Çoğumuz kendi aleyhimize oynadığımız oyunlardan haberdar gibiyizdir ama başka seçenekler yokmuşçasına bunları sürekli görmezden gelip alışılageldiğimiz kısırdöngülere tutunuruz. Bizi mutsuz da etse. Denenmemişin korkusundan ötürü, bizim için zararlı olduğunu bile bile, bilinene tutunmak. Bu nedenle, psikoterapide, gereksiz savunma sistemleri terapist tarafından köşeye sıkıştırıldığında insanlar bazen yakalanmışlık duygusu yaşarlar. Ancak bu, insanın toplum normlarına değil, kendine karşı işlemiş olduğu suçun yakalanmışlığıdır. Yakalanmışlığın içeriğini oluşturan gerçek duygu, insanların kendilerine ulaşma umudunu ve hafiflemeye içerir, hatta bazen gülerek karşılandığı bile olur. Kendimize karşı işlediğimiz suçlara “ varoluş suçluluğu” denir ve vicdanımızdan kaynaklanan suçlulukdan farklı bir olgudur.
Ben yalnızlığın cemiyete rağmen, kalabalığa rağmen içimizi kaplayan ruhî bir halet olduğunu bilirim. Evlenmek insanı yalnızlıktan kurtarmaz, belki daha müthiş bir yalnızlığa atar. Bu iki kişinin bir arada ve ayrı ayrı yalnız kalması demektir ki cemiyetten gelecek imdadın da kıymetini sıfıra indirdiği için en ümitsiz yalnızlıktır.
Düşün ki her an ben değişiyorum, her an sen değişiyorsun, buna rağmen birbirimizi nasıl tanıyabiliyoruz? Bu kaçan benliklerimizi birbirimizde aramak tecessüsü olmasaydı bir saniye konuşabilir miydik ?