• 317 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    + Dışa bağımlı mıyız?
    - Yok canım! Ne bağımlılığı? Onlar bize bağımlı. Bizimkisi dudak tiryakiliği.
    Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.
                          /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk


    Çocuklarınızı Padişahçı değil Milliyetçi yetiştiriniz.   
                                 /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Bu millet bağımsızlıktan yoksun yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.
                         /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir.
                     /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    “Ben, yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir mil­letin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli istiklâl bence hayat mesele­sidir.”
                 /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye konusunda üzerinde en çok durduğu şey, onun bağımsızlığıdır (istiklâli). Türk gençliğine hitabesinde ‘Muhafaza ve müdafaa’ mecburiyetinden söz ettiği iki şeyden birisi (ve birincisi) Türk ‘istiklâli’dir. 1919 Mayısı’nda, ne diyor: “Türk’ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır. Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!”

    #80571992

    "Yaşamak isteyen milletimizin isteği tek kelimede özetlenebilir ve gayet meşrudur: Bağımsızlık. Avrupa’nın yöneticilerden ve sermayedar­lardan ayrı olan asıl milletleri, bizim hayatımızı bile çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız milleti ile, İtalyan milleti ile, hatta İngiliz milleti ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu milletlerin seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin istila ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkaramamalarındandır.”(Başbuğ Mustafa Kemal)

    ●●●

    Bu kitap çok değerli yazarlarımız;

    Attila İlhan
    Uğur Mumcu
    Doğan Avcıoğlu
    Niyazi Berkeş
    Şevket Süreya Aydemir
    Niyazi Besan
    Mehmet Ali Aybar
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    taraflarından hazırlanmış çok önemli bir kaynak arşividir.
    Her şeyden evvel haber verelim ki, bu küçük eser, bir polemik kitabı değildir. Muharririn siyasî hayatında bir dönüm noktasını da işaret etmiyor.
    Kitap konu olarak ilk emperyalizm ve dışa bağımlılık konularını ele alıyor.
    Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün kendi kaleminden ve ağzından sözlerle de örneklendiriliyor bu durum.
    #80045009
    #80045247
    #80046562
    #80057872
    #80244228
    Her bakımdan dışa bağımlılık Türk milleti için tehlikelidir ve tartışma kabul etmez.

    " Öteden beri bile bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisatta elimizi kolu­muzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan mevki sahibi kimseler memnun­du. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat hakikati halde milleti manen miskinlik çukuruna atmışlardır. Bunlar iktisadi mahkumiyeti anlamayan bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün mil­letimiz hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlamıştır..." (Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

    Gerek kültürel yozlaşma gerek ekonomik doktrinlerle dışarıya olan yönelim Türk milletinin tanksız, tüfeksiz yok olması demektir.
    Bu durumu kitapta emeği geçen Uğur Mumcu 'nun şu videosuyla tasdikleyebiliriz.
    https://youtu.be/154MEZz0nn8

    Vatan parsellenemez!
    Bölünemez!
    Belli bir sınıfın manda ve himayesine verilemez!
    Canım Abim
    Tayfun Turan 'ın
    #65298966 incelemesinde kendi yorumunca başlıkta belirttiği gibi:

    "Bizim yaramızı Amerikan sargısı tutamaz..."

    Gerçekten de çok güzel bir ifade kullanmış Tayfun abim.

    Bir yanda; halk, açlık ve sefalet içinde savaşın eşiğine yaklaşırken kendini deve kuşu misali saraya kapatmış olan "Hasta Adam"

    Öte yanda; Batmakta olan devlet, parçalanmakta olan millet ve İtalya,Fransa, Yunanistan ve İngiltere'ye parsellenmiş VATAN!

    Aziz Türk Milletini bu rezil hallere sokarak , Amerikan Mandalığına doğru sürükleyen ;bu vaziyeti Türk Milletine yakıştıran alçakça tutum artık bir Milli Mücadeleyi tetikleyecektir ve bunun için de öyle yiğit bir öncü gereklidir ki bu öncü; #82071532

    Muhteşem zeka ve üstün savaş kabiliyetiyle Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ten başka kimse değildir.

    Hani der ya Hüseyin Nihal Atsız ;

    "Saraylarda süremem, dağlarda sürdüğümü;
    Bin Cihana değişmem, şu öksüz Türklüğümü."

    İşte bu Türlük  ateşinin ilk kıvılcımları uyanmaya başlamıştır;
    19 Mayıs 1919•Bir milletin kaderinin dönüm noktası...

    Bizi uçurumun eşiğinden üstün teşkilat yeteneğiyle dile kolay bir kısa zamanda çekip çıkartmış ,büyük işler başararak toplumu refah seviyesine ulaştırmış ve Cumhuriyet'i ilan ederek devrimlerle taçlandırılmış;
    Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'e bugün de hâlâ hakaretler ,çirkin yergiler ve iftiralar atılmakta. Bu acı durum günümüzde de bizi çok yaraladığı gibi o dönemde de bu aydın insanların beyninde soru işaretleri oluşturmaya başlamış ve bu eseri,bu çalışmayı bizlere hazırlamışlardır.
    #80382999
    Atatürkçülük çok saptırılan bir düşünce olmuştur. Özellikle Başbuğ'un aramızdan ebediyete intikal etmesi (10.11.1938)ve İnönü'nün başa geçmesiyle, ilkelerinin yoğun tahribata uğradığı ve üstüne basa basa Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün:
    "Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir."
     Sözünün aksine bir politika sergilenmiştir. #80595192

    *Mustafa Kemal, ülkemizi çağ­daş uygarlık düzeyine çıkaracağız dediği sırada, iç içe iki şeyi amaçlar; birincisi çağdaş ekonomik altyapıya sahip olmak, İkincisi bu altyapının içerdiği topluma ulaşmak! *(kitaptan alıntı)

    Yani bu alıntıda da şunu anlıyoruz İlimde ve bilimde Batıyı takip et. Fakat özünü kendi milli benliğini unutma.
    Batıya yaklaştığımızı zannettiğimizde asıl maneviyatımız olan
    Doğudan uzaklaşıyoruz. *(Başbuğ Mustafa Kemal)

    Bu vatan şalvarla,kasketle kurtarıldı...
    Toplumun gerçeklerini hiçe sayan hiçbir uygarlık, uygarlık değildir.

    Malesef ki Başbuğ 'un vefatından sonra İnönü ve Bayar dönemi rezalet bir şekilde Milliyetçi Yeniliklerin sonunu yıldırım hızında hazırlamıştır.(Menderes olayları var bi de tabi.. Bu kitapta da sıkça bahsi geçiyor .. ben hiç girmeyim bile Menderesle ve 27 Mayis Darbesiyle  ilgili bu kitap dışında Temel Görüşler 'i de öneririm)

    Atatürk 'ü Batıcı göstermişlerdir. Yahu Altı ilkesinden birinin milliyetçilik olmasını hadi yok say.
    Batıcı demek : Batının çıkarlarını ulusunun çıkarlarından daha çok düşünen demektir.

    Eğer Başbuğ 'un derdi Batı olsaydı. Neden 19 Mayıs 1919'da Samsun'a gitti. Zaten az daha bekleseydik onun bunun kucağında bi devlet olma arefesindeydik. Sultan Vahdettin sağ olsun(!)
    Atatürk ulusunu ,köy halkını çok seven bir liderdi.
    *Cumhuriyeti biz böyle kazandık * Şu resimdeki gibi.
    https://images.app.goo.gl/FS7RNP4NrWnGrWa86

    Köylü milletin efendisidir* Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Kuvayı-Milliye neymiş aç oku sonra gel burda bi tarafın yiyorsa Atama iftira at.
    Bırak halkı devletin bile silah kullanma yetkisi yokken benim yiğit Anadolu halkım ellerinde tencere kazan sokağa çıktı.

    ●●●


    Türkiye Cumhuriyeti Milliyetçi aydınlar tarafından kurulmuştur.
    Cumhuriyet Halk Fırkası Vatanperver bir partidir. Fakat ne yazık ki İsmet Inönü'nün sebep olduğu tahribat yüzünden 27 Mayıs 'a ve Milliyetçi Hareket Partisine ihtiyaç duyulmuştur. Atatürk’ün devrimlerini geçekleştirme amacı olarak kurduğu parti, halkın değil, eşrafın partisi haline gelmiştir.
    Mehmet Rıfat Börekçi gibi din adamları, Hamdullah Suphi gibi Eğitim Bakanlarıyla kurulan Türkçü sistemimiz ne idüğü belirsiz "sosyalizm ve kemalizm" gibi kavramların eline teslim edilmiştir.

    Sayın Türkçü yazar Caner Kara"nın da dediği gibi
    #73251397

    Bu kitapta tüm bu olayları inceleyebileceksiniz. Aynı zamanda
    Başbuğ 'a atılmış itiraflara teker teker cevap bulabileceksiniz:
    -Atatürk din adamlarını mı astırdı?
    -Atatürk Bolşeviklerle ittifak mı kurdu?
    -Atatürk Batı yandaşı mıydı?
    -Atatürk 'ün devrimleri sosyalist mi yoksa milliyetçi ve demokratik devrimler midir?
    -Atatürk panislamist midir?
    -Sünni-şii çatışması neden olmuştur?
    -Atatürk Kürt düşmanı mıdır?
    -Atatürk Sivas Alevilerini mi öldürttü?
    -Atatürk hangi ekonomik doktrinden yanaydı?

    Başbuğ vefat ettikten sonra ;Atatürkçülük adı altında yapılan iğrençlikler Atatürk'ün ve esas Atatürkçülüğün çarpıtılmasına sebep olmuştur.


    Eserdeki esas amaç Atatürkçülük fikrini en doğrusuyla genç nesillere ve aydınlatılmamış halka aktarmaktır. Kitapta da denildiği gibi

    "Atatürkçülük bir fikirden öte bizim tarihimiz."



    “Osmanlı Devleti gerçekte ve uygulamada bağımsızlıktan yoksun duruma düşürülmüştü. Bir devlet ki, kendi uyruklarına koyduğu vergiyi yurdunda yaşayıp kazanan yabancılara uygulayamaz; gümrük işlerini, vergilerini ülke ve milletin isteklerine ve çıkarlarına göre düzenlemesi yasaktır. Bir devlet ki, sınırları içinde suç işleyen yabancıları yargılaya­maz. cezalandıramaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denemez"(Başbuğ Mustafa Kemal)

    **Cengizhan da der ya üç kere iflas edenin cezası idamdır. (İdam teşbih amaçlı)
    Atatürk bunun ikincisine bile izin vermemiştir.
    Bakın kitapta geçen  şu olay en güzel tescili

    ...Fakat Franklin Bouillon ile anlaşmak bu kez de kolay olmayacaktır. Fransız Temsilcisinin kapitülasyonların kalkabileceğine aklı yatmamaktadır. Fethi Okyar’la birlikte görüşmeleri yürüten o günlerdeki Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk, anılarında şöyle yazar

    “Çok uğraştık. Hayli çetin ve sert evreler de geçirdik. Örneğin, biz azınlıkların hakları sorununda Milli Misak’taki formülümüzden ayrılmıyorduk, ayrılamazdık. Bir gün Franklin Bouillon çok kızdı. Bana:- Siz kapitülasyonları kaldıracağınızı mı aklınızdan geçiriyorsunuz? dedi.

    Ben de:- Milli Mücadele arazi için yapılmıyor. Osmanlı topraklarının dörtte üçünü oralardaki halkın iradesine bıraktık. Biz ancak bağımsızlık için mücadele ediyoruz. Zaman zaman sert meclis dediğiniz Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığının devletlerce kabulünü görmedikçe kılıcını kınına koyamaz, cevabını verdim.

    Fethi Okyar 'tuzağa Düşüyor*

    Bunun üzerine görüşmeyi kestik. Ben gittim, üç gün hastayım diye evden çıkmadım. Üçüncü gün Bakanlar Kurulu toplandı. “Paşa seni istiyor” diye haber geldi, gittim. O zamanki Meclis binasının başkanlık odasında arkadaşlar toplanmışlardı. Mustafa Kemal Paşa, Başkanlık makamında idi. Görüşmeyi açtı:

    - Fethi Bey, bir formül kabul ettirmiş. Okusun da dinleyelim, dedi.Fethi Bey formülü okudu. Azınlıklara her hususta çoğunluğun hak­larına eşit haklar sağlanıyordu. Fethi Bey:

    - Herkes kanun gözünde eşit ve aynı haklara sahip değil mi? diye açıklamalar yaptı.Hemen arkasından Reis Paşa, formülü oya koydu. Arkadaşların hepsi kabul ettiler. En sonra:

    - Sen ne diyorsun Dışişleri Bakanı? diye benim oyumu sordular. Ben:

    - Arkadaşlar oybirliği ile formülü kabul ettiler. Bu karari yürütecek ve uygulayacak bir başka Dışişleri Bakanı bulunmasını rica ediyorum, dedim.Reis Paşa - Neden siz bu formülü beğenmiyorsunuz?

    Ben - Evet Paşam, beğenmiyorum.

    Reis Paşa - Neden?

    ...hukuk eşitliği, medeni hukuktadır. Bu yönden söyledikleri tamamen doğrudur. Fakat uğraştığımız bireylerin hukuku değil, cemaatin hukukudur, yani siyasal hukuktur. Örneğin çoğunluğa mensup bireyler­le azınlıktan olan bireylerin karşılıklı oturdukları yerlerde azınlığın, yani azlık topluluğun bir oran çerçevesinde olsun polis ve jandarması, şehir, kasaba ve köy yönetimlerinde kendini temsil ettirmek hakkı ola­cak mıdır?

    Reis Paşa - Hayır... Bu, söz konusu değildir.


    Ben - İşte bu nedenle arkadaşlarımdan ayrılıyor, formülü kabul etmiyorum.

    Reis Paşa - Öyle ise. Dışişleri Bakanı ile arkadaşları arasında bir sorunda anlaşmazlık var. Bunun çözülmesi, şimdiki kanunumuza göre, Meclis’e aittir. Görüşme son bulmuştur.Hepimiz ayağa kalktık. Odadan çıkıp M eclis’e gidiyorduk. Mustafa Kemal Paşa, beni yanına çağırdı. Yavaşçacık:- Fethi Bey’i delegelikten çekin. Bundan sonra siz yalnız konuşur­sunuz, dedi..

    Buradan da anlaşılıyor ki Atatürk silah arkadaşlarının görüşünü alan bir insandı, dediğim dedik bir DESPOT değildi...Bir de Lozan 'a kusur bulma var tabi!!
    Lozan neymiş emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmüş.
    Bak bakalım nasıl yağ sürmek?
    Başta Atatürk ve Amerikan mandasına girme görüşünü bırakarak  onun çizgisine girmiş İsmet Paşa olmak üzere tam bağımsızlıktan yana Milliciler, bütün güçlükleri göğüsleyerek bu umutları boşa çıkartırlar. Milli özel sanayi kurma çabalarının verimsizliğini kısa sürede görerek, “Planlı Devletçilik"e yönelirler. İlk Beş Yıllık Kalkınma Platformu  güç dönemde hayli başarıyla uygularlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk plancıları, ekonomik bağımsızlığın temeli olan ağır sanayii kur­maya yönelmiş yeni ve geniş kapsamlı plan hazırlıklarına koyulurlar. Toprak Reformu ve Köy Enstitülerinde, halk desteğini sağlamaya çalışırlar.

    Bu yukarıdaki kitaptan alıntı ve Cumhuriyetten sonraki tüm gelişmeler..
    Tabi biz bu köy enstitülerini kominist yetişiyor iddiasıyla kapattık ama(!)
    Esas Türkçü yazarların çıktığı köy adamlarının yetiştiği yerlerdi...

    Savcılara ve hakimlere söylenecek bir şey yok. “Kanun bu, uyguluy­oruz,” diyebilirler. Gerçekten, 141. ve 142. maddeler, komünizmle mücadele bahanesiyle, en masum sosyal tenkitleri ağır şekilde ceza­landıracak niteliktedir.


    Bugün çetin davaların altında, aciz içinde bocalayanlar, hiç değilse yarını güçleştirmeye kalkışmasınlar. Fakat ne gam. Asıl haklı olanlar belki de sancısız doğum olmaz diyenlerdir.

    Her şeyi geçtim sağlam olan ne var Lozan'dan başka?
    Ya da her sorun bitti tek Lozan mı kaldı uğraşacağınız?
    Daha iyisini kim yaptı?
    Lozana Hezimettir iddiasını atan kişi kendi tarihini bilmiyor demektir...

    Herkesin oybirliğiyle kabul ettiği üzere, Atatürk, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bağımsız bir Türkiye kurma yolunda çaba göster­miştir. Cumhuriyet'in kuruluşundan 42 yıl sonra dahi, bu amaca ulaş­maktan baş döndürücü bir uzaklıkta bulunduğumuza göre, laf ebeliğini bırakıp, çağdaş uygarlık düzeyine hangi yoldan hızla erişebileceğimizi araştırmamız gerekir. Günümüzde, en geri ülkeler arasında sayılan Türkiyemiz’de, başka türlü bir Atatürkçülük düşünülemez.

    Atatürkçüler, halkçılık yolunun Londra Asfaltı gibi dümdüz olmadığını hatırlayarak, hiçbir imkanı reddetmeden bu duman perdesi­ni kaldırma uğrunda enerjilerini teksif etmelidirler. Halkın uyanış ve bilinçlenmesi, bu duman perdesi yırtılmadıkça, çok ve pek çok zaman isteyecektir.

    Atatürkçülüğün özünde, tam bağımsızlık vardır. Atatürk’ün deyimiyle tam bağımsızlık, “piyasada, mâliyede, ekonomide, adalette, askerlikte, kültürde ve bu gibi konularda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir.” Ve Atatürk şöyle devam etmekte­dir: “Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla, bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Sosyalistler, gerçek anlamıyla böyle bir bağımsızlığın peşinde koşmaktadırlar.

    Büyük liderin ilkelerine bağlılıkları, gardrop değiştirmekten öteye gitmeyen ve Atatürkçü olmadıkları yavaş yavaş anlaşılmaya başlayan smokinli gericilerin dışında, bütün Atatürkçüler, bugünkü durumdan kurtulmak için, toprak reformu, ciddi bir planlama ve halktan yana bir devletçilik gibi köklü değişikliklerin zorunluluğu konusunda bir­leşmektedirler

    Kemalizm devrimciliği arkadaki gemileri yakmaktır; ileriye yönelme azmini şid­detlendirmek, artık geriye dönmek yok, demektir, yığınları ilerleme ateşi ile tutuşturmak demektir.

    Bu esasa dayanarak yaptığımız devrimler Türk devrimi değil ancak Türk evrimi oluyor. Milli ,geleneksel duyguların hiçe sayıldığı sırf Batı esaslı ve harsa bağlı kalınmayan bir medeniyet ithali olmuş oluyor.

    Atatürk'ün kendisi, ideolojilere karşı dikkate değer bir ilgisizlik göstermiştir. Daha doğrusu ideolojilere karşı deneyci bir davranış takın­mıştır. Fakat onun temsil ettiği büyük tarihsel ve toplumsal olaya geleneksel batı ideolojilerinden birini sokmaya çalışanlar başarılı ola­mamışlar, ona taşımadığı eğilimler yakıştırmışlardır.

    Ha bir de bu dine bağlı olma -olmama mevzusu var.
    Yahu bağımsızlığına kavuşan ülkeleri geri ne yıktı bi bak.
    Hindistan Pakistan da kavuştu bağımsızlığına.
    Ama neden çabucak daha beter hâle geldi.
    Hala eski geleneklerine bağlı kaldığı için.

    O yüzden Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk biz de o ülkelere benzemeyelim diye laikliği getirdi.

    Bi de şu şapka takmadı diye asılan iskilipli atıf efendiyi gel de ben sana başka yerde anlatayım.

    Hani şu badeci akıllarınız sarhoş ruhunuz pek müsait değil belki anlamaya ama Atatürk olmasaydı dinin de olmazdı.

    Değişen birşey yok
    Bu Sultan Vahdettin zamanında milliyetçilik yapmayın mandaydı seçin naraları atanlar.
    Bugün tv programlarında sözde din hocasının biri çıkar Türkçülük haramdır naraları atıyor...

    O zamanlardaki Iskilipli Atıflar
    Kadir Mısıroğlu oluyor günümüzde
    İhsan Şenocaklar
    Nureddin Yıldızlar
    Muskacılar
    Badeciler oluyor vs. vs.

    Değişmeyen tek şey beyin yapınız.

    O bugün çıkıp da Atatürk 'ün adını mercimek kadar aklınla lekelemeye çalıştığın cami (Ayasofya cami oldu) kimin sayesinde bu topraklarda sapasağlam duruyor...

    Maaşını alırken Türk parasıyla alıyorsun bi kere Paşamın resmi var.
    Kusura bakma ama senin Atam'a hakaret etme rahatlığını bile Atam sağladı.
    Bi de dini âlet ettiniz!!  Yazık yani..
    Ben senin yerinde olsam iki rekat namaz kılarım. Rahmet okuyup gönderirim.
    Ama nerdee sende o beyin!!

    AH ATAM AH! KIRDILAR OKLARINI

    SENİ ÇOK ARIYORUZ...

    Ah Atam ah!
    Bir de altı ilkene sahip çıkamama durumumuz yok mu..
    Kahrediyor insanı..

    Milliyetçilik -> Irkçılığa !!!!!!
    Laiklik ->Batıcılığa
    Devletçilik -> Kapitalizme

    Ünlem koyduğum yere şu alıntıyı yeterli görüyorum
    #80434793

    [İngilizlerin oyununa gelip Kürdistan emelinde olan Kürt de vardı..
    Bizim yanımızda savaşan Kürt de..
    Bize hainlik eden hatta Atatürk'ün kurduğu meclise kadar girecek
    Türk de vardı..
    Kendini mandalığa teslim eden Orbay da Muhtar da Türktü
    Hatta bi çok Türk Anadoluda zararlı cemiyet kurma peşindeydi..
    Hatta Sultan Vahdettin de TÜRK  Kanuni ve TÜRK Fatihin torunu ...
    Ama yanımızda savaşan Anadolu Türkleri de var..
    Halime Kaptanlar,Şerife Bacılar...
    Sen hiç Çanakkale şehitlerinin gömülürken Türk Kürt diye ayrıldığını gördün mü?
    Ya da Seyit Onbaşı hangi milletten diye sorguluyor musun?
    Çerkes Hasan'ıyla meşhur bir Tarihimiz var...]

    Hâlâ ne kemiğinin (!) peşine düştük?


    Sosyalistlere ve sosyalizme içinde Marx'ın adı geçiyor diye karşı çıkanlar Atatürk 'ün oklarına sığınarak başka işler yapılmasına hiç karşı çıkmayıp sessiz sessiz izlediler. Uğur Mumcu 'nun da bahsettiği Milliyetçilik Anonim Şirketleri (Ülkü Ocakları)
    adı altında tefecilik, adam kayırma, devletin başına kendinden olmayanı geçirmeme ,yolsuzluk, gaspla oy toplamak, sözde SAĞCI  (köylünün işçinin hakkını emeğini SAĞICI) bir hava yaratarak solu antimilliyetçi göstermek, ulusal solcuları kominist göstermek gibi vb. Durumlar BAŞBUĞ 'UN ADINI KİRLETMEDİ AMA NE KİRLETTİ?

    DOĞRULARI YAZAN KOMÜNISTLER(ULUSAL SOLCULARA O DÖNEM YERLEŞTİRME İSİMLER TAKIYORLARDI BU DA ONLARDAN BİRİ)

    DEVLETÇİLİK VE MİLLİYETÇÎLIK
    OLDU SANA MİLLİ KAPİTALİZM
    HALK AÇ SUSUZ
    MİLLETİN EFENDİSİ OLAN KÖYLÜ AÇ SUSUZ
    SEN HÂLÂ KANDIR İNSANLARI...

    Sosyal bilimlerde yeni bir çığır açan ve insanların her türlü tutsak­lıktan kurtarılarak en geniş özgürlüğe kavuşturulmasını isteyen Marks'ı savunmak haddimiz değildir. Ama emperyalizmin hizmetindeki teorisyenler, temelinde Marks yatıyor diye, sosyalizmin Atatürkçülüğe aykırı olduğunu ilan etmektedirler! Bu noktada sosyal­istlerin ne istediklerini hatırlatmakta fayda vardır.Sosyalistler, her şeyden önce, Atatürk’ün sağladığı, fakat sağcı poli tikacılann hovardaca sattıkları haklarımızı yeniden kazanma yolunda mücadele vermektedirler.
    #81221814
    Bu ülke emperyalizmden çektiği kadar;
    Amerikan dolarını görünce Başbuğ 'u unutan ülkücülerden
    Laikliği batıcılık sanan ,kravat giymeyle modern olduğunu sanan solculardan(!)
    Bi de ortalığı karıştıran dincilerden çekti bu ülke...

    Zaten Atatürkçülük dışında eğer bir fikir ve bu fikrin öncüsü bizi kurtaracak olsaydı o kadar çok jönTÜRKten ve fikir akımından biri elimizden tutardı.
    Ne Namık Kemal,Ne Ziya Gökalp ,Ne Turancılık, Ne Ümmetçilik...
    #81206293
    Tek başarılı olan Atatürk Milliyetçiliği olmuştur.


    Ve bu milliyetçiliğin özeti :

    Türk Milliyetine ve Türk Vatanına yararlı olan herkesi korumaktır.
    Irka bakılmadan.  Soya bakılmadan. Elbette ki kendi tarihini ,ırkını, nereden geldiğini unutmadan fakat bunu günlük işlerinde ve karar alırken bir kenara koyarak.

    Ülkemize Nobel ödülü kazandırmış Aziz Sancar 'ın kürt asıllı olduğunu unutmayın!

    Bunun haricinde askerine ,polisine taş atıp da kolları rahat gezeni BARINDIRMAYACAKSIN. Fikir özgürlüğü adı altında -bir bayrak adı altında toplanmaya inanmıyorum diyen koministi - BARINDIRMAYACAKSIN.
    #82384322


    Nereye baksak senin izin var...

    -Gece geç yatıp okula uykulu geldiğimiz zaman başımızı koyduğumuz sırada,

    -Kendi isteğimiz ve rızamız doğrultusunda aldığımız kararlarda,

    -Devrimlerde,

    -Özgürce dolaştığımız kaldırımlarda,

    -Sokak ve Cadde adlarında,

    -Türk Parasında,

    -Limanlarımızda, denizlerimizde,

    -İZMİR'DE,

    -CONKBAYIRI VE ANAFARTALAR 'DA,

    -ERZURUM'DA ,

    -SAKARYA'DA,

    -TRABLUSGARB 'DA,

    -MUSUL'DA KERKÜK 'DE,

    -SURİYE CEPHESİNDE,

    -ŞARKTA VE GARBDA,

    -YÜKSELEN EZAN SESLERİNDE,

    -SOFYA'DA

    -MANASTIR'DA

    -SELANİK'TE

    -ÇANKAYA'DA

    KISACASI BAKTIĞIMIZ HER YERDE ...
    ATTIĞIMIZ HER ADIMDA..
    VATANIN HER YERİNDE İMZAN VAR...

    Üstün kişisel özelliklerine değinsek bir de ..

    Foks, Alp ve Alber isimli köpeklerini
    Sakarya isimli atını
    Ve tüm hayvanlara olan sevgini...

    Ülkü Adatepe, Sabiha Gökçen ,Afet İnan,Rukiye Ergin ve daha birçok manevi kız evladına verdiğin önemi ve onların eğitiminde katkıda bulunmanla Pilot ve egitimciler çıkardığını,
    Ve önemle kız çocuklarımızın okutulması gerektiğini belirttiğini,

    Ağacı kesmemek için evin altına raylar döşetip koca meskeni yerinden oynatırken doğaya verdiğin önemi,

    Sofya'da katıldığın baloda giydiğin yeniçeri kıyafetleriyle
    Hem geleneksel,
    Latife Hanımla ,Müzeyyen Senar'la ve manevi kızlarınla dans ederken hem de nasıl modern olduğunu,

    "Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır."

    "En büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır"

    "Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder."

    ".Türkiye’yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak... Bütün millete sağlam bir maneviyat vermek..."

    Diyerek ilime ve eğitime verdiğin önemi,

    "Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."

    "Dünyada her şey kadının eseridir. Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar." Diyerek kadına verdiğin önemi ,

    Efendiler… Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat, sanatçı olamazsınız..!
    Diyerek sanata verdiğin önemi,

    Yüzmeyi,güreşi, ciriti  çok sevmenle ve "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur." Diyerek spora ve sağlığa  verdiğin önemi,

    Ve aynı zamanda "Ben sporcunun zeki,çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim" derkenki tutumunu,

    .... hangisini anlatsak az kalır..


    ...
    Senin gibisi yüz yılda bir gelir dediler
    Yüz yıl geçti hani neredesin Atam...

    Sensiz yüreğimiz karanlık bir dehliz
    Türkler özünü unuttu ;Hepsi ya yürüyen bir Arap ya İngiliz...
    ...


    Çağımızda hiçbir isim Atatürk'ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır. -Observer,İngiltere




    ●SEN Kİ TÜM TÜRK MİLLETİNİN KADERİNİ UÇURUMUN EŞİĞİNDEN ÇEK ÇIKAR.

    ●SEN Kİ OSMANLI (AMA HANGİ OSMANLI)DEVLETİNİN BAŞINDAKİ ADAM ULUSUNU DÜŞÜNMEK BİR YANA KENDİSİNİ BİLE DIŞARIYA(!) PEŞKEF ÇEKERKEN ,TÜM KÖYLÜNÜN SORUMLULUĞUNU ÜSTLENEREK BU YOLA BAŞ KOY.

    ●SEN Kİ 16 MAYIS GÜNÜ İZMİR'DEN ÇIKARDIĞIN O AZİZ O ŞANLI VAPURU DURDURMAK İSTEYEN KAÇ KURŞUN, KAÇ TOP VE SABOTE EDİLEN ONCA PLANA RAĞMEN KARARLILIKLA YILMA!

    ●SEN Kİ PADİŞAHIN EMİRLERİNE DEĞİL MİLLETİN KADERİNE, HALKIN ACI ÇIĞLIKLARINA KULAK VERDİN DİYE AĞIR İFTİRALARA UĞRA, CEZAYA ÇARPTRIL.

    ●SEN Kİ YİNE DE BUNA DA ALDIRIŞ ETMEDEN YÜRÜ FAKAT BU SEFER DE WASHINGTONİST= WASHİNGTON VE ÇETELERI MANASINI VERECEK ŞEKİLDE SENİ ÇETE BAŞI OLARAK GÖSTERMEK İÇİN SENİ VE SENİ DESTEKLEYENLERE "KEMALİST"
    DAMGASINI YAPIŞTIRANLARIN ZİLLETİNE KATLANMAK MECBURİYETİNDE KAL!

    ●SEN Kİ BU YOLA BAŞTA KAZIM KARABEKİR PAŞA OLMAK ÜZERE  TÜM TÜRK MİLLİYETÇİLERİYLE BERABER YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM DİYEREK BAŞ KOY. YETMESİN HÜKÜMET (DAMAT FERİT DENYOSU) KÜRDÜSTAN EMELİ İÇİNDE OLAN BEDİRHAN KAMURAN ZIMBIRTILARINI DESTEKLESİN, SAİT MOLLA DENEN(İNGİLİZ KUKLASI) ADAMLARI KORUSUN. YETMESİN BİR DE SAHTE FETVALARLA ADIN DİN DÜŞMANI ÇIKSIN.

    ●SEN Kİ CONKBAYIRINDA GÖĞSÜNDEN VURUL, SANA ONCA SUİKASTLAR HAZIRLANSIN...
    ●MECLİSE KADAR CASUSLAR GİRSİN...
    ●VE TÜM BUNLARA RAĞMEN YILLARDIR HOR GÖRÜL, ELEŞTİREL TUTUM(NEYİ BEĞENEMEDİLERSE) ADI ALTINDA HAKARETLERE UĞRA, YOK SAYIL...

    -EE MUSTAFA KEMAL OLMAK KOLAY DEĞİL!!-

    Neyse ne yaparlarsa yapsınlar değişmeyecek ikililer vardır;

    Karpuz-Peynir

    Çekirdek-cola

    Künefe-dondurma

    Kuru fasulye- pilav

    GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - TÜRKİYE CUMHURİYETİ

    Ve senin sadece Ülkü, Sabiha,Sığırtmaç Mustafaların yok..
    Bizler de senin evlatlarınız ve bizler sağ olduğumuz müddetçe ne seni unuttururuz, ne unutturmalarına müsade ederiz..

                                                 ~ Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür,nesiller...
                                 
                                        ꧁ SON ꧂
  • KÜFRÜNDEN KORKULUR?

    Dinlediğiniz zat Prof. Cevat Akşit.
    Nuranî yüzlü, sempatik değil mi?
    Ne diyor sayın Akşit?
    “Kıyametin ne zaman kopacağını, vaktini saatini ancak Allah bilir” diyor önce. "Aksini iddia eden palavracıdır, küfründen korkulur."
    Kapı gibi belgesini de sunuyor Lokman 34’e atıf yaparak:
    “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır.”
    Aynen öyle, nokta.

    Biz noktayı koyduk da sayın Akşit durmuyor.
    “Ama”sı var cübbeli nurâninin. “Peygamberimiz hariç tabi!. O da bilirdi?”

    Nası yani?
    Peygamberimizin bildiğine dair ayriyeten ayet var!
    Bi duysak şu ayeti?
    “Biz senden hiçbir şey gizlemedik habibim!”

    Hımm! Hangi Sûre’de geçiyor bu ayet?
    Varmış işte bakın! "Danin!"
    Tövbe ya Rabbim!

    Ben size söyliyeyim.
    Bahsettiği türden bir ayet bulamazsınız Kur’an’da, var diyenin alnını karışlarım.

    İlk başta ne hoş ayeti (Lokman 34) bizzat ifade ettikten sonra 180 derece dönüp ayetin zıddını söyleyebiliyor. Bu nasıl bir şey şaşıyorum?
    Bizzat kendisinin buyurduğu gibi, gerçekten böylelerinin “küfründen korkulur.”
    Vahyin rivayetle nasıl inkar edildiğinin tipik bir örneğidir duyduğunuz. Hem de cami kürsüsünde?

    Miraçla ilgili ayetler İsra Suresi’nin 1. Ayeti ile Necm Suresi’nin 18. ayetidir hepsi bu. Kaldı ki bu ayetler Miraç değil İsra hadisesinden bahseder. İsra ve Miraç farklı şeylerdir.

    Kıyametin ne zaman kopacağı, Allah’tan başka onu hiç kimsenin bilemeyeceğine dair daha başka nice ayetler var, sadece okuyup anlamadığı o ayet değil!
    Buyrun Araf 187 misal:
    “Sana kıyameti, onun ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: ONUN İLMİ ANCAK RABBİMİN KATINDADIR. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. SANKİ SEN ONU BİLİYORMUŞSUN GİBİ SANA SORUYORLAR. DE Kİ: ONUN BİLGİSİ ANCAK ALLAH'IN KATINDADIR; ama insanların çoğu bilmezler.”

    Değerli okuyucu!
    Bu ayetin ilk muhatabı kim?
    Elbette Hz. Peygamber.
    Ne diyor Peygambere?
    “Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır."

    Hani bilirdi Elçi de?

    Dahası da var.
    Şu da Naziat Suresi’nin 42, 43. ayeti:
    "Sana Kıyameti soruyorlar, gelip çatması ne zamandır? diye. SEN NEREDE, ONUN VAKTİNİ SÖYLEMEK NEREDE?"

    Görüyor musunuz Kur’an’ı?
    Ve sözde Prof'un kuyruklu yalanını?
    “Küfründen korkulur” diyordu ya böylelerinin, yüzde yüz haklı.

    Böylelerinin “küfründen korkulur” çünkü Taha Suresi’nin 15. ayetinde de ikaz eder Yaradan:
    “Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu kendimden bile gizleyeceğim.”

    Bırak Elçi'nin bilmesini “Neredeyse kendimden bile?”
    (Hoş bu ayete farklı meal verenler de var. “Neredeyse onun vaktini açıklayacağım” gibi. "Kendimi zor tutuyorum" anlamında. Her halükarda anlam sonuç değişmez.)

    Bunca ayetlerin yanısıra "Cibril Hadisi" diye meşhur olmuş rivayette, insan suretinde gelen Cebrail, İman nedir? İslam nedir? İhsan nedir? diye sorduktan sonra Resulullah'a, son olarak "Kıyamet ne zaman kopacak bana haber ver?" demişti hatırlayın. Hz. Peygamber Cibril'e:
    .
    ما المسئول عنها بأعلم من السائل
    .
    "Sorulan, sorandan fazla bir bilgiye sahip değildir!" buyurdu değil mi?
    (Buhari İman 37 - Müslim İman 1 - Tirmizi İman 4)
    (Sayın Akşit videonun devamında bu Hadis'i de kendine delil getiriyor? "Bilmem dese Cebrail'e yalan söylemiş oluyormuş da onun için 'sorulan sorandan bilgili değil!' demiş? Fıkra gibi. Ee ayete gönül kapalı olunca olacağı budur )

    Yaradan Elçisine:
    “Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır, sen nerden bilip bildireceksin?" buyuracak,
    Yetmedi Resululah Cebrail’'e:
    "Sorulan sorandan fazla bilgiye sahip değil!" diyecek,
    Sonra çıkacak birileri:
    “Hayır, Peygamberimiz de bilirdi!”
    Bunun adını ne koyacağız şimdi?
    “Allah’ı da Peygamberi de geçin, asıl siz beni dinleyin!”
    “Böylelerinin küfründen korkulur,” gerçekten korkulur.

    Değerli okuyucu!
    Latince de 'üç yol' anlamına gelen trivium, Ortaçağ'da Avrupa üniversitelerinde bugünkü lisans eğitimine denk diyebileceğimiz bir eğitim modeliydi. Öğrencilere ilk defa Dilbilgisi (gramer), Belağat (retorik) ve Mantık dersleri öğretilirdi.
    Bu üç ders (trivium) alınmadan diğer derslere geçilmezdi.
    Neden önce trivium verilirdi?
    Eğer mahkemelik bir işi olursa misal, bir avukata ihtiyaç duymadan kendini rahatlıkla savunabilsin, MANTIKLI ARGÜMANLAR sunabilsin diye. Öyle ya her şeyden evvel grameri zengin, söz sanatında usta, mantıklı konuşmada yetenekli biri olmak lazım.
    Ne yazık ki sayın Akşit prof olmuş ama "Trivium"dan yoksun kalmış. Kalmasaydı, okuduğu ayetin hemen ardından o ayetin tam zıddını söyleyebilir miydi?
    Kitabullah'a teslim olmayanları, triviumdan yoksun kalanları Allah böyle rezil eder. Hem de vaaz kürsüsünde!

    Son nefesini vermeden bu zatın, Kur'an'ı keşfetmesi, Allah ve Resulü’yle cedelleşmekten vazgeçmesi, tevbe-i nasuha yönelmesi en büyük dileğimdir.
    Üzüldüm haline...

    Mustafa Tulukcu
    ●●●
  • Bilinçsiz Alışkanlıkları Tekrar Bilinçli Hale Getirmek Sürünen Adam hikayesi, Watson ve Holmes'un artık birlikte yaşamadığı bir dönemde meydana geliyor. Bir Eylül akşamı, Watson'ın eline eski ev arkadaşından bir not geçiyor. "Müsait olduğun ilk fırsatta gel," yazıyor notta. "Müsait olmasan da gel, hemen." Belli ki Holmes bizim iyi niyetli doktoru bir an evvel görmek istiyor. Ama neden? Holmes, Watson'dan, bir mektup veya elçiyle haber yollamasına bile müsade etmeyecek kadar acil ve mühim ne istiyor olabilir? İkisinin geçmişini şöyle bir düşündüğünüz zaman, Watson'ın sadık bir dost ve günlük yazarı olmak dışında dedektifin hayatında ne gibi bir rol üstlendiği pek açık değil. Ama şurası kesin, ne kendi başına çözdüğü bir dava, ne keşfettiği kilit bir ipucu ne de herhangi bir davaya elle tutulur, anlamlı bir katkısı var. Ee haliyle Holmes'un yaptığı bu çağrı o kadar da acil bir olay için olmamalı. Tabii mesajın Watson bir davada dedektife yardımcı olsun diye gönderildiğini varsayarsak. İşin aslı, gerçekten de öyle. Meğer Watson bir günlük yazarı, dost, sadık bir hayat arkadaşı ve moral kaynağından çok daha öteymiş. Meğer Watson, Sherlock Holmes'un başından beri bu kadar zeki ve dikkatli kalabilmesinin nedenlerinden biriymiş. Watson, Holmes'un çözdüğü davalarda hep şart olan (ve yeri doldurulamayacak) ve ileride de şart olmaya devam edecek yegane kişiymiş. Ve az sonra neden böyle olduğunu siz de göreceksiniz.
  • Beynin Çatı Katının Bakımı:
    Eğitim Asla Bitmez
    Bir kiracının sıradışı davranışlar sergilediği söyleniyor. Ev sahibi Bayan Warren, kiracısını on günü aşkın süredir hiç görmemiş. Eve yerleştiği ilk gün dışarı çıkıp gecenin bir saati geri döndüğü zaman hariç, odasından hiç çıkmıyor. Sa­bahtan akşama kadar odanın içinde bir ileri bir geri mekik dokuyor. Dahası, bir şeye ihtiyacı olduğunda bir kağıt parça­sına matbaa harfleriyle tek bir kelime basıp kapısının önüne bırakıyor: SABUN. KİBRİT. GAZETE. Bayan Warren endişeli. Bir terslik olduğunu hissediyor. Ve böylece Sherlock Holmes'a danışmak üzere yola çıkıyor. Holmes başta davayla pek ilgilenmiyor. Zira esrarengiz bir kiracı pek de soruşturmaya değer bir şey değil. Ama ufak ufak, detaylar enteresanlaşmaya başlıyor. Öncelikle şu mat­baa harfleri olayı. Neden normal bir insan gibi elle yazmıyor notlarını? Neden bu kadar külfetli, yalnızca büyük harflerden oluşan bir iletişim yöntemi tercih ediyor? Sonra bir de Bayan Warren'ın sağ olsun yanında getirdiği şu sigara var: Ev sahi­bi, Holmes'a esrarengiz kiracısının sakallı ve bıyıklı bir adam olduğunu söylemesine rağmen, Holmes söz konusu sigarayı yalnızca sakalsız birinin içmiş olabileceğini belirtiyor. Tabii yine de elde pek bir şey yok ama dedektif, "yeni bir gelişme olursa" mutlaka haber vermesini istiyor Bayan Warren'dan. Ve derken bir gelişme oluyor. Bayan Warren, ertesi sabah soluğu tekrar Baker Sokağı'nda alıp telaş içinde isyan ediyor: "Bu iş artık polislik oldu, Bay Holmes! Daha fazla dayanama­yacağım!" Ev sahibinin eşi Bay Warren, iki adam tarafından darp edilmiş. Adamın kafasına bir palto geçirip onu bir araca bindirmişler ve taş çatlasm bir saat sonra da serbest bırak­mışlar. Bayan Warren bu olaydan kiracıyı sorumlu tutuyor ve derhal onu evden çıkarmaya karar veriyor. O kadar çabuk değil, diyor Holmes. "Aceleye gerek yok. Hadisenin ilk başta göründüğünden çok daha önemli olduğu­nu düşünmeye başlıyorum. Kiracınızın tehdit altında olduğu aşikar. Aynı şekilde kapınızın dibinde pusu kuran düşmanla­rının sabahın o puslu aydınlığında kocanızı kiracınız sandı­ğı da ortada. Zaten hatalarını fark edince kendisini serbest bırakmışlar." Aynı akşamüstü Holmes ve Watson, varlığıyla ortalığı ayak­landıran misafirin kimliğini tespit etmek üzere Great Orme Sokağı'nın yolunu tutuyor. Çok geçmeden kadını görüyorlar -çünkü kiracı aslında bir kadın. Holmes'un tahminleri doğru: Kiracılar değişmiş. Holmes, "Bir çift, acil ve büyük bir tehlike­den ötürü Londra'ya sığınır. Aldıkları sıradışı önlemler de tehli­kenin büyüklüğünün bir göstergesi," diye izah ediyor Watson'a. "Halletmesi gereken işleri olan adam, kendi yokken ka­dını güvenli bir yere bırakmayı arzu eder. Tabii bu hiç de basit bir sorun değil ama buna o kadar orijinal ve etkili bir çözüm bulur ki, kadının yiyeceğine kadar her şeyini temin eden ev sahibi bile onun varlığını bilmez. Matbaa harfleri basılı mesajlar da, artık anlaşıldı ki, ka­dın el yazısıyla cinsiyetini belli etmesin diye alınmış bir önlem. Adam kadının yanına gelemiyor çünkü gelirse, düşmanlarına yol göstermiş olacak. Kadınla doğrudan iletişim kuramadığı için de, çareyi gazete sütunlarında bulmuş. Buraya kadar her şey açık." Peki işin aslı astarı ne? Watson merak ediyor. Bütün bu es­rarın ve tehlikenin nedeni nedir? Holmes, olayın ölüm kalım meselesi olduğunu düşünüyor. Bay Warren'a yapılan saldırı, kiracı kadının, birinin onu aradığından şüphelenince yüzünde beliren korku dolu ifade ... Hiçbiri hayra alamet değil.
    Bunun üzerine Watson soruyor, Holmes niye soruşturma­ya devam etsin? Bayan Warren'ın derdini çözmüş, kadın da zaten kiracısını bir an evvel kapının önüne koymaktan başka bir şey istemiyor. Ee madem ortada bu kadar riskli bir dava var, neden daha da bulaşmak istiyor? Hiçbir şeye karışmadan geri çekilip, olayları akışına bıraksa daha kolay değil mi? "Bu davanın sana ne kazancı olacak?" diye soruyor dedektife. Holmes'un cevabı çoktan hazır: "Ne mi? Sanat için sanattır bu. Watson, herhalde sen de doktor olduğunda aklına ücret getirmeden ilgilendiğin vakalar olmuştur, değil mi?" "Eğitimim için evet, Holmes." "Eğitim asla bitmez, Watson. En esaslı olanın son­da yer aldığı dersler silsilesidir. Bu da gayet eğitici bir vaka. Maddi manevi bir getirisi yok ama insan yine de işi yarıda bırakmak istemiyor. Karanlık çöktüğünde, eminim kendimizi soruşturmamızda bir adım ilerlemiş bulacağız." En baştaki hedefe ulaşmış olmaları Holmes için önemli de­ğil. Konuyu daha fazla irdelemenin son derece büyük tehlike arz ediyor olması da öyle. Ana hedefine ulaştın diye, ilk başta göründüğünden çok daha karmaşık çıkan bir sorunu öylece yarıda bırakıp gidemezsin. Dava eğitici bir dava. Hiçbir ka­zancın olmayacaksa bile en azından bir şey öğreneceğin ke­sin. Holmes, eğitimin hiç bitmediğini söylerken aslında bize vermek istediği mesaj hiç de öyle tek boyutlu değil. Bir şeyler öğrenmeye devam etmek tabii ki iyi bir şey: Zekayı dinç ve tetikte tutar, rahata alışmamızı engeller. Ama Holmes için eğiti­min bundan öte bir anlamı var. Holmes mantığına göre eğitim, insanın sürekli kendine meydan okumasının, alışkanlıkları­nı sorgulamasının, Holmes Sistemi'nden birçok şey öğrenmiş olmasına rağmen yine de kontrolü asla tamamen Watson Sis­temi'nin ellerine bırakmamasının bir yoludur. Bu yolla insan sürekli alışkanlık haline gelmiş davranışlarından silkinir, bir konuda ne kadar uzman olduğumuzu sansak da yaptığımız her işte hala dikkatli ve motive olmamız gerektiğini daima hatırlar. Bu kitap başından beri pratiğin öneminin altını çizip duru­yor. Holmes, dünyaya karşı yaklaşımının temelini oluşturan dikkatli düşünme alışkanlığını sürekli pratik ettiği için bu­gün olduğu yere geldi. Ancak pratik yaparken de, işler gitgide daha kolay ve doğal bir yapı kazandıkça Watson Sistemi'nin sahasına doğru geçişe başlar. Edindiğimiz alışkanlıklar artık Holmescu tarzda olsalar bile yine de temelde hala birer alış­kanlıktır, alışkanlık olan şeyi de düşünmeden, kendiliğimizden yaparız. Ve dolayısıyla bu alışkanlıkları hayata geçirirken ne dikkatli ne de farkındayızdır. Ne zaman ki düşünce şeklimizi kanıksar ve beynimizin çatı katında olan bitene özen göster­meyi bırakırız, o çatı katı istediği kadar muntazam ve düzenli olsun, mutlaka bir yerde çuvallamaya mahkum kalırız. İşte Holmes da bu hataya düşmemek için her zaman kendine mey­dan okumak zorunda. Dikkat alışkanlıkları her ne kadar kes­kin olsa da, bu alışkanlıkları yerinde tatbik etmediği sürece ona kolayca yolunu şaşırtabilirler. Düşünce alışkanlıklarımızı zorlamaya devam etmezsek, müthiş bir özen göstererek edin­diğimiz farkındalığımızın yeniden Holmes-öncesi dikkatsiz haline geri dönmesine neden olabiliriz. Bu zor bir görev ve yine her zamanki gibi beynimiz de çok yardımcı değil. İster dağınık bir dolabı temizlemek gibi basit, isterse bir esrarın çözümü gibi daha komplike bir görev olsun, dişe dokunur bir iş başardığımızı sandığımız anda, beynimiz­deki Watson'ın şöyle bir dinlenip, büyük başarısından ötürü kendini mükafatlandırmaktan daha çok hoşuna gidecek bir şey yoktur. Zira asıl amacınıza ulaştıktan sonra niye kendinizi yorup daha fazla ileri gidesiniz ki? İnsan öğreniminin en büyük tetikleyicisi, ödül beklentisi hatası olarak bilinen RPE (Reward Prediction Error)'dir. Bir şeyin ödülü beklendiğinden büyük olduğunda -mesela araba sürmeyi öğrenirken, Sola dönmeyi başardım! Kukaya çarp­madım!-RPE beyne dopamin salgılanmasına neden olur. Yeni bir şey öğrendiğimiz zamanlarda bu salgılanma çok sık mey­dana gelen bir durumdur. Yeni bir şey öğrenirken her adımda tatmin edici sonuçlarla karşılaşmak kolaydır: Ne yaptığımızı anlamaya başlarız, performansımız artar, daha az hata yapa­rız. Ve her başarı gerçekten de bize bir kazanç sağlar. Sadece daha iyi performans göstermekle kalmayız, üstüne bir de bey­nimiz öğrendiklerinden ve gelişiminden ötürü ödüllendirilir. Ama derken her şey bir anda duruverir. Yolda bir yere çarpmadan araba kullandığıma şaşırmam. Klavye kullanır­ken yazım hatası yapmadığıma şaşırmam. Watson'ın Afga­nistan'dan geldiğini anladığıma şaşırmam. Zaten en başından bunu yapabileceğimi biliyorum. Bu yüzden RPE de yok. RPE yoksa dopamin de yok . Keyif de. Daha fazlasını öğrenme is­teği de. Hem nörolojik hem de bilinç düzeyinde uygun bir seviyeye gelmişiz ve bilmemiz gereken her şeyi öğrendiğimize karar vermişiz . İşin püf noktası ise beyninize o anlık ödül noktasının ötesine geçmeyi, asıl geleceğin belirsizliğinin kendisini bir ödül olarak görmeyi öğretmek. Bu kolay bir iş değil. Zira daha önce de belirttiğim gibi hepimizin illet olduğu ortak bir şey varsa, o da gelecek belirsizliği. Dopamin sürüşünün ve art etkilerinin key­fini şimdi çıkarıp bundan faydalanmak tabii ki çok daha iyi. Atalet çok etkili bir güçtür. Bizler alışkanlıkları olan varlık­larız. Alışkanlık derken de işten eve girer girmez salondaki te­levizyonu açmak, ya da içinde ne var ne yok diye buzdolabına bakmak gibi gözlemlenebilir alışkanlıkları kastetmiyorum sa­dece. Düşünce alışkanlıklarından, tetiklendiği takdirde öngörü­lebilir yollara sapan, öngörülebilir fikir döngüsünden de bahse­diyorum. Ve düşünce alışkanlıkları kırılması en zor olanlarıdır. Tercih anında en güçlü etkenlerden biri, hazır gelen etkisi (default effect) diyebileceğimiz, en az direnç gösteren yolda gitme, yeteri kadar mantıklı olduğu sürece önümüzde duran seçeneği kullanma eğilimidir. Bu, her an aktif bir yatkınlık. Mesela işyerlerinde, çalışanların emeklilik planı yaptırması zorunluysa katkı payını sorgusuz sualsiz ödüyorlar ama tercih hakları varsa -işverenin de cömert bir şekilde aynı miktarda katkıda bulunmasına rağmen- direkt katkıda bulunmayı ke­siyorlar. Mesela organ bağışının standart kabul edildiği ülke­lerdeki (her birey aktif olarak aksini talep etmediği müddetçe organ bağışçısı sayılıyor) donör yüzdesi, organ bağışının ter­cihe bağlı olduğu ülkelere kıyasla çok daha yüksek. Özetle bize bir şey yapmakla hiçbir şey yapmamak arasında bir ter­cih yapma hakkı verildiğinde hiçbir şeyi seçiyoruz - ve bunun aslında bir şey yapmak olduğunu unutuyoruz. Fakat burada yapılan oldukça pasif ve kayıtsız bir eylem. Holmes'un sürekli altını çizdiği aktif kendini vermenin tam tersi. Ve tuhaf olan bir şey daha var: Ne kadar iyiysek, ne ka­dar iyileşmişsek, ne kadar çok öğrenmişsek, artık dinlenme arzusu da o kadar güçlü oluyor. Bir şekilde bunu hak etmişiz gibi hissediyoruz. Halbuki bu kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülük ama fark edemiyoruz. Bu şablon yalnızca bireysel düzeyde değil, şirket ve organi­zasyon ortamlarında da sürekli kendini gösteriyor. Çığır açan yeniliklere imza atıp da rakipleri tarafından saf dışı bırakılan ve birkaç yıl içinde yarışın bir anda gerisinde kalan kaç şirket vardır, bir düşünün. (Mesela Kodak'ı, Atari'yi ya da Black­Berry'nin yaratıcısı RIM'i getirin aklınıza.) Ve bu eğilimimiz yalnızca iş dünyasıyla da sınırlı değil. Muazzam yeniliklerin ardından gelen muazzam durgunluk şablonu, akademik, as­keri ve neredeyse aklınıza gelebilecek her türlü sanayi alanın­da meydana gelen genel bir trendi tanımlıyor. Ve hepsinin kö­keninde beynimizdeki kurulu ödül sistemi yatıyor. Peki bu şablonlar neden bu kadar yaygın? Her şeyin ba­şında, çok daha geniş bir düzeye yayılmış olan şu hazır gelen etkisi, atalet var: Alışkanlık siperi. Bir alışkanlık ne kadar çok ödüllendirilirse, onu kırmak da o kadar zor oluyor. Eğer bir heceleme testinde aldığı yıldızlı pekiyi bir çocuğun beyninde dopamin salgılanmasına yetebiliyorsa, milyar dolarlık bir ba­şarının, yükselen pazar hisselerinin, çok satan ya da ödül ka­zandıran bir ürünün veya kadro hakkı getiren bir akademik kariyerin neler yapabileceğini bir hayal edin....
  • Ah o mektuplar. Hani ailemize, sevdiğimize, dostlarımıza yazdığımız mektuplar. Beklediğimiz haberlerin postacının elindeki zarfın içinde gelmesi. Aaah ah…

    Eğer siz de ah çektiyseniz demek ki siz de yaşlı bir geçkinsiniz. Mektupla haberleştiğinize göre 35’in üzerindesiniz ve bildiğin yaşlısınız. Gözünüz toprağa bakıyor.
    Bundan sonra size gelecek olan mektup bizzat Azrail’in elinden olabilir. Tamam kızmayın. Ben de geçkinim. Ve bir geçkinin gözünden yazıyorum size.

    Mektupla haberleşme, kâğıda yazılan yazıların, çok uzun yıllar boyunca insanlar ve hayvanlar vasıtasıyla birbirlerine gönderilmesi şeklinde bir iletişim yoluydu.
    Bu kısmını 20 yaşın altındaki ufaklıklar için yazdım. Çünkü geçtim mektubu, “Kanalıma hoş geldiniz”cileri izleye izleye dünyaya ait herhangi bir şeyi hatırladıklarını sanmıyorum.

    Mektupların gelmesi bazen haftalar alırdı. Onun için mektup yazmak prodüksiyonlu bir işti. Genellikle uzun zaman aralıklarında yazılan mektuplarda, çok uzun zaman kısacık sayfalara sığdırılırdı. Sevinçler, hüzünler, duygular, kayıplar… Çok yoğun bir bilgi ve duygu bombardımanı olurdu birkaç dakika içerisinde. Sevenler de birbirlerine mektup yollarlardı, uzakta iseler. Tertemiz bir işti bu. Böylelikle bir taraf trip attığında, mektup ulaşana kadar zaten duygular normale dönmüş olduğundan insanlar kapris de yapamıyordu. Kelimeler değerliydi… “Sevgilim” yazılıyorsa o, gerçekten sevgili demekti.
    “Canım” yazılıyorsa o kişi, gerçekten can idi. Şimdiki gibi üç günlük whatsapp ponçişkosu değildi yani.
    Hani şimdi eşinle, dostunla telefonla veya internetten her gün konuşuyorsun ya… O zaman öyle değildi. Canlı yayın yapamazdın. “Şu anda bankadayım, çıkınca arabayı rot – balansa götüreceğim.” diye her adımını saniye saniye bilmezdi karşındaki. Her kelimen, her kelamın değerliydi…
    Hani şimdi oturuyorsun bir dostunla da konuşamıyorsun ya bazen dakikalarca… Neden?
    Çünkü mevzu bitti. Evdeki fayansların değiştiğinden, kıl dönmesi ameliyatının ardından kullandığın kremin markasına kadar her şeyi biliyor karşındaki. Hem de anında. Ee bir araya gelince de konuşacak bir şey kalmıyor. Telefonlar cepten çıkıyor. Başka sanal kelamlara yelken açılıyor. Sessizlik… Sonra da “Eski muhabbetler kalmadı. Neden konuşamıyoruz, neden eskisi gibi değil sohbetler?” Yahu neden olacak? Mevzuları bitirdik mevzuları…
    Eskiden sevgili bir gidermiş askere, BEŞ SENE! Şimdi beş saat aramazsanız polise haber verilebilir. Çünkü iki saatte bir konuşmaya veya yazışmaya alıştık. Bir araya gelince de ister istemez sessizleşiyoruz. Ne konuşalım?
    Tarih bilgimizde yokki Kıbrıs Barış Harekâtı’nı, Dandanakan Savaşının sonuçlarını konuşalım.

    Mektup iyiydi iyi… Sesi de yoktu. Sakindi mektup. Akarı kokarı yoktu. Pardon, kokarı vardı. Daha doğrusu kokanı da vardı. Kimisi parfüm sıkıp yolluyordu mektupları. Tabii İzmir’den papatya kokulu parfüm sıkılan mektup, Ardahan’a gidince tezek kokuyordu ama olsun. Duygusu yeterdi
  • 356 syf.
    ·8/10
    Lisede bir gün bir hocamız sınıfa “Kesinlikle karşıyım dediğiniz bir fikir veya ideoloji var mı?” diye sordu. Arkadaşlardan biri:
    -Hocam benim var. Ben evrim teorisine karşıyım.
    -Peki evrim teorisini destekleyen veya ona karşı çıkan herhangi bir kitap okudun mu?
    -Hayır.
    -O zaman neye, niçin karşı çıktığından bile habersizsin.
    -...

    Fikirlerimiz Derebey şatoları gibi içinde timsahların yüzdüğü derin sularla çevrili. Yabancı fikirlere karşı korunaklı ve saldırgan. İnsan tanımadığı, bilmediği şeyin düşmanıdır. Düşmanlığını yenebilmesi için öğrenmesi lazım. Ama gel gör ki öğrenmeye de düşman. ‘Bir bilene danış’ sözü artık her şeyi bildiğimiz(!) için tedavülden kalkmış durumda. Her şeyin doğrusunu bildiğimiz kabulünden sonraki adım ise bu doğruları başkalarının da kabul etmesi. Ya kabul etmezlerse? Kendileri bilir. Faşizm neydi? Faşizm söyleme mecburiyetiydi.
    Hüseyin Rahmi bu romanda tutucu bir toplumda evrim teorisini anlatmaya çalışan bir filozofun başına gelenleri anlatıyor. Tahmin edeceğiniz üzere halk kendisini bir köşeye oturtup ‘ne diyor acaba bu insan’ demiyor. Tehditler, saldırılar, pusular, iftiralar... Gönül isterdi ki böyle şeyler yalnızca romanlarda olsun. Ama siyaset, din, akademi... tarihimiz aykırı fikir sahiplerinin ibret verici akıbetleriyle dolu. Mesela toplum olarak ‘Biz Mevlana’nın torunlarıyız’ hamasetini pek severiz. Halbuki Mevlana yaşadığı dönemde yerleşik dini kalıplara uymuyor diye kafir, eşcinsel, moğol ajanı olmakla suçlanmış. Bin yıl sonrasında Mevlana’yı sahiplenmenin riskli bir tarafı yok tabi. Mevlana’nın torunuyuz torunu olmasına da; ona -çok afedersiniz- ibne diyenlerin de nesli tükenmedi, bir kısmımız da onların torunlarıyız.(aramızda kalsın sayıları hiç de az değil)
    Bahsettiğim gibi kitapta bir yazar fikirleri yüzünden toplumsal lince uğruyor. Kitabı okurken Hüseyin Rahmi üstad halkımızın reflekslerini abartmış diyecekken aklıma yakın tarihimizden bir yazarımızın yaşadıkları geldi. Aziz Nesin toplumun çoğunluğuyla bazı konularda zıt fikirlerde. Bu sebeple kendisinin bir etkinlik vesilesiyle gittiği bir ilde kaldığı otel ateşe veriliyor(arada sebep sonuç ilişkisi kuramadıysanız bu sizin suçunuz değil). Dışarıda inançlı(!) ve coşkulu bir kalabalık,alevlerin daha da yükselmesi için mevlaya niyaz halindeler.(bkz. 32. Gün Madımak belgeseli). Kafirlerin yanmasıyla Allah’a biraz daha yaklaşmayı umuyorlar.( Ama o da halkı aşağılamış, tahrik etmiş, diyenler için zorunlu ara! Birinin karşı olduğu fikirlere sahip olduğunuzu ve sırf bu yüzden o birinin sizi yakarak öldürmeyi düşündüğünü hayal edin. Sonra da derhal saçmalamaya son verin.) Kurtarmada görevli bir itfaiye memuru kendisini tanıyınca ‘İşte kafir Aziz’ diyerek onu tutup aşağı atıyor. Yazar Halkın lincinden güç bela kurtuluyor. (Aziz Nesin’in tartışılan bir sözü vardır:”Bu halkın yüzde altmışı aptaldır” diye. Bence bu yaşadıklarına rağmen sinkaflı küfürler etmeyip aptalla geçiştirdiği için kendisine teşekkür bile etmemiz gerekiyor.). Karşımızdaki gördüğünüz üzere acil tedavi edilmesi gereken bir hastalık.
    Bağnazlığa örnek verirken dini çevrelerden örnek vermem yanlış anlaşılmasın.( Ee bakın ben de linçten korkuyorum.) Din ve dindarlıkla bir problemim yok. Aksine ben de bu muhitin çocuğuyum. Belki de bu kabahatlerin iştirakçisiyim. Zaten temiz çevre için ilk kural herkesin kendi kapısının önünü temiz tutması değil midir? Ben mesela dini ve etnik aidiyetimle bu ülkenin ezici çoğunluğu içerisinde yer alıyorum. Dolayısıyla bu kimliklerimle doğuştan avantajlı konumdayım. Ancak benimle aynı aidiyetteki bir Uygur Türk’ü ise asimilasyona ve kırıma maruz kalıyor. Benim burada susturabileceğim bir görüş farklı bir coğrafyada beni susturuyor. Burada yapacağımız azıcık bir empati bir şeyleri düzeltebilir gibi. ‘Benim düşünme ve konuşma hürriyetim var’ önermesi, içerisinde ‘Senin de düşünme ve konuşma hürriyetin var’ yargısını taşıyor.
    Bir sahabenin yaşadığı bir olayı okumuştum bir yerde. Yaşadığı bölgeye birinin islamı anlatmak için geldiğini haber alan bir inançsız, öfkeden deliye döner. Kılıcını kaptığı gibi onu öldürmek için yanına gider. Sahabe bu silahlı ve öfkeli adama şöyle der:Hoşgeldin. Anladığım kadarıyla beni öldürmek niyetiyle buradasın. Ama önce senden bir ricam var. Gel otur beni bir dinle, ondan sonra istiyorsan yine öldür. Adam bu teklifi makul bulur ve dinlemeye başlar.
    Fanatizm ve tahammülsüzlük hastalığımız için tedavinin ilk adımının dinlemek olduğunu düşünüyorum. Dinlediğimizde muhatabımızın da ‘insan’ olduğunu farkedeceğiz. Onun da bir hayatının, aklının, duygularının olduğunu anlayacağız. Mesele zaten ona inanmak, bu görüşleri doğru-yanlış bulmak değil. Aynı iletişim ağına girebilmek. Dinlemek...
    Evet arkadaş! Bugüne kadar senden ve görüşlerinden nefret ettim. Çünkü senin aykırı fikirlerin benim zihnimi rahatsız etti. Senin de bana karşı aynı hislerle dolu olduğunu biliyorum. Artık bir yerden başlamak lazım. Gel otur şöyle. Çay da hazır olmak üzere. Öfke ve önyargı geride kaldı. Nedamet ve heyecanla karşındayım.
    “Anlat dinliyorum...”
  • Tayfun mutfakta çay demlemekle meşgüldü. o sıra kapıdaki anahtar sesini işitti, elindeki çaydanlığı ocağa bıraktı , ocağı ateşleyip ,eve kimin geldiğini bakmak için salona girdi. gelen evin fedakar ferdi yasindi. Tayfun: odana girme yasin! , salona gel seninle konuşmak istediğim bir şey var, dedi, karşilik olarak: tamam, elimdikileri bırakıp hemen geliyorum ...2 dk sonra salonun masasında karışıklı oturan iki genç, az sonra kopucak büyük bir fırtınanı sessizliği içinde,bir süre bakıştılar. Tayfun: söze nasil başlayacağımı bilmiyorum ; ama lafi çevirmek istemiyorum. şu günlerdir konuşulan banka soygunu var ya, onu biz yaptık! biliyorum sana haber vermedik, ama pişman değilim ve şunu bilmeni isterim ki, bunun için sana minnettarım.yasin:hiç tepki vermedi, ve bir süre hiçbir şey söylemeden aval aval baktı. sonra : vay seni gidi orospu çoçuğu, demek senaryomu sen çaldın. ulan boş yere yönetmenin günahını aldım, günlerdir adama etmediğim küfür kalmadı, ulan onun bunun çoçuğu, şimdi niye söylüyorsun bunu? Tayfun : "farkındayım ne desen haklısın, ama seni temin ederim, Cenk ile bu işi yaptıktan sonra ,aramızda çok tariştik, ve en dogru kararın sana haber vermemek olduğu düşündük,yaptığımız plana göre iki gün sonra amerikaya gidiyoruz, kimseye haber vermeden siktirip gidiceğiz, bu soktumun yerinden , anlıyor musun? fakat ne var ki,bu plana rağmen sana anlatmam gerktiğini düşündüm, nasıl olsa biz gittikten sonra öğrenecektin,sen çok zeki birisin bunu biliyorum,arkadamdan sövüceğine, yüzüme sövemenin beni daha iyi hissettirceğini düşündüm." yasin: iyi düşünmüşsün ,seni taktir ettim, pezevengin evladı. sanki ettiğim her küfür Tayfunu daha çok mutlu ediyordu, karşımda mutluluktan havalara uçuyordu, artık olayın yarattığı şaşkınlığı atlatmış, gerçeklerle yüzleşmeye yeni başlamıştım. bir ara küfür savurmaktan bitkin düşmüş bir halde Tayfuna : ee amına kodumun evladı, polisin sizi, bu iki gün içinde yakalamayacağını nereden biliyorsunuz? karşımda pis pis sırıtım şunları söyledi: yazıklarına göre bu soygun , kusursuz bir soygun, yani bu soygunu türkiyede çözecek bir zeka yok, kaldı ki, bunun yıllar alacağı da ortada, ve şundan eminim ki, emniyetin ancak yıllar sonra çözeceği bir ipucu bile, bu soygunun yalnızca bir parçası olucak, yani matruşka metoforunun yalnızca bir bebeği, kaldı ki, senin kurduğun bu matruşka meteforu enfes! ve bana kalırsa senin metaforun yalnızca bundan ibaret değil, senin kurgun bundan daha iyisi, sonsuzluk meteforu bu! yani bu demek oluyor ki, o bok çuvalları , bu meteforunun içinde boğulacaklar, hem de dipine kadar, bundan adım gibi eminim, çünkü biz senin banka soygunu prösedürlerini adım adım yerine getirdik, ve bunu o kadar kusursuz yaptık ki, hayatımda ilk defa, sana yemin ediyorum, ilk defa, içimde büyük bir huzur hissettim, ve bunu o kadar güçlü hissediyorum ki, şu an neşter ile götüme bir çizik atsan, inan ki hissetmem, adeta morfin gibi bir şey olum bu, gel seni bir kucaklayayım, seni bir güzel kucaklamak istiyorum... öyle inançlı bir konuşma yapmıştı ki, gözlerindeki yaşları ilk kez görüyordum, ağlıyordu, kodumun ipnesi, ve bende onun yaşadığı heyecana kapıldım, sarıldık, ve öyle bir sarıldık ki, sanki an durmuş gibiydi, ta ki masanın üzerindeki bardak düşünceye dek, o an, dur lan bardak düştü galiba, bırak beni ibine, ayağımıza çam batıcak. o sıra yerdeki cam parçacıklarını toplamaya koyuldum, Tayfun: dur lan hayatimda ilk defa senin için bir şey yaptım, çay demledim , balkonda içeriz beraber, hem daha bir süprizim var







    Harbi mi diyorsun lan, nasi duygulandım anlatamam göt! Tayfun : bırak lan şu camları, milyoner olduk diyorum, sen hala cam temizleme derdindesin, bak şimdi ,iyice bak, şu kanepenin altında ne var, elimden tuttu ve beni kanepeye sürükledi, kanepeyi yavaşca kaldırdi, şefaf laylona sarılmış, paraları görmem ile, kapnemeyi kapatmam bir oldu, öyle hızlı kapattım ki, dışardan bakıldığında şefaf laylonun bir kısmı hâlâ görünüyordu... yasin: lan olum geri zekalı mısın ? nesin sen? paraya ihtiyacım olsa gider bankayı ben soyardım, siktimin beyinsizi, sana ne diye ihtiyacım olsun... Tayfun: ne biliyim olum, sende banka soyucak göt var mı? ne gezer! siktir et o zaman, biz alırız olur biter... neyse bu mevzu kapansın artık, aramızda kalıcak sana güveniyorum, dostum... neyse şimdi balkona geç, çayımızı içelim o halde,

    pezevengin evladının, her durumda söylecek lafı vardır, ağzı iyi laf yapıyordu, onun hakkında daha önce düşündüğüm şeyleri içimden geçirdim, her şeye rağmen, seviyordum bu çoçuğu, : yalnız benim ki açık olsun , . emrin olur profösörüm!


    balkona geçtiğim sırada, Tayfun mutfağa yöneldi, cebimden sigara paketini çıkardım, bir sigara tellendirdim, karşımda duran apartmana bakıyordum.,gözlerim daha önce göz göze geldiğim üçüncü kattaki nermini aradı, tam perdenin silüeti ardından gölgesini gördüğümü düşündüğüm anda , mutfakta inanılmaz bir gürültü koptu..., gümmmmmmm! birdenbire irkildim ne karşımdaki silüet kalmıştı ne de elimdeki sigara. patlamanın şiddetiyle sarsıldım, tüylerim diken diken olmuştu... hemen mutfağa koştum, her yer cayır cayır yanıyordu, yapılacak hiçbir şey olmadığını, o kadar iyi biliyordum ki!



    cayır cayır yanan alevleri izledim, dostum dediğim adamın, ortadan yok olmasını seyrettim uzun uzun,bir ara ayaklarımın ucundaki kemik ve et parçalarına baktım, lanet olsun sana! neden ......., amına koduğumun, neden şimdi! pezevengin evladı..... neden! orospu çoçuğu neden....... şimdi!


    bir dejavu hali çöktü içime ,en başta savurduğum küfürleri yeniden savurmaya başladım, ta ki bitkin düşüne dek, ta ki dilimde tükmük kalmayana dek, ....


    gözleriminden yaşlar boşanıyordu, sanki bir çeşme gibiydi, istemsiz bir şekilde damlıyordu, mutfaktaki cayır cayır yanan alevlerin önünden ayrıldım, yavaş yavaş salona yöneldim ve artık hiçbir takatim kalmamıştı, dizlerimin üzerine çöktüm, elimle gözlerimden boşanan yaşları siliyordum....


    sanki her şey kayboluyordu yavaş yavaş, nefes alış verişim yavaşlıyordu, ellerimin arasından bir ışık hüzmesi gördüm, kanepenin altındaki şefaf naylondan geldiğini fark ettim.
  • Hancı yüklükten bir şişeyle bir bardak çıkardı, adama yaklaştı ve yüzünü görür görmez:
    — Vay, dedi, yine buradasın ha! Hangi rüzgâr attı?
    Kılavuzum anlamlı anlamlı göz kırptı, bir bilmeceyle karşılık verdi:
    — Bostanda uçuyordum, kendir gagalıyordum, nine bir taş attı, taş yanımdan geçti. Ee! Sizinkilerden ne haber?
    — Ne olsun? Akşam duasında çan çalacaklardı, papazın karısı izin vermedi, papaz konukluğa gitti, şeytanlar kilise mezarlığında dolaşıyor.
    Benim baldırı çıplak:
    — Sus amca! diye karşı çıktı. Yağmur yağarsa mantar biter, mantar bitince sepet de bulunur.
    Şimdi sen ( burada bir daha göz kırptı ) baltanı kuşağına sok. Korucu dolaşıyor. Efendimiz!
    Sağlığınıza içiyorum!
    Aleksandr Puşkin
    Sayfa 21 - Alexandr Puşkin
  • Yaşlı kadın yatağından kalktı.
    Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu.
    88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.
    Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, saba
    h namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı.
    Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti.
    Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
    Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.

    Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne, Günaydın Baba’ dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı.
    Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. ‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.
    Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp ‘Günaydın Evlatlarım’ dedi.
    Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi çok özledim’ dedi.

    Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama ‘Bir taksi istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.

    Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. Nihayet taksiye binebildi.
    ’Teyze hoş geldin’ dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. ‘Nereye gidiyoruz?’
    Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün beni taşırmısın?’ diye sordu.
    ‘Sana 500 lira veririm.’
    Adam küçümser bir gülümseme ile, ‘Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze’ dedi.

    Kadın gülümsedi

    ‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’

    ‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?’

    ‘Anıtkabir’e’

    ‘Anıtkabir’e mi?

    ‘Evet’

    ‘Tamam teyzeciğim’

    ‘Yaş kaç teyzeciğim?’

    ‘Seksen sekiz’

    ‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’

    ‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’

    ‘Haklısın teyzecim’

    Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim geldik’ dedi. Dalgın görünen kadın ‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’ dedi. ‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi. Kuşkulu gözlerle ‘Bizi buraya alırlar mı?’ diye sordu.

    O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?’ dedi ‘Hayır’

    ‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’

    ‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’

    ‘Ee o zaman’

    ‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben’

    Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

    Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

    ‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.

    ‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’

    ‘Her ay geliyormusun?’

    ‘Evet’

    Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti.
    ‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’. Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra, ‘Hadi gidelim’ dedi.

    Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.
    ‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.
    Kadın sustu.
    Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’ diye cevapladı. Nereye gidiyoruz?’

    ‘Bankaya’!

    Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

    ‘Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?’

    ‘Sor bakalım evladım’

    ‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?’

    ‘Uzun hikaye evladım’

    ‘Olsun be teyze anlat ne olur’

    ‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende ‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin varmış’ dedi. ‘Okulu bitirince ne olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, ‘Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’

    ‘Sen ne dedin peki?’

    ‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’

    ‘Peki olabildin mi Adalet Teyze?’

    ‘Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.’

    ‘Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze’

    ‘Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin’ ‘Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin’?

    ‘Evet’!

    ‘Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?’

    ‘Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım?’

    ‘Osman teyzeciğim’

    ‘Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?’

    ‘Tamam teyzeciğim’!

    Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini
    fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.
    ‘Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür’ diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

    ‘Hoş geldin Hakim Teyze’

    ‘Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.’

    ‘Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?’

    ‘Yok aksine hoşuma gitti. Sağol’

    ‘Nereye gidiyoruz?’

    ‘Seyranbağlarına’

    ‘Tabii’

    ‘Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen’

    ‘Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla’

    ‘Ne iş yapardı amca?’

    ‘Subaydı.’

    ‘Ne zaman vefat etti?’

    ‘1952′de’

    ‘Çok olmuş.Gençmiş’

    ‘Kore savaşında şehit oldu.’

    ‘Allah rahmet eylesin Hakim teyze’

    ‘ Sağol’

    ‘Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?’

    ‘Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.’

    ‘Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben’ ‘Yok bekle burada’

    Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. ‘Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu’ yazısını okudu. Anlam veremedi. ‘Bu kadın burada ne yapar ki?’ diye düşündü.

    Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın ‘Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin’ dedi.

    Adalet hanım, buğulu gözlerle ‘İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın’ dedi.

    Araba hareket etti.

    ‘Nereye Hakim Teyze?’

    ‘Hemen iki sokak öteye’

    Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti.
    Bu binada da ‘Ankara Seyranbağları Huzurevi’ yazıyordu.

    ‘Bekle beni’

    ‘Tabii Hakim Teyze’

    Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp
    öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

    ‘İyi misin Hakim Teyze’

    ‘İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor’

    ‘Nereye gidiyoruz?’

    ‘Cebeci Asri Mezarlığına’

    ‘Tamam’

    ‘Teyze nerelisin sen?’

    ‘Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük. Allah’a Şükür Babam’da sağ salim döndü savaştan.’

    ‘Sonra ne oldu?’

    ‘Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..’

    ‘Çocuğunuz var mı?’

    ‘Bir kızım bir oğlum vardı.’

    ‘Neredeler şimdi?’

    ‘Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.’

    ‘Ne güzel’

    ‘1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.’

    ‘Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani’ Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.’

    ‘Amin. Ya kızın?’

    ‘O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.’

    ‘Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma’

    ‘Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol’

    ‘Geldik Teyze’

    ‘Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.’

    ‘Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.’

    ‘Yok beni alacaklar buradan’

    ‘Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim.
    Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 ‘yi ona veririm. Gerisi kalsın.
    Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.’

    ‘Çocukların var mı?’

    ‘İki tane ellerinden öperler.’
    Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

    ‘Adları nedir?’

    ‘Kemal ve Ayşe’

    ‘Oğlumun adı da Kemaldi.’

    Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

    ‘Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut.
    Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla.
    Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.’

    Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.
    Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.
    Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.
    Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

    Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.
    Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
    Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.
    Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti:
    ’Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ’a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ’ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.’

    Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.
    Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.
    Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında
    ’Gökler bile sana ağlıyor’ diyerek ağladığıydı..

    İşte bu günlerde de adalet ağlıyor.