Kuzey ışıklarıyla ilgili bir sürü efsane vardır. Kimilerine göre bu ışıklar ölen çocukların ruhlarının oynarken saçtığı ışıklardır. Kimileri bu ışıkları yanan bir gökkuşağına benzetir. Bazı halklar devlerin gökyüzünde yaktıkları büyük bir ateş olduklarına inanır. Bense bu ışıkları görmek istiyordum çünkü sadece... Seviyordum. Bana yeni başlangıçları hatırlatıyordu. Keşfedilmemiş yolları, korkutucu kayboluşları anımsatıyordu. Sadece fotoğraflarda gördüğümde bile sıcak bir elin kalbime dokunduğunu hissediyordum.
Binlerce yıllık bir hafızayı sırtında taşıyan, zamanın kendisi kadar kadim bir nehir... Deli dolu Fırat'ın nazlı kız kardeşiydi o. Dengbêjlerin yanık sesli stranlarında bir nakış, ağıtçı kadınların dumanlı nefesinde bitmek bilmeyen bir hıçkırıktı. Hakkında yazılan onca roman, anlatlan onca efsane boşuna değildi; O, eskilerin deyimiyle "Tanrıya giden yol"du. Dünyanın başlangıcıyla sonunu birbirine baģlayan kutsal bir düğüm.
Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi!… Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zarafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı.
Ben, Dünyanın Geri Kalanı'na karşı bir halat çekme müsabakasında ona katılmak üzere getirilmiştim. Çocuk yapılmasına karşı esrarlı bir tavrı vardı; yapamıyor değildi de, yapmak istemiyordu. Bakire Meryem'in bu işi ondan önce halletmesi içine ukde olmuştu. O da bir eksiğine razı oldu ve bir buluntu çocuk ayarladı. O çocuk, bendim.