görünce sevinir, kendisini ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, ona iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Fâtıma (rah) da onu aynı şekilde karşılayıp ağırlardı. Hz. Peygamber (sav) sefere giderken aile fertlerinden en son Fâtıma (rah) ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk olarak onunla görüşürdü.[21]Kadınlardan en çok Fâtıma’yı (rah), erkeklerden de Ali’yi (ra) sevdiğini söyleyen Rasûl-i Ekrem (sav), “Fâtıma benim bir parçamdır, onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen de beni üzmüş olur” ve “Bana melek gelerek Fâtıma’nın (rah) cennetliklerin hanımefendisi olduğunu müjdeledi” demiş[22]cennetlik kadınların en faziletlilerini saydığı bir başka hadisinde de önce Hz. Hatice (rah) ile Fâtıma’nın (rah), sonra da Âsiye ile Meryem’in adlarını vermiştir.[23]

    Allah Rasûlü (sav), Fâtıma’nın (rah) Hz. Ali (ra) ile evliliğinden dünya gelen oğulları olan Hasan (ra) ve Hüseyin’i (ra) çok severdi. Ebû Hureyre (ra) bir gün Allah’ın Rasûlü (sav) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma’nın (rah) evine geldiklerinde Peygamber’in (sav) Hasan’ı (ra) kastederek “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu, ardından Hasan’ın (ra) geldiğini, kucaklaştıkları sırada Allah’ın Rasûlü’nün (sav) : “Ey Allah’ım ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ettiğini bildirmiştir.[24] Üsâme b. Zeyd’in (ra) rivayetine göre ise Hz. Peygamber (sav) Hasan’ı (ra) ve onu alır: “Ey Allah’ım!, onları sevdiğim için, senin de onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi. Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (ra), Rasûlüllah’ın (sav) kendisini ve Hasan’ı (ra) dizlerine aldığını, bir dizine kendisi, diğer dizine Hasan’ı (ra) oturttuğunu ve “Ey Allah’ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyorum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir. [25] Yine Üsâme b. Zeyd (ra) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Peygamber dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan (ra) ile Hüseyin’i (ra) gördüm. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah’ım ben onları seviyorum, senin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum”.[26]


    [1]    İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, I-VI, Kahire ts, (Dâru Nehdati Mısr), IV, 1893.

    [2]    Buhârî, Salât, 109.

    [3]    Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, I, (thk. Muhammed Hamidullah), Jerusalem, 1963, s. 269-270.

    [4]    İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), VIII, 19-20.

    [5]    İbn Sa’d, VIII, 22.

    [6] “el-Hutamiyye” “kılıçları kıran” anlamındadır. Zırhlar imal eden, kendilerine Hatme b. Muhârib denen Abdülkays’ın bir boyuna nispet edilir.

    [7]    İbn Sa’d, VIII, 20-21.

    [8]    İbn Sa’d, VIII, 22.

    [9]    İbn Sa’d, VIII, 23.

    [10]   İbn Sa’d, VIII, 21.

    [11]   İbn Sa’d, VIII, 22-23.

    [12]   İbn Sa’d, VIII, 26; İbn Abdilberr, IV, 1894.

    [13]   İbn Sa’d, VIII, 25.

    [14]   Buhârî, Edeb, 3, 11; İbn Sa’d, VIII, 26.

    [15]   İbn Sa’d, VIII, 26.

    [16]   Buhârî, Fedâil, 16, Nikâh, 109; Müslim,Fedâil, 17.

    [17]   Vâkıdî, Meğâzî, I, 249.

    [18]   Buhârî, Menâkıb, 25.

    [19]   Buhârî, Meğâzî, 83.

    [20]   Buhârî, Fedâil, 12; İbn Sa’d, VIII, 29-30; İbn Abdilberr, IV, 1898-1899.

    [21]   İbn Abdilberr, IV, 1895.

    [22]   Buhârî, Fedâil, 12.

    [23]   Buhârî, Menâkıb, 25, 31.

    [24]   Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17.

    [25]   Buhârî, Fedâil, 24.

    [26]   Buhârî, Menâkıb, 27; Tirmizî, Menâkıb,31.
  • Bağırarak uyandı. Yatağın içinde oturdu. Her tarafını ateş basmıştı. Kışın soğuk havasında buram buram terliyordu. Onunla birlikte eşi de uyanmıştı. Bir büyük suç işlemiş gibi başını öne eğmiş, derin bir pişmanlık içinde sürekli iç geçiriyordu. Kafasını hafifçe kaldırdı birden yanında bir kadın gördü. Hemen geriye doğru sıçradı, yataktan çıktı, ayağa kalktı. Yalvarır gibi bir sesle karısıyla konuşmaya başladı.


    -Beni şikayet etmezsin demi? Polise ihbar etmezsin? Yalvarırım! Ben bir şey yapmadım. 

    Kadın da şaşkındı. Ne diyeceğini bilmez bir haldeydi. Uykudan büyük bir gürültüyle uyanmış, henüz şoku atamamıştı üzerinden.

    -Hayatım sen iyi misin? Ne ihbarı, ne şikâyeti? Ben senin karınım. Neden seni şikâyet edecekmişim? Şöyle otur, anlat Allah’ın aşkına! Ne oldu, kâbus mu gördün?

    Adam hala titriyordu. Ezik bir bakışla kadına bakıyordu. Kafasını ellerinin içine aldı, yavaşça döndü, dikkatli bir şekilde yürüyerek yatak odasından çıktı. Karısı da peşinden ayaklarının ucuna basarak çıktı. Salonda koltuğun üstüne oturmuş vaziyette buldu onu. Kafası ellerinin içinde dizlerine kadar eğilmiş vaziyette. Kadın iyice korkmaya başlamıştı. Ambulans mı çağırsam, bir komşuya haber mi versem diye düşünüyordu. Bütün hamleleri boşa çıkmıştı. Sanki uzaktaki birine konuşuyor gibiydi. 

    Kafasını hafifçe kaldırdı. Aha karşısında gene bir kadın. Hızla ayağa kalktı. 

    -Beni şikayet etmezsin değil mi? Vallahi bir şey yapmadım. Ben… ben… sadece oradan geçiyordum. Hiçbir temasım olmadı. 

    Kadın dizinin dibine oturdu, ellerine sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

    -Ne olursun kendine gel! Korkuyorum dedi. Ben senin otuz yıllık karınım. 

    -Sahi öyle mi? Doğru ya, sen benim karımsım, ben kendi evimdeyim… 

    Biraz rahatlamıştı. Kadın bir bardak su getirdi. Yudumlayarak içti. Artık iyice kendine gelmişti. Yavaşça geriye doğru çekildi, tam koltuğa yaslanacaktı ki, birden irkildi. Hızla ayağa kalktı. 

    -Ama o kadınlar beni şikâyet edebilirler dedi. Halbuki ben hiçbir şey yapmadım. Kameraya bakabilirler. Gördüm orada mobese kamerası var. Her şey ortaya çıkar. Gerçek olmadığı, benimle ilgisi bulunmadığı ortaya çıkar. 

    Gene rahatlamıştı. Oturdu koltuğa, geriye doğru yaslandı. Artık iyice sakinleşmişti. Karısı da şöyle derin bir nefes aldı. Otuz yıllık kocasını tanırdı, bir yanlışlık yapmayacağını bilirdi. 

    -Sen git yat. Ben burada biraz oturacağım dedi. 

    Sabaha kadar evde keşif yaptı. Köşe bucak her tarafa baktı, iyice bir kontrol etti. Kamera fikri aklına yatmıştı. Her yere taktıracaktı. Böylece kimse kendisini suçlayamazdı. Suçlasalar da kolayca görüntülü olarak ispat edebilirdi. Yalnız kameranın görmediği en küçük alan kalmamalıydı. Sonra aklına birden yatak odası geldi. Oraya nasıl olacaktı. Ama oraya da olmalı dedi. Ya karım beni şikayet ederse. Ya da başka bir kadın yatak odasına gizlice girerse. Taciz etti diye gidip beni şikayet ederse. Olayın olduğunu iddia ettiği saatte yatak odasında olmadığımı ispatlamam lazım. Evet evet oraya da koymalıyım. Biraz pahalıya patlayacak… Olsun! Başka türlü bu kadınların şikâyetinden emin olamam…

    Kadın kalktı, kahvaltıyı hazırlamaya yöneldi. Kocası Çarşamba günleri geç giderdi. Birden gözü soluna ilişti. Adamı düşünceli bir şekilde oturur vaziyette buldu. Yaklaşacak oldu, adam geri çekildi. 

    -Kahvaltıyı hazırlayım mı hayatım? Ne istersin? dedi nazikçe ve biraz da sesine sevecen eda katarak. 

    -Olur, dedi, ürkek ve kuşkulu bir ses tonuyla.

    Masanın en uç noktasına oturdu. Halbuki eskiden karısına en yakın yere oturmaya çalışırdı. Kadının da dikkatinden kaçmamıştı bu. İçini çekti, gözleri yaşardı ama belli etmemeye çalıştı. Geçer inşallah dedi içinden. Kahvaltı bitti, uzaktan okula yolcu etti.

    Arabasına bindi okulun yolunu tuttu. Eyvah! Önündeki arabayı bir kadın kullanıyor. Firene bastı. Arkasındaki bütün arabalar aniden firen yaptı. Yavaş yavaş gitmeye başladı. Arkasından korna çalanlar, selektör yapanlar… ama onun umurunda değildi. O kadın şoförden uzak olmalıydı. Bir de gözü sağına gitti. Eyvah orada da bir kadın. Gaza bastı, var gücüyle hızlandı. Okula varmıştı ama kan ter içinde kalmıştı. Öğrenciler çıkmadan odama geçmeliyim diye düşündü. Asansöre yöneldi. Sonra birden durdu. Olmaz dedi içinden. Ya bir kız öğrenci binerse, orada kamera bile yok dedi. Hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi. Merdivenden bir kız öğrenci iniyordu. Uzaktan bekledi onun inmesini. Ardından hızla yürüdü. Tam odasının kapısını açarken bir kız öğrenci bir şey sormak için yaklaştı.

    -Dur! Sakın yaklaşma!

    Kız şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Soracağı şeyi de unutmuştu. Bu hocaya bir şeyler olmuş dedi içinden. Daha dün konuştuk, gayet normaldi. 

     -Dur! Uzaktan söyle ne söyleyeceksen. 

    Kız birden irkildi, kendisinden şüphelendi. Üstüne başına baktı, yüzünü yokladı. Anormal bir şey yoktu. Şaşkın ve biraz da kızgın bir sesle: 

    -Hocam, ne oluyoruz? Bende bir şey mi var? Neden uzaktan konuşacakmışım?

    -Bir şey yok, bir şey yok… Uzaktan söyle ne söyleyeceksen ve hemen git!

    Bir şey soramadı, çünkü soracağını unutmuştu. Hızla uzaklaştı ve hemen lavaboya koştu.

    Kızın uzaklaşması onu rahatlatmıştı. Hızla anahtarı çevirdi ve odaya kendini dar attı. Tam oturacağı sırada aklına geldi. Ya şimdi bir kız öğrenci veya bayan hoca odaya girerse düşüncesi beynini zonklattı. Hızla kalktı, kapıyı arkadan kilitledi. Ama böyle olmaz, sürekli kilitli yaşayamazdı. Buna bir çözüm bulmalıydı. Kamera! dedi birden. Eve olduğu gibi buraya da kameralar koymalıydı. Her tarafı görecek şekilde en az dört kamera. Bir de kapı girişinde bulunmalıydı. 

    Birden aklına geldi. Nasıl da dikkatinden kaçmıştı. O kız hızla gitmişti. Acaba kendisini şikâyet mi edecekti? Halbuki kamera olsaydı her şeyi çekmiş olurdu. Ama bir şey yapmamıştı ki, yanına bile yaklaştırmamıştı. Fakat kim inanırdı buna. Derse ki beni zorla odaya çekmek istedi, ısrar etti, ben de kaçtım. 

    Bu kamera işini acilen halletmeliydi. İnternetten hızla araştırdı. Kesesine uygun, özellikleri iyi ve hızlı kurulum yapılacak bir markayı tespit etti ve hemen arada. Üçüne beşine bakacak durumda değildi. Verdikleri ilk fiyatı kabul etti ve adamların derhal gelmesini söyledi. Geldiler, okuldaki hocaların ve öğrencilerin şaşkın bakışları arasında odanın her yerine ve kapı girişine beş tane kamera yerleştirdiler. Akşam da eve geleceklerdi. 

    Olay dekanlığa intikal etti. Dekan nazikçe hocayı makamına davet etti. Hoca gitti, fakat bayan dekan sekreterinin uzağından geçerek içeri girdi. 

    -Hocam hayırdır? Bu kamera işi nereden çıktı? Bir yanlışımız mı oldu? Biri bir yanlışlık mı yaptı? 

    -Dekan bey, sizin de bir kamera taktırmanız lazım. Buraya bayan sekreteriniz, bayan hocalar, bayan öğrenciler girip çıkıyor. Biri sizi şikâyet edebilir. Benden söylemesi. 

    -Hocam siz iyi misiniz? Neden şikâyet etsinler bizi?

    -Tacizden efendim.

    -Hocam biz medeni insanlarız. Böyle bir şey olmaz ki, şikâyet olsun. 

    -Ben söylemiş olayım dekan bey. Yarın olursa, demedi deme!

    Dekanın kafası da karışmıştı. Taciz haberleri aklına geldi. Sonra karısının uyarıları. “Aman ha kapın kapalı iken kız öğrencilerle sakın görüşme. Hele tek olarak hiç görüşme. Bir şikâyet olursa, ben bile şüphelenirim!..”

    -Ya hocam! Allah için… bu kadarı da fazla. Paranoyak olacağız toplumca.

    -Alakası yok efendim. Önlemi baştan almak gerek. Bak duymuyor musunuz, haberlerde olan biteni. 

    -Bizim hanım gibi konuşmaya başladın hocam. Bari burada bir rahat edeyim.

    -Hanımefendi doğru söylemiş. Bizim hanım hiç böyle şeyler söylemiyor. Ben ondan da şüpheleniyorum. 

    Çıktı dekanın odasından, yine bayan sekreterin uzağından geçerek. Sekreter kendisinden şüphelendi, hemen çantasından aynasını çıkardı yüzüne, gözüne bir iyice baktı. Allah Allah!.. dedi içinden. Bu adam niye böyle davrandı? Bende bir şey varmış gibi uzaktan geçti gitti. Hiç böyle yapmazdı. Eskiden halimi, hatırımı sorardı, hatta oturur çayımı içerdi. Çok nazik bir adamdı. Bir cüzzamlı gibi muamele etti bana…

    Eve erken gitti. Kameracılar gelecekti. Karısı şaşkın bir şekilde karşıladı. Hiç böyle erken geldiği görülmemişti. 

    -Hayrola hayatım, neden erken geldin? 

    -Kameracılar gelecek. Her yere kamera taktıracağım… 

    Taktırdı da. Karısının bütün itirazlarına ve yalvarmalarına rağmen yatak odasına bile taktırdı. 

    Bir tek apartmanın önüne bakan çatının ucu kalmıştı. Ama kameracılar itiraz etti. Biz oraya takamayız dediler. Hakikaten çok kötü bir yerdi. Düşme tehlikesi çok yüksekti. 

    -Ben takarım dedi. Siz bir kamera bırakın.

    Bıraktılar. İşlerini bitirdiler, paralarını aldılar ve ayrıldılar. Vakit akşamdı ama iş bitmemişti. Karısının bütün ısrarlarına rağmen yemeği dahi yememişti. İş bittikten sonra yerim deyip geçiştirmişti. 

    Canı iyice sıkılmıştı kadının. Kafasını dağıtmak için yandaki komşuya geçmeye karar vermişti. Kocası evde değildi. Bir iki kelam eder sakinleşirim diye düşündü.

    Daha henüz bir bardak çay içmemişlerdi ki, büyük bir gürültü duydular. Kadının içinden bir şey koptu, göğsü daraldı, ayaklarının bağı çözüldü. Olduğu yere yığılıp kaldı. 

    -Ne oldu abla dedi komşu kadın…                                                     

    -İnşallah aklıma gelen olmamıştır dedi kısık bir sesle…

    Kendisini zor toparladı. Birlikte dışarı çıktılar… Ortada koca bir insan karaltısı yatıyordu. Bütün insanlar başına toplanmıştı. Herkes bir yatana bir de yukarıya bakıyordu. Çatının ucunda bir kamera sallanıyordu…
  • إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا
    "Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik."
    (Fetih Sûresi/1. Ayet)

    Kimi tefsirciler bunun Mekke fethini haber verdiğini söylemişse de, çoğunluğa göre, burada sözü edilen fetih Hudeybiye Antlaşmasıdır. Hz. Muhammed, sahabesiyle umre için yola çıkmış, fakat Mekke'ye giremedikleri için Hudeybiye'de konaklayarak, Hz. Osman'ı elçi olarak göndermiş, görüşmeler sonunda, Mekkelilerin yararına ve tek yanlı olarak, suçluların iadesi şartı da, antlaşmada yer almıştı. Buna rağmen 1 ve 3. ayetlerde "parlak bir zafer" ve "güçlü bir yardım" olarak nitelendirilmesi, bunun diplomatik bir zafer oluşundandır. Şöyle ki: a) Bu antlaşma, Hz.Peygamber'in, Mekke yönetimi ile yaptığı, on yıl süreli, ilk önemli antlaşmadır. b) Mekke yönetimi, Hz. Muhammed'in başkalarıyla olan bir savaşında, tarafsız kalmayı kabul etmişti. Böylece, Kureyş'in, Hayber yahudileri ile olan dayanışma antlaşması da sona ermiş oluyordu. Nitekim, bundan sadece birkaç hafta sonra, Hayber'in fethedilmesi anlamlıdır.

    Zeyd İbn Eslem'in, babasından naklettiğine göre, Hz. Ömer, Rasulullah ile birlikte geceleyin bir sefere katılmıştı. Bir soru sordu, Hz. Peygamber cevap vermedi, soruyu üç kez yineledi, yine cevap alamayınca, "Ömer İbnu'l-Hattab'ın annesi, sevdiğini kaybetti! Ey Ömer! Resulullah'ı, cevapsız kalan üç soru ile, üç kez küçümsedin" dedi. Ömer şöyle devam etti: Bunun üzerine devemi mahmuzladım, insanların önüne ilerledim, fakat hakkımda Kur'an'dan bir şey indirilir diye korktum. Rasulullah(s.a.v)'a gelerek selam verdim. Şöyle buyurdu: "Bana geceleyin bir sure indirildi ki, bu benim için, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha sevimlidir." sonra "inna fetehna leke fethan mübinen"suresini okudu.(Buhari, Tefsir, 48/1) Abdullah İbn Mugaffel(r.a) Hz. Peygamber'in Mekke'nin fethi gününde Fetih Suresi'ni okuduğunu ve onda terci'(sesini titreterek nağme) yaptığını söylemiştir. (Buhari, Tefsir, 48/1)

    İnsanlığa Son Çağrı Kur'an-ı Kerim, Prof. Dr. Hamdi Döndüren
  • İstiklal Şairimiz, Mehmet Akif, 27 Aralık 1936 tarihinde Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında kaldığı dairede hayatını kaybetti. Gazeteler ertesi günü Akif’in vefat haberini verdiler.

    Ertesi günü Beyazıd Camisindeki cenaze namazına onu seven binlerce genç ve dostları katıldı. Akif’in cenaze namazı için herhangi bir resmi bir tören hazırlanmamıştı. Cenazeye resmi kişilerden ve kuruluşlardan katılan hiç kimse olmadı. Mehmet Akif’in Cenaze namazına bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof.Dr.Sulhi Dönmezer 5 Ocak 1987 de Tercüman gazetesinde “ Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatacaktı :

    ‘…O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı….

    Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmını bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akif'e ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.”

    Cenaze törenine katılan Midhat Cemal Kuntay ise Beyazıd meydanındaki dakikaları şöyle anlatıyor:

    ‘Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.’

    O tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof.Dr. Abdülkadir Karahan da cenazeye katılmış ve bir konuşma yapmıştı. ‘Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası’ başlıklı bir yazıda hatıralarını anlatan Karahan cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatıyordu :

    ‘Burada bir olaya daha değinmek isterim. Benim o eşi az bulunur Milli Marşımızın eli öpülecek şairimizin kabir başındaki hitabemi, takdir yerine adeta tekdirle karşılanmak istenmesini ben bugün bile bir muamma gibi çözemediğimi de işaret etmek isterim.Çünkü 3 gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulundan Emniyet Müdürlüğüne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti. “ Ne sıfatla resmi makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı sormuştu. Cevabım yaklaşık olarak şöyleydi: Ben herhangi bir şairin değil, Türk Bayrağı göndere çekilirken, yazdığı İstiklal Marşı ile göklere seslenen bir zatın kabri başında milletimizin duygusunu, saygısını dile getirdim. Beni buraya çağırmakla hata işlemiş bulunuyorsunuz.”

    Dönemin yöneticileri her ne kadar Mehmet Akif'e bir cenaze töreni hazırlamamış olsalar da sevenleri ve binlerce üniversite öğrencisi onu son yolculuğunda el üstünde Edirnekapı mezarlığına kadar taşıdı
  • 255 syf.
    Tarihi, romanlardan ya da dizilerden öğrenen bir milletiz maalesef. İşin kötüsü onlar da tarihi doğru yansıtmıyor, hep safsata. Bir de her duyduğumuza inanmıyor muyuz?

    Yıllar evvel bir arkadaşın tavsiyesiyle, kendisinden ödünç alarak okumuştum. Harcadığım zamana acıyorum. Bu kitap da benzer diğer kitaplar gibi kağıt israfı. Kitap kurgulamaktan yoksun insanlar, tarihi çarpıtarak para kazanma peşindeler. Okumayın, mümkünse okutmayın.

    Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu aşkın hiçbir şekilde belgelenemediğini vurgulayarak, "Hikâyenin bir fanteziden, efsaneden öteye geçmesi mümkün değil. Kişi Mimar Sinan da olsa imparatorluğun sadrazamının tek eşine böyle duygular beslenmesi hayatının sonu anlamına gelir. Camilerin yerleri seçilirken veya mimarisinde, Mihrimah Sultan'a özel hesaplar yapılmış olması da bu aşkın varlığını kanıtlamaya yetmez. Mimar Sinan, hangi eserinde hesap yapmamıştır ki?" diyor.
    Kaynak: https://haberturk.com/...se-emanet-ettigi-sir