Bir ressam sadece ellerini çizmeye çalışsa bir ömür tüketmesi gerekir. Bir şair güzelliğini yazmaya kalkışsa dünya dillerinin bütün kelimeleri kifayetsiz kalır. Öyle bir güzellik, öyle bir endam.
"Ey Müslümanlar, sormak istiyorum! Sizler tüm dünyada Müslümanları kapsayan tek İslam devletinin kurulmasını mı istiyor, buna mı davet ediyorsunuz? Sizler şu anda İslam için uğraşan 500 kişilik bir topluluk olarak, yine İslam için uğraşan diğer bir 500 kişilik toplulukla anlaşmaya güç yetiremiyorken, nasıl dünya İslam devletini, tek İslam ümmetini kurabilirsiniz?"
Gelir gelmez Sultanahmet'te bir medreseye yerleşti ilkin. Geldiğini duyan Enver Paşa, birkaç gün sonra kendisini Harbiye Nezaretine davet etmişti. Konuğunu askeri bir törenle karşılamış, vatana hizmetlerinden dolayı kendisine harp madalyası vermişti. Padişah Sultan Vahdettinse "Mahreç Payesi" ile onurlandırmıştı. İlmiye rütbesi olan bu paye askerlikte yarbaylık rütbesine eşti. Doğuda Ermenilere ve Ruslara karşı yaptığı mücadeleler, İstanbul'daki âlimlerle yaptığı münazaralar, İngilizlere karşı mücadelesi, gazetelerdeki yazıları, yıllardır hayalini kurduğu medrese için Doğuda ve İstanbul'da verdiği çırpınışları aldığı payeyi fazlasıyla hak ettiğini gösteriyordu. O günün gazeteleri kendisinden övgüyle bahsediyor, onun için, "Bediüzzaman, Sahibüzzaman, Fahrüddeveran, Fatinül'asr" gibi unvanlar kullanıyorlardı. 8 Temmuz 1918'de dönemin en yüksek tirajlı gazetesi Tanin, manşetten haberi şöyle duyurmuştu: "Kürdistan ulemasından olup talebeleriyle beraber Kafkas cephesinde muharebeye iştirak eylemiş ve Ruslara esir düşmüş olan Bediüzzaman-ı Kürdi Efendi ahiren şehrimize muvasalat eylemiştir."
Ne yazık ki Bediüzzaman özlem duyduğu şehiri bulamamıştı. Manevi tefessüh kentin her yerini sarmıştı. Gerçi on sene önce geldiğinde de bozulmalar vardı. Lakin bu denli hızlı bir yozlaşmaya ilk defa şahit oluyordu. Dersaadet'in hali yürek sızlatıyordu. Çarlık Rusya'sının yıkılmasından sonra sefaleti yaşayan on binlerce Rus göçmeni İstanbul'a akın etmişlerdi. Göçmenlerin birçoğu da kadınlardan oluşuyordu.
Rus kadınlarının moda diye takdim edilen giyinişlerinden İstanbullu kadınlar da etkilenmişti. Aslında giydikleri pek moda da sayılmazdı. Bolşevik ihtilalinden kaçarken üzerlerinde yarı çıplak ne varsa öylece çıkıp gelmişlerdi İstanbul'a. Meşakkatli yolculuktan dolayı saçları bitlenmesin
"Aslında" dedim lafını keserek, "farkına vardım ki her zaman insan vücudundan sıvışmaya çalışan bu yılanın çıkarmaya çalıştığı kafası ve boynu karınlarımızın altında görülür. Ama Tanrı, yılandan sadece erkeğin huzursuz olmasına izin vermedi, zehrini akıtmak için kadına sarılmasını ve soktuktan sonra şişliğin dokuz ay sürmesini istedi. Size Tanrı'nın kelamına göre konuştuğumu kanıtlamak için söylüyorum, yılanı lanetlemek için ona, kadına baş kaldırmak uğruna boş boşuna dikileceğini, en sonunda kadının ona baş eğdireceğini bildirdi."
~Kırılmaktan korkmamanın bir yolunun da, kendi kendini bin parçaya ayırmak olduğunu keşfetmemiştim daha. Cam bir fanusun içinde korumaya çalışıyordum kendimi. Yanlış geldiğim bir yerdi dünya, öyle hissediyordum.~
Şunu bilmelisiniz ki, Havva ve kocası yasak elmayı yediklerinde, Tanrı akıllarını çelen yılanı cezalandırmak için onu erkeğin bedenine soktu. Bugüne kadar, ilk babasından kaynaklanan ve onun suçunun cezası olarak karnında yılan beslemeyen bir insanoğlu henüz doğmadı. Siz ona bağırsak diyorsunuz ve yaşamsal işlevler için gerekli sanıyorsunuz, ama bilmelisiniz ki onlar defalarca üst üstlerine katlanmış yılanlardan başka şeyler değillerdir. Karnınızın guruldadığını duyduğunuzda, bu ıslık çalan yılandır ve ilk insanı çok tıkınmaya kışkırtan obur mahlûk gibi onun da acıktığının işaretidir. Zira günahınızın kefareti için sizi öteki canlılar gibi ölümlü kılmak isteyen Tanrı, başınıza bu açgözlüyü, öyle ki ona çok yemek verirseniz çatlayasınız veya eğer bu aç deli, görünmeyen dişleriyle midenizi ısırdığında karavanasını esirgerseniz, haykırsın, fırtınalar koparsın ve damarlarınıza yolladığı, doktorlarınızın safra dedikleri bu zehir sizi şiddetle ateşlendirdikten sonra kısa sürede öldürsün diye tebelleş etti.