Puan vermedi·524 syf.··
2026 61. kitabı
·
23 günde okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2026 17:16
Merhaba. Bu ayın bir diğer okuduğum kitabı Bülent Akyürek'in “Satılık Adam” adlı romanı oldu. Şubat ayında hayatını kaybeden yazarımıza Allah'tan rahmet diliyorum mekanı cennet olsun inşallah. Yazarın, hayat mücadelesi, ciddi hastalıklarla boğuşan bir dönemde kaleme aldığı Satılık Adam, içsel çatışmalarıyla kavgalı karakterlerin hikâyeleri bu romanda biraraya toplanmış. İki tezat oluşumun yani varlık ve ölümün insan üzerindeki zayıflığını en tabii hatta zıtlıkla tabir edersekte en hoyratça şekilde dile getirilir. İnsanın hayat yolunda toplumsal, çevresel ya da kendi içsel dünyasında hor görülme kaygısı yetmezmiş gibi birde kaygıdan öte gerçekleşmesiyle boğuşan roman kahramanlarının her biri bambaşka bir duvar örmüştür kendisine ve hepsi ayrı ayrı çarpar kendi duvarlarına... #kitapalıntıları &İnsanların destana değil, destanların insanlara ihtiyacı vardır, destanlar büyük adamların ölümsüzlük iksiridir ama hayat gittikçe anlamsızlaştığı için bir gün gerçekliğini yitirdiğinde yaşanan en gerçek şeyler destana dönüşür, edebiyata bürünür ve böyle kurtulur yüklerinden küçük insanlar. &Biz sanırız ki hakikati az insan bilir! Hayır, gerçeği birçok insan bilir ama söyleyecek cesaretleri yoktur. &İrade, içi temizlendikçe noksanlaşır. &Bazen can alıcı bir yalnızlık cümlesi kurmak istersin ama bunu kalabalıklar okuyup sahte bir hüzne kapılarak senin sahici kederini meze yapmasınlar diye vazgeçersin. Bazen en iyi yalnızlık cümlesinin belki de bir hayata denk geldiğini anlarsın. &İnsanın tükendiği an içinin dış olduğu zamanlardır. Varlık keşfedilince, sırrını kaybeder, cazibesini yitiririr, sıradanlaşır. &Hayat hepimizi birbirimize satar ama hiçbirimiz aldıklarımızdan memnun kalmayız. Dünya evrenden, insan hayattan ömür çalarak yaşar...
Edebiyat & Roman
Satılık AdamBülent Akyürek · Ketebe Yayınları · 2025159 okunma
7/10
·272 syf.··
2026 60. kitabı
·
32 saatte okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 17:34
İtiraf etmeliyim ki bu yolculuk hiç kolay başlamadı. Hatta ilk sayfalarda okuduğumu anlamıyor gibi hissettim. Karakterlerin kim olduğunu, hangisinin yazar, hangisinin "gölge" olduğunu anlamaya çalışırken ciddi bir yön kaybı duygusu yaşadım. Agualusa ile ilk tanışmam böyle değildi oysa. Unutmanın Genel Teorisi'ni okuduğumda, Ludo'nun dört duvar arasına sıkışmış yalnızlığında kendimden ve insana dair korkulardan çok şey bulmuştum, o kitap beni ilk satırda evine buyur etmişti. Bu kitapsa içeri girmemem için direndi. Neden böyle hissettiğim üzerine düşündükçe, coğrafya ve evrenselliğin sanatta ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettim. Agualusa, okuru alıp Angola'nın yerel mitlerinin ve karmaşık siyasi geçmişinin tam ortasına bırakıveriyor. Hikâyenin doğrudan yerel bir labirentin içinden başlaması ve karakter kalabalığı, kitapla arama mesafe koymama neden oldu. Unutmanın Genel Teorisi ise sınırları aşan ve dünyanın diğer ucuyla köprü kurabilen bir yapıttı. Maalesef Yaşayanlar ve Diğerleri bana göre ilk kitabın gölgesinde kaldı. Ancak metinde yine güçlü bir sistem eleştirisi var. Yazarların toplandığı adanın dış dünyayla bağının tamamen kopması, modern dünyaya ve otoriter rejimlere atılan bir taş niteliğinde. Agualusa, dünyanın geri kalanında ne olup bittiğini bilmeyen, birbirinin çığlığına sağırlaşmış modern dünyayı eleştiriyor aslında. Adadaki izolasyon; egemen güçlerin insanları manipüle etmesini, gerçeği saklamasını ve sansürü sembolize ediyor. Yazar, entelektüellerin ve sanatçıların bile fildişi kulelerinde kapalı kaldıklarında, dışarıdaki gerçek felaketlere ne kadar geç uyandıklarını ve toplumsal hafızanın nasıl kolayca silinebileceğini yüzümüze çarpıyor. Sonlara doğru hikâye benim için de akıcılaşmaya, taşlar yerine oturmaya başladı. Kitabın sonlarına doğru
Yaşayanlar ve DiğerleriJose Eduardo Agualusa · Timaş Yayınları · 2022168 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi·176 syf.··
2026 45. kitabı
·
24 saatte okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2026 09:23
Kireç Ocağı, aslında bir insanın yıkılışını değil, düşüncenin toplumla karşılaşınca nasıl öğütüldüğünü anlatıyor. Konrad'ın sözlerinde görünen delilik, belki de dünyanın akıllılığına duyulan en büyük itirazdır. Çocukluğunu cehennem gibi hatırlayan, insanlarla kirlenildiğini söyleyen, düşüncenin susturulduğu bir düzene öfke duyan Konrad; yalnızca kendisini değil, çağını da yargılar. Roman boyunca insanın en büyük mahkûmiyetinin dört duvar değil, anlaşılmamak olduğu hissediliyor. Çünkü toplum çoğu zaman hakikati söyleyeni dinlemek yerine susturmayı tercih eder; düşünceyi çürütmektense düşünürü "deli" ilan etmek daha kolaydır. En tehlikeli olan da budur: Kulakların duymayı, beyinlerin düşünmeyi bıraktığı yerde sessizlik erdem, itaat ise akıl sanılır. Belki de Bernhard'ın en acımasız cümlesi şudur: İnsan, çoğu zaman başkalarıyla değil, başkalarının beklentileriyle kirlenir. Bu yüzden Kireç Ocağı, bir cinayetin değil; hakikatin, düşüncenin ve insan ruhunun yavaş yavaş boğuluşunun romanıdır. Sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki bazen en büyük kireç ocağı taşları değil, insanın kendi zihnidir; içine düşen her düşünceyi ya taşa çevirir ya da toza.
Duygu ve Düşünce
Kireç OcağıThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 2025412 okunma
Puan vermedi·215 syf.·
2026 28. kitabı
Frank Furedi'nin 2004'te kaleme aldığı, Türkçeye 2010'da Erkan Koca çevirisiyle kazandırılan bu kitap, ilk bakışta bir nostalji metnine benziyor: "nerede o eski entelektüeller?" sorusunu sorduğunda, çoğu okur kapağı kapatmadan önce gözünü deviriyor olabilir. Çünkü bu soruyu soran her kalem, biraz da geçmişin kült figürlerine sığınan, yenilenle başa çıkamamış birinin sızlanması gibi gelir kulağa. Furedi bu tuzağa kısmen düşer; ama düştüğü yerden çıkardığı tespitler, bu coğrafyada sızlanmayı hak edecek kadar haklıdır. Kitabın belkemiği tek bir kavram: philistinizm. Furedi'nin Schopenhauer'den ödünç aldığı bu terim, "zihinsel ihtiyacı olmayan insan"ı tarif eder. Yemeyi, içmeyi, eğlenmeyi, mevki ve şöhret kovalamayı bilen ama düşünceyi kendi başına bir zevk olarak tanımayan, hatta düşünmenin kendisini "zaman kaybı" sayan tipoloji. Bir zamanlar bu sözcük üniversite çevrelerinde sıradan halkı tanımlamak için kullanılırdı; Furedi'nin tezi şu: artık üniversitenin kendisi philistinleşmiştir. Çürümenin alttan değil üstten geldiği bir çağdayız. Kitap altı bölümde altı yara açar. Aklın değer kaybı: Aydınlanma'nın iddiası — "akıl evrenseldir, hakikat bulunabilirdir, bilgi özgürleştirir" — postmodern relativizm tarafından aşındırılmıştır. Hakikat artık çoğul, görelidir; herkesin gerçeği kendinedir; bu cümle bir özgürleşme gibi başlamış, bir teslimiyetle bitmiştir.Önemsiz görülen arayışlar: Bilgi salt bilgi olarak değer taşımaz olmuştur; her cümlenin altına bir "ne işe yarayacak?" sorusu konmuştur. Einstein'ın "gerçeğin arayışında olmak, ona sahip olmaktan daha değerlidir" cümlesi artık duvar süsüdür; uygulanmaz.İçeriğin yokolması: Üniversite işletmeye, akademisyen profesyonele, ders pakete dönüşmüştür. Edward Said'in kitapta alıntılanan tespiti sertir: profesyonel, "kayığı
Nereye Gitti Bu Entelektüeller?Frank Furedi · Birleşik Kitabevi · 201062 okunma
Puan vermedi·66 syf.··
2026 29. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 20:36
Sarı Duvar Kağıdı , ilk bakışta “dinlenme, sinirsel yorgunluk, iyileşme” hikâyesi gibi görünür; ama metnin asıl katmanı, iyileşme adı altında sistematik bir zihinsel çözülmenin nasıl üretildiğini anlatmasıdır. Anlatıcının sesi giderek daralan, içe kapanan ve gerçeklikle bağını ince ince kaybeden bir bilinç akışı üzerinden ilerler. Metnin en başında yer alan yazar notu bu okumanın yönünü belirleyen bir çerçeve kurar. Hikâyeyi bir “delilik anlatısı” olarak değil, yanlış uygulanan bir tedavi anlayışının eleştirisi olarak konumlandırır. Yani daha en baştan mesele bireysel bir zihinsel çöküş değil, bu çöküşü üreten koşullardır. Anlatıcıya uygulanan “dinlenme” ve “hiçbir şey yapmama” dayatması, iyileştirme değil, tam tersine öznenin bastırılmasıdır. Bu yüzden metin, baştan itibaren tıbbi otorite ile bireysel deneyim arasındaki çatışmayı kurar. Hikâyenin merkezinde iki baskı vardır: tıbbi otorite ve patriyarkal kontrol. Kocası aynı zamanda doktor olan anlatıcı, onun “ciddi bir şeyin yok, sadece sinirsel yorgunluk” teşhisine mahkûm edilir. Buradaki kritik nokta şudur: Kadının kendi deneyimi (acı, yorgunluk, huzursuzluk) sürekli geçersiz sayılırken, erkek otoritenin tanımı “gerçeklik” haline gelir. Bu, yalnızca tıbbi bir yanlışlık değil; deneyimin kim tarafından tanımlanabileceğine dair güç ilişkisini gösterir. Anlatıcının tutulduğu oda ve özellikle duvar kâğıdı, hikâyenin en önemli sembolüdür. Başta sadece rahatsız edici, düzensiz ve “anlamsız” görünen desen, zamanla anlatıcının zihninde bir şeye dönüşür. Bu dönüşüm, deliliğin “bir anda kırılma” şeklinde değil, algının yavaş yavaş yeniden örgütlenmesiyle oluştuğunu gösterir. Duvar kâğıdındaki “kadın” figürü aslında anlatıcının bastırılmış halidir: toplumun, evliliğin ve tıbbın içine sıkıştırdığı benliğin dışa vurumu. Metinde sık
İnceleme
Sarı Duvar KağıdıCharlotte Perkins Gilman · İthaki Yayınları · 20192,795 okunma
10/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2026 54. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 17:48
GÜN BATIMI YASAKLARI ~ JAYNE COWIE İçerik; ️Distopik polisiye ️Tersiye dünya duzeni ️Kadın egemen bir toplum ️Erkekler için geçerli katı kurallar ️Parkta bulunan bir kadın cesedi ️Annesine kızgın bir genç kız ️Toplumsal normlar, yıkılan tabular ️Feminist bir bakış ️320 sayfa Selam dostlar. #günbatımıyasakları nı bitirdim ve gerçekten harikaydı. Erkek egemen toplumsal düzen bir ölumle bir gecede tersine dönerse ve düzen artık kadınların eline geçerse ne olur? İşte bu kitapta da böylesi bir distopik konu işleniyor. Hayali bile uçuk Gün Batımı Yasakları kadınlara özgürlük veren fakat erkeklere belli bir saatten sonra dışarı çıkması yasak olan, çalışma hayatında kadınlara öncelik verilen, ailede, çocuk bakımında kadınların beyanını esas alan bir kurallar silsilesidir. Bu kurallardan sonra öldürülen kadınların sayıları büyük oranda düşmüştür. Cass’in annesi kamuda bir kelepçeci ve babası da Gün Batımı Yasakları’nı çiğneyen biri olarak hapistedir. Babasının hapse girmesine sebep gördüğü annesinden ölesiye nefret eder. Fakat babasının cezası bitip hapisten çıkınca her şey değişecektir. Artık annesiyle değil babasıyla yaşamayı düşünür. Bir gün annesinin iş yerine gittiğinde eline bir kelepçe anahtarı geçer. Onu geri vermez, saklar. Belki ölesiye nefret ettiği bu yasakları delmenin cazibesi onu teşvik etmiştir. Zira onun gözünde erkekler zulüm altındadır. Peki yaptığı doğru mudur? Yasaklar gerçekten onları koruyor mudur yoksa bireylerin kararları önünde kocaman bir duvar mı örüyordur? Konusu ve kurgusuyla merakla kendini okutan, “Acaba her şey tersine olsaydı daha mı güvende olurduk yoksa güç karşısında iyice düzeni mi bozardık?” diye sorgulatan bir kitap oldu. Hayali bir güzeldi ama söyleyeyim Siz de böyle tersine dünya düzeni temalı kitaplar okumayı ve cinayeti çözerken
Gün Batımı YasaklarıJayne Cowie · 25M2 Kitap · 20261 okunma