Aslında bu kitabı okuma sebebim sırf mitoloji merakım değildi. Özellikle Roma-Yunan mitolojisinden gına geldiği için uzun zamandır ilgimi çeken kitap olmamıştı.
Kitabın ebatını gördüğümde mitolojide temel giriş gibi göründü gözüme. Ancak kitabın isminin sadece Eros oluşu ve geçmişten günümüze sevme sanatı notu, bana farklı bir bakış olduğunu Düşündürdü. Neyse ki yanılmamışım.
Başlangıcı okuduğumda, yani evrenin düzenini, aklımdaki düşünceleri yazarın çok güzel bir şekilde ifade ettiğini okumak beni memnun etti. Aslında tamamen mitoloji diyemeyiz bu kitaba hayır. Burada bir felsefik düşünce ve bu düşünceyi gayet anlaşılır biçimde bir anlatı mevcut. Mitoloji ise bir bahane, anlamak için bir bahane.
Sevginin başlangıcı ne olabilir? Nasıl severiz?
Başta güzelliği severiz. Sonra güzelliğin altındaki ruha bakmayı keşfederiz. Buna ister karakter deyin ister huy su. Peki sevgiyi ayakta tutan güzellik midir yoksa ruh mu?
Evreni dengede tutan da sevgi değil mi aslında? Buna sadece bir kadın ve erkeğin birbirini sevmesi olarak düşünmeyin.
Sevmeye bir de Eros kitabından bakın bence. O zaman bana hak vereceksiniz. İtiraf etmem gerekirse hiç bu kadar hoş bir şekilde okumamıştım. Bazı hususların bu kadar derin olduğunun farkına varmamıştım. Ve bu çok hoşuma gitti.
O yüzden Epope dehşet ve ibretle tavsiye ediyor!
ErosTuğba Sarıünal · Destek Yayınları · 202612 okunma
Kitabın her sayfasını evet şimdi bir şeyler olacak bir şeyler yaşanacak diye çevirdim fakat olmadı. Olay örgüsü beni içine çekemedi. Düşünce yazısı olduğunu varsayarsam "Bir fikir vermeye çalışmış diyebilir miyim? Diyemem. Olay örgüsü çok ince düşünülmüş, dahice diyebilir miyim? Diyemem." Sonuç olarak kitap hakkında çokça şey diyemiyorum. Çünkü romanlarda biraz edebi cümleler, içimi saran, beni büyüleyen kelimeler olması gerekliliğine inanıyorum. Evet konusu dikkat çekici ve 21. yüzyılın kitabı seçildiği için özellikle okumak istedim. Fakat benim için bir hayal kırıklığıydı. Bitsin ve kurtulayım diye çevirdim sayfaları.
Üzgünüm...
Kitabın içerisinde gerçeklerin direk gerçek olarak anlatılışı sanırım beni rahatsız etti.
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,4bin okunma
ilk bakışta sadece bir roman gibi görünse de aslında insan psikolojisini, yalnızlığı, korkuları ve yaşamın anlamını sorgulatan bir eser. Kitabı okurken zaman zaman olaylardan çok karakterlerin düşüncelerine odaklandım. Bu yüzden bazı bölümler yavaş ilerlese de anlatılan fikirler ilgimi çekti.
En çok dikkatimi çeken nokta, Friedrich Nietzsche ile Josef Breuer arasındaki konuşmalardı. Başta Breuer’in Nietzsche’yi tedavi etmeye çalıştığını düşünürken, ilerleyen bölümlerde aslında ikisinin de birbirinden bir şeyler öğrendiğini fark ettim. Bu durum bana insanların bazen başkalarına yardım etmeye çalışırken kendilerini de tanımaya başladıklarını düşündürdü.
Genel olarak bu kitabı beğendim. Bana insanların dışarıdan güçlü görünseler bile iç dünyalarında büyük mücadeleler yaşayabileceklerini gösterdi. Ayrıca insanın kendisini tanımasının ve kendi korkularıyla yüzleşmesinin ne kadar önemli olduğunu fark ettirdi. Okuduktan sonra üzerinde uzun süre düşündüğüm kitaplardan biri oldu ve bu yönüyle bende kalıcı bir etki bıraktı.
Bu kitabı bana hediye eden kişiye ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Birine kitap hediye etmek, aslında ona yeni bir düşünce dünyasının kapısını aralamaktır. Nietzsche Ağladığında benim için tam da böyle bir deneyim oldu. Bu anlamlı hediye sayesinde hem etkileyici bir hikâye okudum hem de kendime farklı sorular sorma fırsatı buldum. Bu yüzden bu kitabın bende bıraktığı iz kadar, bana hediye edilmiş olması da her zaman özel kalacak.
Açık konuşayım, etkiliyor mu? Evet etkiliyor. Ama neden bilmiyorum ama kendini tam ifade edememe durumları söz konusu olmuş gibi burada bile… Babadan çekinme mevzusu olabilir.
Kireç Ocağı, aslında bir insanın yıkılışını değil, düşüncenin toplumla karşılaşınca nasıl öğütüldüğünü anlatıyor. Konrad'ın sözlerinde görünen delilik, belki de dünyanın akıllılığına duyulan en büyük itirazdır. Çocukluğunu cehennem gibi hatırlayan, insanlarla kirlenildiğini söyleyen, düşüncenin susturulduğu bir düzene öfke duyan Konrad; yalnızca kendisini değil, çağını da yargılar.
Roman boyunca insanın en büyük mahkûmiyetinin dört duvar değil, anlaşılmamak olduğu hissediliyor. Çünkü toplum çoğu zaman hakikati söyleyeni dinlemek yerine susturmayı tercih eder; düşünceyi çürütmektense düşünürü "deli" ilan etmek daha kolaydır. En tehlikeli olan da budur: Kulakların duymayı, beyinlerin düşünmeyi bıraktığı yerde sessizlik erdem, itaat ise akıl sanılır.
Belki de Bernhard'ın en acımasız cümlesi şudur: İnsan, çoğu zaman başkalarıyla değil, başkalarının beklentileriyle kirlenir. Bu yüzden Kireç Ocağı, bir cinayetin değil; hakikatin, düşüncenin ve insan ruhunun yavaş yavaş boğuluşunun romanıdır. Sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki bazen en büyük kireç ocağı taşları değil, insanın kendi zihnidir; içine düşen her düşünceyi ya taşa çevirir ya da toza.
Platon’un Devlet eseri, sadece antik bir felsefe metni değil, günümüz dünyasını anlamak için de muazzam bir kılavuz. Kitap adalet ve ideal toplum arayışıyla başlasa da, özellikle son bölümlerde yönetim biçimlerinin yozlaşmasını anlattığı kısımlar beni derinden sarstı. Platon’un oligarşi, demokrasi ve tiranlık analizlerini okurken, bugün Türkiye'de bizzat deneyimlediğimiz pek çok toplumsal ve siyasi kırılmanın yüzyıllar öncesinden öngörüldüğünü fark ettim. Platon, yozlaşmanın temel nedenini liyakat sisteminin çöküşüne bağlar. Yönetenlerin ortak çıkarı bırakıp kendi zenginliklerini ve güçlerini koruma hırsına kapılmalarını anlatırken, günümüz Türkiye’sindeki ekonomik adaletsizlikleri, kurumsal yozlaşmayı ve kutuplaşmayı görmemek imkansız. Bugün medyanın gücüyle yaratılan algı operasyonları ve kutuplaştırma siyaseti, Platon’un uyardığı bu tehlikenin tam bir karşılığıdır. Sonuç olarak Devlet, bana sadece felsefi bir teori sunmadı; adalet, liyakat ve hukukun üstünlüğü kaybolduğunda bir toplumun nasıl hızla sürüklenebileceğini gösteren güncel bir Türkiye aynası oldu.