Bu incelemem Derya (Bahir) DENİZ 'e ithaftır.



Yazmak zor be! Oh, bir öykü daha bitirdim. Sabah sabah( 6:00) ne yapsam ki? Yazılmaz da artık anasını satim. Bari bir öykü kitabı okuyayım. Yerli bir kitap olsun. Tabii ya, yerli olsun. Şu kuşa bak yahu, nasıl da şakıyor sabah sabah. Deniz bey ne dediydi? Solovey? Solovey’in Türkçesi ne acaba? A, bülbülmüş. Bülbül mü? Daha gün ağarmadan bülbül mü ötermiş aga? Nightingale İngilizcesi gerçi. Olur mu olur.
Du bakim, ne okusam. Bunu okudum. Bunu yarım bıraktım. Bu kim ya, hiç duymadım daha evvel. Zafer Berke, kitabının adı,Yeni Zaman. Zaman ha, zaman. Bunu okuyacağım.

107 sayfada tam 15 öykü. Haydi bismillah.

1) Parça. Güzel öykü. Beğendim. Kim ya bu yazar? Ankara’da doğmuş. Ben Kayseri’de doğdum. O 57’li ben 61’liyim. A, İstanbul’da yaşamış. Ben gibi. İTÜ mü? Hem de maden. Yok artık. Ben de İTÜ’lüyüm. Kimya ama. Aynı yerde, Maçka’daymışız. Aynı yollar, zamanlar farklı. Hüzünlendim bak!

2) Satın Almacı. Teknik öyküydü. Çok teknik terim var. Hepsini anladım ama. Anlamayan da internetten baksın. Zaten bir kurmacanın bir vazifesi de bu değil midir? Çaktırmadan öğretmek. Geçmişte kalan kavramları yeniden canlandırmak zihinlerde. Geçmişle şimdi arasında büyülü bir link kurmak değil mi ki? Bazı terimleri neden tırnak içine almış ki? Okurun gözüne sokmuş. Ne gerek vardı ki? Okura güvenmek lazım gelirdi. Belki de üslubu böyledir.

Asıl verdiği ne kadar da güzeldi. Bu sehpa, bu uzaktan kumanda, önüme gelene kadar, hey yavrum hey, kimlerin elinden geçmiş meğer. Emek gelince akla, derya olur her şey. İşte bu deryayı anlatmış Zafer Berke.

“Nasıl bir yer olursa olsun, yeter ki insan eli değmemiş olsun.” Var mı yahu böyle bir yer Metto? Yok tabii, güzel metafor. Çaresizlik böyle dilleniyor işte güzel bir kalemde.

3) Yorgun Buluşma. <<<<<Kapıya doğru yürümeye devam ederken onun sormayı başaramadığı soruyu cevapladım:

"Belli bir yaştan sonra yalnızlık hissedince insan korkuya kapılıp, eski dostluklara sığınmaya çalışıyor." Ben çıkarken Hüseyin içeri girdi.>>>>>

Artık uzakta kalan eski dostlukları tahlil etmiş.

4) Dere. Merak duygumu hep canlı tutmayı başardı Allah için. Ah be ihtiyar, helikopter arayacak seni he mi? İlahi moruk, güneşlenmelerine bile ara verdiremedi yokluğun. Sense…Töbe töbe.

5) Kalabalıklar. "Orta yaşın üzerinde kibar bir adam (bazıları kısaca yaşlı diyor olabilir) şu anda yemek yiyor." Ben de öyle hissediyorum bazen. Orhan Pamuk olsa, bazan, derdi burada. Cins herif.

Öykünün hikayesinde geçen aynı duyguları ben de yaşamasam! Benim içine düştüğüm grup Taksim'de, LGTB idi. Bayrakları ne acayipti be. Kırmızı, kavuniçi, sarı, yeşil, mavi, mor. Kırmızıyla sarıyı karıştırınca kavuniçi oluyor. İstanbul’da turuncu diyorlar. Kilisliler mişmişi diyordu. Mor için kırmızıyla yeşili mi karıştırmak gerekiyor ki? Garip! Sanki bana siyah lazım kırmızıya gibi geldi. Neyse. Mor, eflatun değil mi? Eh işte. Öyküdeki kahramanımız sol bir gösteriye denk gelmiş. Gerçekten de insan kendini işe yarar hissediyor. İlla da bir gösteriye rastlamak lazım. Sağ-sol fark etmez.

6) Balıkçının Dönüşü. Galiba en çok insani bulup en çok güldüğüm öykü bu. “Vasati 40 çöp var” gibi bir şey. Ortak olunmaya çalışılan duygular o kadar sahici ki, hem çok güldüm, hem finalinde hüzünlendim çok.

<<<<<Varsayımla da olsa sonunda suçlunun bulunması, en azından kendi söylediklerinin ciddiye alınıp değerlendirilmesi balıkçıyı sevindiriyor. Çaresizlik içinde bocalamaktan sıyrılıp, kaybolan itibarını yeniden kazanmak amacıyla duyduğu son cümleyi tekrarlıyor: "Doğru, hayvan işte ne yapceksin!" Çevredekilerin yüzlerinde bakışlarını tekrar dolaştırdıktan sonra, sepetleri motoruna yerleştirirken kendini tutamayıp gülümsüyor: "Boşuna çekivedim iki sepet balığı; ancak motorun tamir parası çıkacak." >>>>>

7) Yeni Zaman. Kitaba adını veren öykü. Bir şey yazmayacağım. En iyisi okumak. Okuyunuz.

8) Ayak İzleri. Kahramanın arzu ve kaygıları billahi çok sahici. Sizin şimdi anlayamayacağınız kadar hem de. Çamurlu ayaklar vardı metropolde bir zamanlar. Lastik tabandan temizlenmez, temiz halıda iz bırakırdı. Ve sekreterler güzel bulunurdu hep. Tüm öykü boyunca çamurlu ayakkabıların sebep olduğu şeylerle boğuşma var.

<<<<<"Siz de benim gibi kapının önündeki çamura saplanmışsınız galiba" diyor, gülümsüyor. Utanç içinde, gözlerimi kısa bir süre için Ziya Bey'in hakiki kauçuk tabanlı ayakkabılarına değdiriyorum: Kenarlarında çamur var. Ziya Bey'le aramızda aynı çamura basmaktan kaynaklanan bir dostluk başladığını hissediyorum ...>>>>>

9) Leydi Angela. Bir ganyan kupon sahibinin, koşuyu dinleyip kuponun yattığı(kaybettiği) sürede Galata’da geçen o kısa sürede geçen insancıkların hayatlarından kesitler var. Tanıdık mekanlar, en çok da oralardan uzak olma hali hüzünlendiriyor. Sibel Can feat Halil Sezai – Galata, parçasını dinlemek istiyorum. Aklıma Kemal abi geliyor. Bir öykümde kullanmıştım Halil Sezai’nin bir parçasını. Metinciğim sağ olasın, benim oğlana da gönderme yapmışsın, demişti. Kemal Paracıkoğlu, Halil Sezai’nin babası. Bir öyküsünden dolayı onu intihalle suçlamış, kalbini kırmıştım. Bir mesaj atmıştı bana. Sen en büyüksün. Senin okumadığın kitap yoktur. Sen postmodern kurmaca bilmez misin ey be Metin, demişti. Nasıl da tırmalamıştı yüreğimi o mesaj. Sustum, cevap vermedim bir süre. Sonraki mesajlarıma da o cevap vermedi. Sonra eşine yazdım. Abla, dedim, bu saçma şey için kaybetmek istemem Kemal abiyi. Söyle ona, yazsın bana. Hem yanınıza geldiğimde çimdiklesin beni. Yok be Metin, gücenmedi sana. Böyle basit şey için kızmazdı sana o. Ama Metin be, biz Kemal’i kaybettik. Kemal öldü.

O dakikada terk ettim siteyi. Girmedim, öykü paylaşmadım bir daha. Sen nasıl adamsın yahu, adam gibi becerdiğin bir iş var mı, olacak mı bu dünyada? Üzücüydü çok.

10) Kaplumbağa. Kafka’nın Değişim’inin yeniden yazılımıydı. İlham verici bir postmodern öyküydü.

11) Topal. Benzeri düşünceler aklımdan geçtiği hatta bir iki kez yaptığım bir şeydi. Okumanız gerekir.

12) Pırlanta Yüzüklü Kadın. En zayıf bulduğum öyküydü. Elbette bu sübjektif bir yargıdır.

13) Mesut. Harala gürele geçen hayatımızda hep bizim kaygılarımız baş roldedir. Ne kadar az dinleriz birbirimizi. Ama Allah’tan düşünürüz sonradan. Bir öyküye dönüşür kafamızda Mesutlar.

14) Sihirli Sabah. Orwell-Huxley arası bir distopya denemesiydi. Finali oldukça başarılı buldum. <<<<<"Ne olmuş?" Adam kafasını çevirmeksizin cevapladı: "Birisi taş atıp mağazanın camını kırmış." İçimde korkunç bir şüphe oluştu. Tükürüğümü yutup, tekrar sordum: "Bir şey almış mı?" Adam umursamazca başını iki yana sallayıp: "Neredeyse hiç eksik yokmuş, bir tek pilli radyo çalınmış galiba" dedi.>>>>>

15) Hamdi Bey Uykuya Daldığında. İstanbul’da bir mekanda bir şey cereyan ederken, aynı anda dünyanın değişik yerlerinde nelerin cereyan ettiğini gayet güzel işlemiş. Toplumsal gerçekçi buldum bu öyküyü. Sevdim.

Bitirdim kitabı, aklımda binbir düşünce siteye girdim, aradım yazarı. Yok! Nasıl yani? Yahu adam ta 2004’de bastırmış kitabı. Nice eften püften (bu deyim çok ayıp kaçtı) kitabın isminin ilk kelimesinde yüzlerce sayfa geliyor da, bu güzel eserin suçu ne?

Ne yani, illa Can yayınları, Bilişim, YKY mi olmalıydı? Olmadıysa, yok mu demektir bu güzel eser? Vicdanınızaydı bu sorum. Baş başa bırakıyorum sizi vicdanınızla.

Eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum

geceyarısını yaşamaktan yorgunum...

* EFLATUN*, bir alıntı ekledi.
Dün 19:05 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Onu bir sokakta eflatun renkli bir otomobil içinde görüyorum.

Semaver, Sait Faik AbasıyanıkSemaver, Sait Faik Abasıyanık
Serhan Ş, bir alıntı ekledi.
Dün 16:59 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kim ne demiş?
Hekimlerin yaptığı en büyük hata ruhu düşünmeden yalnız bedeni tedaviye teşebbüs etmeleridir.

Eflatun

Psikoloji, Fulya TaşçevirenPsikoloji, Fulya Taşçeviren
sedef fırat, bir alıntı ekledi.
Dün 01:42 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Tıpkı sessizliği dinleyen Eflatun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.

Suskunlar, İhsan Oktay Anar (Sayfa 268)Suskunlar, İhsan Oktay Anar (Sayfa 268)

Fikrini değiştiren ve unutan adama aldatılmış diyorum. Çünkü birinde zaman, ötekinde muhakemesi, onu hiç farkına varmadan fikrinden döndürür.
Bir ağrı veya bir acı onlara fikir değiştirirse, bir zorun tesiri altında kaldılar diyorum.
Eflatun

Ali Nesin
Türkiye, okuyup yazmadan, düşünüp taşınmadan, yaşayıp görmeden ergenlikten hemen sonra tüm gerçeği avcunun içine alan 70 milyon dâhinin yaşadığı bir ülkedir. Karşımıza Eflatun çıksa lafı ağzına tıkarız !

Ah (Attila Ilhan)
Yüzünün yarısı göz kadife yansımalı,
bulutlu, siyah; ah bulutları eflatun.
O boy aynasından çıktı fransızın malı,
vişne asidi vardı tadında rujunun,
ah sinema yıldızı filan olmalı;
ağızlığı kristal son derece uzun.

Bir kibrit çakıldı mı; ah yağmurluklu kız,
alevinden anlamlı dumanlar üfürüyor.
Ah çocuk yüzünde gül goncası ağız,
saçlarından incecik su tozu dökülüyor.
Sığınak gibi derin, ağaçlar gibi yalnız.
Karartma başlamış ışıklar örtülüyor.

Ellerinde ruh gibi ah portakal kokusu,
kırkmaları morsalkım, göz kapakları saydam,
çok vapurun battığı bir liman orospusu;
bir hırsla öptüm ki ah ölürüm unutamam:
Ay ışığında deniz akordeon solosu,
pırıl pırıl yaşadım üç dakika tastamam.

Görkemli çadırında italyan lunaparkın,
sanki zeytin düşürür yerlere gözlerini,
ah tahtına kurulmuş bol sakallı bir kadın;
sutyenler tutmuyor çılgın göğüslerini,
kaşları ip incesi, kumral kirpikleri kalın;
kim görse şaşırır sakalının süslerini.

Tavana asılmış sosyalist saçlarından,
ah sabah sabah omuzları kan içinde;
işkence sonrası genç bir kadın militan.
Yığınlar uğulduyor hummalı gençliğinde,
adı bile çıkmamış dudaklarından,
doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
 23 May 15:33 · Kitabı okumayı düşünüyor

Aziz Nesin'in Galip Amca'sından Hacı Bektaş-ı Veli Fıkrası
Bir akşamüstü, Köprü iskelesinden,
o küçücük Haliç vapurlarından birine bindik.
Galip Amcamla vapurun ikinci mevki alt salonundayız.
Hemen orada yolculardan konuşacak birilerini buluverdi.

Anlatıyor:
— Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri, müritlerinden birine üç tane halı vermiş.
«Bunları Ahmed-ir-rüfâî kardeşime götür!» buyurmuş.
Derviş yüklenmiş üç halıyı, düşmüş yollara...
Koca Anadolu'yu birbaştan birbaşa geçip
Ahmed-ir-rüfâî Hazretlerine gidecek...

Aç, yorgun, perişan...
Kendikendine, «Satarım halının birini, ikisini götürürüm.
Nerden bilecek üç halı olduğunu?» demiş.
Satmış halının tekini, yolluk yapmış...

Bir zaman sonra yine parasız kalmış...
«Nereden bilecek iki halı olduğunu, satarım birini daha»
demiş kendikendine. Onu da satmış...

Aylardan sonra, sırtında tek halı, Ahmed-ir-rüfaî Hazretlerinin
huzuruna varıp etek öpmüş. Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin hediyesini vermiş.
Ahmed-ir-rüfaî Hazretleri, yanı başındaki pencereyi açıp seslenmiş:
«Ya Hacı Bektaş kardeş, bana sen bir halı mı gönderdin?»

Pencere dışından ses gelmiş:
«Bir değil, üç halı gönderdim kardeş...»

Aylarca aç susuz yollarda perişan olan derviş dayanamamış, şöyle demiş:
«Ulan koca pezevenkler, madem birbirinize bu kadar yakındınız da,
neden halıları pencereden uzatıp vermediniz,
bana aç susuz bunca yol teptirdiniz,
bir de günaha soktunuz, beni halı hırsızı ettiniz?...»

Bu «koca pezevenk» sözü pek geçerdi konuşmalarında,
yalnız o değil, başka tekkeliler de sıksık söylerlerdi;
yüce, ulu bir makam, mevki, rütbe gibiydi «koca pezevenk»lik.

Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinden aniatıyor,
Sokrat'tan, Eflâtun'dan («Felâtûn» derdi) anlatıyor.
Galip Amcam, herbiri hikmet dolu,
yüzlerce özgün fıkra bilir, yeri gelince anlatırdı.

Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin (CİMNASTİK DERSİ)Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin (CİMNASTİK DERSİ)