Adından da anlaşıldığı gibi bir distopya kitabı, ben distopyaları pek içaçı bulmadığım için sevemiyorum mesela resmen bir kült olan 1984 romanı gibi bir distopya beni bir iter. Okuma şevkim filan kalmaz. Bu kitap , aşırı karamsar değil en azından diye düşünüyorum. Bilim kurgu eseri olduğunu da söylememe gerek yok, 1968 senesinde yazılmış kitaba göre wow dedirtiyor. İnsan beyni inanılmaz, hayal gücü bazen gerçek bile olabilir dedirtiyor.
Kitapta bir 3.dünya savaşı gerçekleşiyor ve savaş neticesinde hayvanlar neredeyse tükeniyor - sanırım birkaç hayvan dışında hiçbir canlı hayvan kalmıyor- Dünya yaşanacak bir yer olmaktan çıkınca Mars gezegenini yaşamak için seçiyorlar. Mars'a gitmeyi kabul edenlere insana tıpatıp benzeyen Android hizmetçiler eşlik ediyor. Devamını çok anlatmak istemiyorum , çünkü bkz:spoiler.
Hikayenin başlangıcı android avcısı Rick Deckard ile , avcı John İsidore karakteri üzerinden ilerler. Rick karakterini, dahaçok beğendim sanırım, hikayenin hemen hemen ana kahramanı olmasından ötürü. İsidore karakteri biraz geri planda kalmıştı.Zaten kitabın distopyasını anlayana kadar en çok Rick karakteriyle bir bağ kuruyorsunuz. ( Bütün kitap karakterleriyle bağ kuran o kişi) Kitaptan uyarlama bir film varmış , kitabı daha iyi analiz edebilmek için izleyeceğim. İsmi Bıçak Sırtı. Daha önce duymuştum, hatta hep izleme listemdeydi. Hiç izleme fırsatı bulamamıştım, şans bu ya kitabını okuduktan sonra daha güzel oluyor, kitaptan uyarlama filmleri izlemek.
Kurgusu kendine özgü , zamanına göre yazılan güzel bir eserdi ama bazı terimleri çok anlayamadım sanırım yazarın kendi özel tasarladığı şeylerdi bilemiyorum, keşke önyazı vs. gibi bilgilendirici bir kısım olsaydı.
Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?
Sosyal medyada popüler olan bir kitaptı, genç yetişkin kurgu olarak geçiyor. Kitap Mab ve Elk adında iki dostın arkadaşlık ilişkilerinden yola çıkıyor, aslında kitabın başında Elk, Mab'in hayaletiyle konuşuyor yani girizgahı değişik başladı. Ben, biraz fantastik bir kurguya evrilecek sanmıştım ki kitap tamamen dram içeriyor.
Lise yıllarımda John Green'in duygusal birkaç kitabını okumuştum mesela favorim Alaska'nın Peşinde sanırım o kitabı 2 kere ya da 3 tekrar okudum - aşırı iyi miydi bilemiyorum o zamanlar çok popülerdi ve beni baya ağlatmıştıı. -
Bu kitabı okuyanlar da aynı şekilde ağlatır, aşırı duygusal vs dedi, ben de öyle olduğunu düşündüm, ya büyümem ya da derinlik eksikliği bilmiyorum ama beni ağlatmadı. Aşırı duygusal sahneler de vardı kitap içinde şöyle bir burun sızlaması yaşadım ama başından hayaletle başladığı için yani biri neticede ölmüş, aşırı üzücü gelmiyor, ama o sona şaşırdım baya ters köşe oldu. Ters köşelere aşina olan ben bunu yemedim, nedense boşluğuma geldi herhalde.
Mantık hatası var mı bilmiyorum ama o, sonu konuşalım bence şaka mıydı???
Jenny Valentine
Albert Camus
İşte Şubat ayının en favori kitabı, bence herkesin okuması gereken türde bir kitap.
Camus'dan okuduğum ilk kitap ama son kesinlikle değil.
Kitabın başlangıcında " Bugün anne / annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. " sözüyle başlaması bütün kitap yorumcuları tarafından dile getirildi. Sanki daha kitabın başında olaylara yabancıymış hissiyatı veriyormuş , benim ilk cümle dikkatimi o denli çekmedi ama hak verdim. Kitap 1. ve 2. bölüm olarak ayrılıyor, asıl olay 2.bölümde derinleşiyor. İlk bölümlerde sıradan bir hayat okuyormuş izlenimi aldım, ve ilk bölümleri okurken derine inemedim, ne zaman 2.bölüme geçtim , 'vay be işte bu' dedim.Felsefi kitaplar okumayı çok sevmiyordum, lisede felsefe hocamız Sartre'in Bulantı'sını okumamızı tavsiye etmişti , ben okumamıştım. Camus 'un kendi düşüncelerine ve yazılarına Camus felsefesi olarak bakılıp ve bu felsefi düşünceyi Sartre'in Bulantı kitabında görenler olmuş - okuduğum onca yorumlardan istinaden- Olabilir , gerekirse okuruz ama Camus 'un anlatısıyla aynı olduğunu pek düşünmüyorum.
Yabancı kitabında sadece bir olay ve örgüsü yok , kitaptan birçok anlam çıkarabiliyorsunuz, mesela kitaptaki savcının savunduğu şeylere hak verirken kimi zaman başrol karakterine de hak veriyorsunuz. En sevdiğim şey de kitaplarla ilgili -bazı kitaplar - , oldu ve bitti gibi kesin yargıların bulunmaması.Çünkü bana göre kitap bunu temsil ediyor diyebilme özgürlüğü veriyor.Başkasına göre de başka.
Özetle beğendim, okumanızı tavsiye ederim.
Ayfer Tunç 'dan okuduğum ilk eser Suzan Defter oldu, yazarla tanıştığım ilk eser olduğu için benim için, sevdiğim bir kitap olması gerekiyordu nitekim de öyle oldu kitaba bayıldım desem yalan olmaz. Tek kelimeyle mükemmel!
Daha önce bu kadar ince işlenmiş karakterleri okumamıştım ya da okudum da pek hatırlayamadım. Biraz kalemi bana Sabahattin Ali'yi çağrıştırdı.Belki de , daha çok sevmemin nedeni olabilir. Ayfer Tunç'un diğer eserlerine de bakma isteği getirdi.- kitap alırken,ikincisini de almıştım :) -
Kitabı elime alıp okumaya başladığımda sayfaları anlayamadım, mesela bir tarih yazıyor atıyorum 12 mart, oradan itibaren okumaya başlıyorum fakat devamı yok,ilk başta basım hatası falan sandım, hep de hatalı kitaplar bana mı gelir diye sorguladım filan 1k da yorumları okuyunca şaşırdım, kitabın dizaynı bambaşkaymış. İki tane ayrı bir günlük olduğunu anladım ama okuma düzeni farklı ilerlediği için biraz karıştırmam sonucunda önce erkeğin kısmını okuyup gün bazında, sonra kadının kısmına geçtim. Kimisi önce sadece sol kısmı daha sonra sağ kısmı okumuş mesela. Hikaye bir noktadan sonra birleştiği için, unutmamak adına ben, gün gün okumayı tercih ettim.
Kitapta iki karakter üzerinden yani günlükleri üzerinden iletişime geçiyoruz.Ekmel Bey, sol taraftaki günlükleri yazıyor, Derya ise Sağ taraftaki. Bu karışıklıkları kendi içimizde hallettikten sonra hikaye akıyor gidiyor. Yazar, günlüklerin başından sonuna karakter gelişimini çok güzel işlemiş. Sadece diyebilirim ki, okuyun okutturun. Yeni bir yazar kilidi açıldığı için de ayrıca seviniyorum.
Suzan Defter