Başlamadan önce söyleyeceğim birkaç şey var.
Kitabın çok yüksek bir edebi değere sahip olduğunu söyleyebilirim. Gerek üslubu gerekse akıcılığıyla çok güzel ve okuması oldukça kolay olan bir kitaptı. Bence Zweig kitaplarına ve klasiklere başlamak için çok güzel bir kitap. Benim de okuduğum ilk klasik kitap. Ve yeri bende hep ayrı kalacak olan bir kitap.
Bu incelemenin amacı kesinlikle yıllar önce yazılmış ve edebi değeri bir çok kitaptan daha iyi olan bir kitaba çamur atmak değil. Sadece hissettirdiklerini paylaşmak.
Kitap bir aşkı anlatıyor olsa de ben daha farklı düşünüyorum. Bence bu yaşananların hiçbiri aşk değildi. Okuduğumda üzerimde bir rahatsızlık hissi oluşturdu. Hem kitapta yaşananlar hem de okuduğumda tesir eden o huzursuzluktan yola çıkarak şöyle bir sonuca vardım: Kitapta yaşananlar bence aşktan çok takıntıyı işaret ediyordu.
Okuduktan sonra aklımda kalan ve cevap veremediğim sorular oldu. Niye çoğunluk (özelliklede kitabı edebi değerleri için okumayanlar) tozpembe bir aşk hikayesi gibi lanse ediyordu? Neden kimse bu bilinmeyen kadının yaptıklarını garipsemiyordu? Peki bu kitap bir erkeğin ağzından yazılsaydı okuyanların kitap hakkındaki düşünceleri yine aynı mı olurdu?
Bilemiyorum, belki de yazarın amacı böylesine abartı bir takıntıyı anlatmaktır ve normal olmayanı göstermektir.
Çünkü "Ben tanrıya da inanmıyorum artık, yalnızca sana inanıyorum." dedirten bir aşk tanımı, bence normal bir tanım değil. Kadının "aşk" için kendini resmen hiçe sayması garip geliyor.
Not: Başkalarının hayatına istediğimiz gibi giremeyiz. Sizin sevdiğiniz biri sizi sevmeyebilir ki bu çok normal bir şeydir. Normal olmayan ve izin vermemeniz gereken, kendinizi bu şekilde hiçe saymanızdır. Olmayan şeyleri zorlamanın size herhangi bir katkısı yok.