Kıskandım onu. Edison'u, Bedrettin'i, Spartaküs'ü kıskandığım gibi kıskandım. Yüzde yüz yaşamak dediğim bu, canım... Tabii kıskandığım onların ne eserleri ne de kendileri! Klâsik deyimle ruhlarını kıskanıyorum. Yaşamaya haysiyetli bir anlam kazandıran çabalarını...
"Ölüm diye bir şey yoktur! Bize ölüm olarak görünen şey bir geçişten ibarettir; bizim ölümlüler olarak yaşadığımız bu dünya, ölülerin ruhlarının yaşadığı dünyanın bir kenar mahallesinden ibarettir."
Henry Wadsworth Longfellow
Tam da bu duruma uygun Edison ile ilgili bir hikâye vardır: "Thomas Edison bir gün eve geldiğinde annesine bir kağıt verdi ve "Bu kağıdı öğretmenim verdi ve sadece sana vermemi tembihledi."der.
Annesi kâğıdı gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okur: "Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin."Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Edison'un annesi vefat ettiğinde, o
artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biridir ve bir gün eski aile eşyaların karıştırırken çekmecelerden birinin köşesinde katlı halde bir kâğıt bulur ve onu okumaya başlar. Kâğıtta "Oğlunuz "şaşkın" (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz..." yazılıdır. Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne șu satırları yazdı: Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi haline getirilmiş "şaşkın" bir çocuktu."