1887’de Emile Berliner’nin Edison’dan bağımsız olarak “gramofon” olarak isimlendirdiği buluşu yaptığı sene, American Gramophon Company kurulur; şirket, en yeni gramofonları üretecek ve ticarileştirecek, ayrıca fuarlarda eğlence aleti, bakanlıklarda ise ses kaydetme makinesi olarak kullanılması için ilk fonogramları kaydedecektir.
Buluşunun, gezici bir eğlence aleti olarak kullanılmasının planlandığını fark eden Edison, bu tür bir kullanımın onu “bir oyuncağa indirgeyeceğini” düşünerek bu karara karşı çıkar.
1854’te Fransız bir mühendis, Bourseult, temaslı mikrofon teorisini geliştirir: Sesin etkisiyle titreyen hareketli bir plaket, bir pilin devresini başlatır ya da durdurur, bu da timsal titreşimlerin uzak mesafeye iletimini sağlar ya da engeller.
1875’te Bell, Philippe Reis adlı unutulmuş bir Alman’ın ve Bourseult’nün fikirlerinden yola çıkarak ilk temaslı mikrofonları üretir. Sonra da telefonu icat eder. Düşüncesine göre bu aletin ilk kullanımı, grev durumunda rehine olmaktan kurtarmak amacıyla fabrika müdürlerinin şirket merkezine gönderilmelerini sağlayacaktır! O zamanlar kimse, siviller arasında mesaj alışverişi olabileceğini aklına getirmez. Hatta çok sonra, Londra ile New York arasına ilk transatlantik kablo döşenirken bile Edison kendi kendine soracaktır: “Ama birbirimize söyleyecek bir şeyimiz var mı?”
Kıskandım onu. Edison'u, Bedrettin'i, Spartaküs'ü kıskandığım gibi kıskandım. Yüzde yüz yaşamak dediğim bu, canım... Tabii kıskandığım onların ne eserleri ne de kendileri! Klâsik deyimle ruhlarını kıskanıyorum. Yaşamaya haysiyetli bir anlam kazandıran çabalarını...
"Ölüm diye bir şey yoktur! Bize ölüm olarak görünen şey bir geçişten ibarettir; bizim ölümlüler olarak yaşadığımız bu dünya, ölülerin ruhlarının yaşadığı dünyanın bir kenar mahallesinden ibarettir."
Henry Wadsworth Longfellow