• 416 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Hepimiz iyi kötü bir hayat yaşıyoruz. Farkında olarak yada olmayarak.Farkında olan kısım azınlıkta olsa da zamanla çoğalacağına inanıyorum.

    …HAZ… her ne kadar iç gıcıklayıcı bir kelime olsa da hakkını veren kısım da ne yazık ki azınlıkta. Ha sen çok mu biliyordun da bıdı bıdı yapıyorsun diyebilirsin (:
    Yooo bilmiyordum ama öğreniyorum ve öğrendikçe de paylaşıyorum. :)
    Toplumun ve anne babamızın bize öğrettiği saçmalıklar arasında o kadar kaybolmuşuz ki, bütün yaşamımız boyunca uğraşsak bile doğduğumuz an daki sıfır tertemiz zihnimize asla ulaşamayacağız.Bu çok acı bir gerçek.
    Ha ulaşamayacaksak neden çabalayalım o halde diyip beni köşeye sıkıştırmaya çalışacak arkidişlere sesleniyorum.
    Ne kadar az arıza o kadar güzel yaşam. Kapiş (:
    Gelelim konumuza. Erkek (eril),kadın (dişil) olarak adlandırılıyor.Bunu duymuşsundur. Erkekte de kadında da bu ikisi var. Mesele dengede tutabilmek. Biri baskın olursa sıkıntı başlıyor.
    Nedir bu eril ve dişil enerji derseniz;
    Eril enerji; sıcaktır, hareketi ve olayları başlatandır. İlk adımı atan, inisiyatif ve sorumluluk alan, tepkinin doğmasına yol açan, kendine güvenen, cesur, harekete geçebilen, meraklı, araştıran, olayları, ilişkileri başlatan, kendini ortaya koyabilen taraftır.
    Dişil enerji ise soğuktur, etkiye tepki gösterendir. Takip eden, savunan, güvenliğini düşünen, telaşsız, adım atmadan önce düşünen, edilgen, uyum sağlayan, fedakar, durağan, kolay inanan, harekete geçebilmek için dışarıdan motivasyona ihtiyaç duyan, izleyen, gözleyendir.
    Şöyle gıcık bir durum var.Kime aşık olacağımıza bilinçaltımız karar veriyor. Bilinçaltımızdaki korkularımızı deneyimleyeceğimiz ilişkileri hayatımıza çekiyoruz. Mesela kişi de kaybetme korkusu yüksekse çapkın bir erkeğe-kadına aşık oluyor. Böylelikle kaybetme korkusu her defasında tavan yapıyor. Kulağa çılgınca geliyor ama bunlar gerçek. Ben sayısalcıyım öyle körü körüne hiç inanmam birşeylere. Defalarca denklemlerin sağlamasını yaptım ve çok eminim.Bu söylediklerimin hepsi gerçek. Karşı çıkanlar olacaktır elbet. Ben de diyeceğim ki iç dünyanızdaki korkularınızı bastırmak için ego-nuzu öyle bir kullanıyorsunuz ki yeniliğe açık olamıyorsunuz. Alışmışsınız çünkü bu düzene.
    Değişim her zaman korkutur (:

    İlişkileri etkileyen 5 ana korku var.
    1-Değersizlik Duygusu
    2-Kaybetme Korkusu
    3-Yetersizlik-Başarısızlık Korkusu
    4-Yüzleşme Korkusu
    5-Yaşam-Ölüm Korkusu

    Bu korkuların dozu herkeste farklı.Kim de hangi duygu daha yüksekse hayatına çektiği kişilerde de o duyguyu yaşayacaktır.
    Mesela ilk 1-2 buluşmadan sonra erkek kadını aramaz.
    Neden ?
    Kadın yaydığı korku frekansıyla erkeği iter. Diyelim ki kaybetme korkusu tavan ablamızda (: Sürekli kafa da kuracak aramadı sormadı acaba beni beğenmedi mi bu da beni terkedecek vs bıdı bıdılar işte. Şapşik ablamız durup ne hissettiğine odaklansa çözecek aslında…Ama ablamız o kadar telaşlı yaşıyor ki hayatını. Toplum tarafından öğrendiği abuk sabuk kalıplar yüzünden … Kendini analiz edecek kadar ay-mıyor kafa o sadece evde kaldığına odaklı.
    Neden? anne baba öyle öğretti çünkü.
    Kadınlar böyle erkekler çok mu akıllı hayır tabiki de (:
    Erkeklerde de skor merakı var. İlişki değil futbol maçı sanki a.q (: Size de kızmıyorum çünkü yine anne babaya bağlanıyor her şey. O kadar çarpık düzen ki kim neyin kafasıyla bu saçmalıkları başlatmış ve yıllar içinde onaylanmış bilemesemde kulakları çınlasın (:
    Kadın kalbiyle hareket ettiği ve ilahi aşka daha kolay bağlanabildiği için daha özel bir varlık. Erkeği de ilahi olana bağlamak kadının elinde. Ama günümüz kadını kendini daha bağlayamazken ilahi olana erkeği nasıl bağlar bilemiyorum.
    Yazar Seda Diker’inde dediği gibi kadını sevdiği erkek karşısında dişi olmaktan, erkeği de eril olmaktan alıkoyan tek şey, bilinçaltında biriktirdiği korkular ve olumsuz inanç kalıplarıdır. Korkular arttıkça kadının dişi enerjisi azalır, erkeğin de eril enerjisi ve karizması küçülür.
    Dişi enerjisi zayıf bir kadın eril enerjisi zayıf bir erkek hayatına çeker. Bu bir bilinçaltı oyunudur.
    İdeal bir ilişki de erkek kadına güven verir. Ona sevgisini net ifade eder.Kadının gel-git leri arasında kaybolmaz. Onu sakinleştirmesini bilir. Ama günümüzde erkeklerin çoğu bu eril enerjiden yoksun olduğu için kadın güven duyamadığından dır-dır etmeye gerginlikler çıkarmaya kontrol etmeye başlar. Yani kadın erkek gibi davranmaya başlar erkek enerjisine geçer farkında olmadan. Çünkü erkeğe güvenmez korkuya kapılır ve kontrolü bilinçsizce eline alır. Eşlerinize sevgililerinize kızmadan önce kendinize bir bakın sevgili erkekler,gerçekten eril enerji yayabiliyor musunuz ???

    Sonuca gelecek olursak aslında konu o kadar uzun ki sayfalarca yazsam bitmez. Bu kitaba özellikle inceleme yazmak istedim. Çünkü şuursuzun biri okumaya değmez vs gibisinden kitabı kötülemiş ama grinin elli tonu serisini okumuş :))))
    Kitapta grinin elli tonu tarzı cümleler var evet ama odaklanılması gereken o cümleler değil, kadınların erkeklerin düştükleri zavallı durumlar !

    Ve sen gerçekten hayatını değiştirmek istiyorsan bence bir yaşam koçuyla çalışmalısın.
    Ama gerçek bir koç ile…Şarlatan ile değil (:
    Ben daha ne diyimmmm :)))
    Sevgiler…
  • Bir yazıyı okurken nadir olarak bu kadar zevk alırım, paylaşmak istedim.

    Sevgi niçin çok acı verir?

    Sevgi acı verir çünkü o saadet için yol açar. Sevgi acı verir çünkü o dönüştürür, sevgi mutasyondur. Her dönüşüm acı verici olacaktır çünkü eski yeni uğruna terk edilmek zorundadır. Eski tanıdıktır, güvenlidir, güvencelidir, yeni olan kesinlikle bilinmezdir. Hiç yelken açılmamış okyanuslara doğru hareket etmek durumundasın. Yeni olanla zihnini kullanamazsın; eski olanla zihin beceriklidir. Zihin sadece eski olanla işleyebilir; bütünüyle kullanışsızdır.

    Bu yüzden korku yükselir ve eskiyi, konforlu olanı, güvenli dünyayı, rahatlığın dünyasını terk ederken korku yükselir. Bu çocuğun annesinin rahminden çıkarken hissettiği acının aynısıdır. Bu kuşun yumurtadan çıkarkenki acının aynısıdır. Bu kuşun ilk kez kanatlanmaya çalıştığı zaman hissedeceği korkunun aynısıdır. Bilinmeyen korkusu ve bilinenin güvenlik duygusu, bilinmeyenin güvensizliği, bilinmeyenin tahmin edilemezliği kişiyi son derece korkutur.

    Ve dönüşüm bir kendin olmama haline olacağı için ıstırap çok derindir. Ancak sen ıstırabın içinden geçmeden mutluluktan kendini kaybedemezsin. Şayet altın saflaştırılacaksa ateşten geçmek zorundadır.

    Sevgi ateştir. Sevginin acısı yüzünden milyonlarca insan sevgisiz bir hayat yaşar. Onlar da acı çeker ve onların acısı boşunadır. Sevginin içinde acı çekmek boşuna acı çekmek değildir. Sevgide acı çekmek yaratıcıdır; o seni daha yüksek bilinç düzeylerine çıkarır. Sevgi olmadan acı çekmek bütünüyle bir kayıptır; o seni hiçbir yere götürmez. O seni aynı kısırdöngünün içinde tutar.

    Sevgisi olmayan bir insan narsistir, o kapalıdır. O sadece kendini bilir. Ve o diğerini tanımadan kendini ne kadar tanıyabilir? Çünkü diğeri bir ayna gibi iş görür. Diğerini tanımadan asla kendini tanıyamazsın. Sevgi kendini tanımak için de çok hayatidir. Diğerini derin bir sevgiyle, yoğun bir tutkuyla, sonsuz bir keyifle tanımayan kişi kim olduğunu bilemeyecektir çünkü o, kendi yansımasını göreceği aynaya sahip olamayacaktır.

    İlişki bir aynadır ve sevgi ne kadar safsa, sevgi ne kadar yüksekse ayna o kadar temiz olacaktır. Ancak daha yüksek sevgi senin açık olmanı gerektirir. Daha yüksek sevgi senin kırılgan olmanı gerektirir. Zırhını bırakmak zorundasın. Bu acı verir. Sürekli olarak savunmada olmamalısın. Hesapçı zihnini bırakmak zorundasın. Riske girmek zorundasın. Tehlikeli bir şekilde yaşamak zorundasın. Diğeri seni incitebilir; kırılgan olmakla ilgili korku budur. Diğeri seni reddedebilir; âşık olmaktaki korku budur.

    Diğerinde bulacağın kendi yansıman çirkin olabilir; sıkıntı budur. Aynadan uzak dur. Ancak aynadan uzak durarak güzelleşmeyeceksin. Durumdan kaçınarak gelişemeyeceksin. Meydan okuma kabul edilmek zorundadır.

    Kişi sevginin içine girmek zorundadır. Bu Tanrı'ya doğru ilk adımdır ve o aradan çıkartılamaz. Sevgi basamağını aradan çıkarmaya çalışanlar Tanrı'ya ulaşamayacaktır. Bu mutlaka gereklidir çünkü bütünlüğünün farkına sadece diğerinin varlığı tarafından kışkırtıldığında, mevcudiyetini diğerinin mevcudiyeti ile zenginleştirdiğinde, sen kendi narsis, kapalı dünyanın dışına açık gökyüzüne çıkarıldığında farkına varırsın.

    Sevgi açık bir gökyüzüdür. Sevmek kanatlanmaktır. Ancak sınırsız gökyüzü mutlaka korku yaratır.

    Ve egoyu bırakmak çok acıdır, bize egoyu yetiştirmemiz öğretilmiştir. Egonun bizim yegâne hazinemiz olduğunu zannederiz. Biz onu korumaktayız, biz onu süslemekteyiz, biz onu sürekli olarak parlatmaktayız ve sevgi kapıyı çaldığında, sevginin içine girmek için yapılması gereken tek şey, egoyu bir kenara bırakmaktır. Kesinlikle acı verir. Bu senin tüm yaşamının işidir, bu senin yarattığın her şeydir: Bu çirkin ego, "Ben varoluştan ayrıyım" çirkin fikri.

    Bu fikir çirkindir çünkü o gerçek değildir. Bu fikir hayal mahsulüdür, ancak var olan toplumumuz her bireyin bir mevcudiyet değil bir kişilik olduğu fikri üzerine kurulmuştur.

    Hakikat şudur ki dünyada hiçbir kişi yoktur; sadece mevcudiyet vardır. Sen yoksun: Bir ego olarak, bütünden ayrı olarak. Sen bütünün parçasısın. Bütün senin içine nüfuz eder, bütün senin içinde nefes alır, içinde nabız atar, bütün senin hayatındır.

    Sevgi sana egon olmayan bir şeyle uyumlu olmanın ilk tecrübesini sağlar. Sevgi sana hiçbir zaman senin egonun bir parçası olmamış birisi ile ahenk içinde olma dersini verir. Şayet bir kadınla ahenk içinde olabilirsen, bir arkadaşla, bir insanla ahenk içinde olabilirsen, çocuğunla yahut annenle ahenk içinde olabilirsen niçin tüm insan evlatlarıyla ahenk içinde olamayasın? Ve şayet tek bir kişiyle ahenk içinde olmak böylesine keyif veriyorsa tüm insanlarla ahenk içinde olmanın sonucu ne olacaktır? Ve şayet sen tüm insanlarla ahenk içinde olabilirsen niçin hayvanlarla, kuşlarla ve ağaçlarla ahenk içinde olmayasın? O zaman bir adım diğerine yol açar. Sevgi bir merdivendir. O bir kişi ile başlar ve bütünlükle son bulur. Sevgi başlangıçtır. Tanrı sondur. Sevgiden korkmak, sevginin geliştiren korkusundan korkmak, karanlık bir hücrenin içinde kapalı kalmaktır.

    Modern insan karanlık bir hücrede yaşıyor, o narsistir. Narsisizm modern zihnin en büyük takıntısıdır. Ve o zaman problemler, anlamsız problemler vardır. Yaratıcı olan problemler vardır çünkü onlar seni daha yüksek farkındalığa götürür. Seni hiçbir yere götürmeyen problemler vardır; onlar seni basitçe kösteklerler. Onlar seni basitçe eski pisliğinin içinde tutar.

    Sevgi sorun yaratır. Bu problemlerden sevgiden kaçarak kurtulamazsın. Ancak bunlar son derece hayati sorunlardır. Onlarla yüzleşmek, karşılaşmak zorundasın; onlar yaşanmak zorundadır ve onların içinden ve ötesine geçmek gerekir. Ve ötesine geçmek için yol içindendir. Sevgi yapılmaya değer yegâne şeydir. Onun dışındaki her şey ikincildir. Şayet sevgiye yardımcı olursa iyidir. Ve diğer tüm şeyler bir araçtır, sevgi amaçtır. Bu yüzden acı ne olursa olsun sevginin içine gir.

    Şayet pek çok insanın karar vermiş olduğu gibi sevginin içine girmezsen kendine takılı kalırsın. O zaman senin hayatın kutsal bir yolculuk değildir, o zaman senin hayatın okyanusa akan bir nehir değildir, senin hayatın kirli, durgun bir havuzdur. Ve kısa süre sonra pislik ve çamur dışında bir şey olmayacak. Temiz tutmak için kişinin akmaya devam etmesi gerekir. Bir nehir temiz kalır çünkü o akmaya devam eder. Akış sürekli olarak bakire kalma işlemidir.

    Bir sevgili bir bakire olarak kalır. Her sevgili bir bakiredir. Sevmeyen insanlar bakire kalamaz; onlar hareketsiz, durgun kalır; er ya da geç —ve geç olmasından çok, erkenden— kokmaya başlarlar çünkü onların gidecek bir yerleri yoktur. Onların hayatı ölüdür.

    Modern insanın kendisini bulduğu yer budur ve bunun yüzünden her çeşit nevroz, her türden delilik yaygınlaşmıştır. Psikolojik hastalık salgın boyutlarına ulaşmıştır. Artık olan şey birkaç bireyin psikolojik olarak hasta olması değildir; gerçek şudur ki tüm yeryüzü bir tımarhaneye dönüşmüştür. İnsanlığın tümü bir tür nevrozdan muzdariptir.

    Ve bu nevroz senin narsisçe durgunluğundan kaynaklanıyor. Herkes kendi ayrı özü olduğu yanılsamasına takılıp kalmıştır; o zaman insanlar delirirler. Ve bu delilik anlamsızdır, yaratıcı değildir, üretken değildir. Yahut insanlar intihar etmeye başlarlar. Bu intiharlar da aynı zamanda üretken, yaratıcı değildir.

    Zehir alarak ya da uçurumdan atlayarak yahut kendini vurarak intihar etmeyebilirsin. Fakat çok yavaş bir süreç içinde intihar edebilirsin ve olan şey de budur. Çok az insan ansızın intihar eder. Diğerleri yavaş bir intihara karar vermiştir; düzenli, yavaş yavaş ölürler. Ancak intihara meyilli olmak neredeyse evrensel bir hal almıştır.

    Bu yaşamak değildir ve sebep, kökteki sebep bizim sevginin dilini unutmuş olmamızdır. Biz artık sevgi denen maceraya atılmak için yeterince cesur değiliz.

    Bu nedenle insanlar seksle ilgilenirler çünkü seks riskli değildir. O anlıktır, dahil olmazsın. Sevgi dahil olmaktır; o teslimiyettir. O anlık değildir. Bir kez köklendiğinde o sonsuza kadar kalabilir. O hayat boyu süren bir dahil olmadır. Sevginin yakınlığa ihtiyacı vardır ve sen sadece yakın olduğunda diğeri bir aynaya dönüşür. Bir erkek ya da kadınla cinsel olarak buluştuğunda, buluşmuş dahi sayılmazsın; aslında diğer insanın ruhundan kaçmışsındır. Sadece bedeni kullandın ve kaçtın ve diğeri de senin bedenini kullandı ve kaçtı. Asla birbirinizin orijinal yüzünü açığa vuracak kadar yakın olmadınız.

    Sevgi en büyük Zen koan'ıdır.

    O acı verir ama ondan kaçma. Ondan kaçarsan, en büyük gelişme fırsatından kaçmışsındır. Onun içine gir, sevginin ıstırabını yaşa çünkü ıstırap aracılığıyla muazzam bir mutluluk gelir. Evet ıstırap vardır ama ıstıraptan büyük mutluluk doğar. Evet bir ego olarak ölmen gerekecek ama şayet ego olarak ölebilirsen bir Tanrı olarak, bir Buda olarak doğacaksın. Ve sevgi sana Tao'nun, Tasavvufun, Zen'in ucundan ilk defa tadına baktırır. Sevgi sana Tanrı'nın olduğunun, hayatın anlamsız olmadığının ilk kanıtını verir.

    Hayatın anlamsız olduğunu söyleyen insanlar henüz sevgiyi tanımamış olanlardır. Söyledikleri tüm şey hayatlarının sevgiyi ıskaladığıdır.

    Bırak acı olsun, bırak ıstırap olsun. Karanlık geceden geç ve güzel bir gündoğumuna erişeceksin. Sadece karanlık gecenin rahminde güneş gelişir. Sadece karanlık gece vasıtasıyla sabah gelir.

    Benim buradaki tek yaklaşımım sevgidir. Ben sadece sevgi ve sadece sevgi öğretiyorum ve başka hiçbir şey öğretmiyorum. Tanrı'yı unutabilirsin; bu sadece boş bir sözcüktür, ibadetleri unutabilirsin çünkü onlar sadece sana başkaları tarafından dayatılmış olan ayinlerdir. Sevgi hiç kimse tarafından dayatılmamış olan doğal ibadettir. Sen onunla doğarsın.

    Sevgi hakiki Tanrı'dır; din bilginlerinin Tanrı'sı değil; Buda'nın, İsa'nın, Muhammed'in Sufilerin Tanrı'sıdır. Sevgi seni ayrı bir birey olarak öldürmek için tariqa'dır, bir yöntemdir ve senin sonsuz olmana yardım eder.

    Bir damla olarak yok ol ve bir okyanus ol ama sevgi kapısından geçmek zorunda kalacaksın.

    Ve kesinlikle kişi bir damla gibi kaybolmaya başladığında ve kişi uzun süre bir damla olarak yaşamışken bu acı verir çünkü kişi, "Ben buyum ve şimdi bu gidiyor. Ölüyorum" zanneder. Sen ölmüyorsun ama bir hayal ölüyor. Sen hayalle özdeşleşmiştin, doğru ama hayal hâlâ bir hayaldir. Ve sadece hayal gittiğinde sen kim olduğunu görebileceksin. Ve bunun açığa çıkması seni neşenin, saadetin, kutlamanın nihai zirvesine götürür.
  • "Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Sizin karşınızda kim var biliyor musunuz? Anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz? Size soruyorum?" Sözünün burasında öyle bir titremeye başlamış ve öyle yüksek sesle haykırmaya başlamıştı ki, Akakiy Akakiyeviç değil kim olsa korkardı.
    Nikolay Vasilyeviç Gogol
    Sayfa 43 - İthaki Yayınları
  • 374 syf.
    ·16 günde·Beğendi·8/10
    Bilinmeyen insanı korkutur ve dahası merakını uyandırır. Ancak korku sevgiyle taçlandırılmadıktan sonra tam bir iman teşkil etmez. Korkmak kadar sevmekte gerekmektedir. Her dönemin peygamberi kendi dönemine ait sanatların en iyi erbaplarından olması pek şaşılası bir durum değildir. Hz. Musa’ya verilen sihir, Hz. İsa’ya verilen tıp ilmi ve Hz. Muhammed’e verilen şiir üstü bir yazım dili… Bunlar peygamberleri diğerlerinden ayıran en güzide lütuflardandı ve halkların zorda olsa iman etmelerini kolaylaştırmak için peygamberler bu Ledün İlmi ile şereflenmişlerdir.

    Cehennemin tap tenine – ilk on - baktığımız zaman şüphesiz birinci sırayı Firavun alır. Hatta Kuran-ı Kerim’de kötü adamın tasviridir kendisi. Karşısında ise en hayırlı 5 insandan birisi olan Hz. Musa (Mos). Üstün körü bakıldığında herkesin Hz. Musa hakkında birçok bilgi sahibi olduğunu biliriz. Birisi “Asa” dan bahseder bir diğeri ise Kızıldeniz’i böldüğünü söyler. Bu hadiseler kitapta kısmen de olsa doğrudur. Her şeyden ziyadesi ise Hz. Musa bilge bir peygamberdi. Yani doğayı çok iyi tanıyan, doğa olaylarına hâkim olan, öğretici bir kişiliğe sahipti.

    “Tanrı lütfettiklerini sebepsiz geri almaz. Bizi onlardan yoksun bırakan hatalarımızdır.” (Alıntı #47142057 )

    Birinci kitabımızda Hz. Musa’nın doğumundan başlamış, Mısır saraylarında yetişmesini konu etmiş, Medyen’e yolculuğuna tanık olmuş ve Apiru yani İsrailoğulları’na önderlik ederek Mısır’dan “Çıkış’ına” şahitlik ediyorken Kızıldeniz Kıyısına vardığımızda kitap sonlandırılmıştı.

    Kitap içeriğine dalıp konu özeti çıkarmak istemiyorum. Şunu söylemekte yarar görüyorum ki bu kitap yazılmış diğer Tevrat kitaplarına karşı akademik bir çalışma değeri taşıyabilecek değerdedir. Abartılı ve epik olaylardan kaçınılması ve bunu da kitap sonunda eleştirileriyle anlatması okuruna fayda sağlamaktadır. Tekvin ya da Sayılar kitaplarındaki abartılı rakamlar ve olaylar araştırmacı yazar tarafından incelenmiş, olası durumlarda göz önünde bulundurularak doğruya yakın tahminler ile kurgulanmıştır. Bazı yerlerde Tekvin ya da Sayılar kitabından ayrılıp, kendi kurgusunu kendi yaratmıştır.

    “...kötülük olsa olsa uyuklar! Ve uyanmak için vaktin gelmesini bekler.” (Alıntı #47137882 )

    Diğer güzel taraflarından bir tanesi ise olayları ve mekânları çok iyi betimlemiş olmasıdır. Kişiyi buradan alıp o devirlere götürerek hayal dünyasında ormanlık bir Arap-Afrika kıtaları hayal ettirmektedir. Hz. Musa’nın karşısına ise II. Ramses’i koymuştur. Ancak bu olasılık pek doğru değildir. Dönemin bilinmezliği ve II. Ramses’in 90 yıl yaşamasını da ele alırsak eğer dönemin karşıtı firavun II. Thutmose gözükmektedir. Bu sadece en yakın olan bir tahmindir, kesinliği ise yoktur. Şu da bir gerçektir ki bu iki firavunda kendi döneminin en güçlü isimlerinden birileriydi. Olası bir savaşta ya da durumda Apirulardan eser kalmazdı.

    İlahi bir duygu ile sentezlemek gerekirse; dönemin firavunu en büyük günahı işlemiş ve kendisinin ilah olduğunu söylemiş, bu şekilde hayatını sürdürmüştür. Ancak herkesin bir hesabı var ise yaratıcının da bir hesabı vardır. Kâhinlerin ortalığı ayağı kaldırması ve doğacak erkek çocuğunun Mısır Firavununu yerle yeksan edeceği gerçeği su götürmez bir olaydır. Canı firavun el kadar bebekleri dahi öldürmekten çekinmeyecek kadar gözü dönmüş, ene yani benliliğinden ödün veremeyecek kadar ego sahibiydi. Hesaplar ise her zaman istenilen sonucu vermez. Doğan çocuk suya bırakılır ve Mısır Sarayı dolaylarında bulunulup, dönemin Mısır Kraliçesi tarafından beslenir, eğitilir ve büyütülür. İşte adalet!.. Dünya bir sinek yüzünden ölen nice hükümdarlar gördü.

    Akademik çevreler Hz. Musa’yı çoğu kez bir mit olarak kabul etmişlerdir. Bilimsel ya da arkeolojik durumlardan da yararlanarak Kızıldeniz’in bölünmesinin sebeplerini ilk olarak Santorini Adası’nda meydana gelen volkanik Minos Patlaması sebebiyle denizdeki dalgalanmaların sebep olduğu söylenmektedir. Bunun dışında ise azımsanmayacak başka bir çevre ise Büyük Siyah’ın (Yukarı Mısır’da Kızıldeniz’in bir bölümü) hemen yanında bulunan sığ olan Sazlıklar Denizi’nden geçirildiğidir. Arkeolojik bulgular ise bu ikinci durumu doğrular niteliktedir. Geçiş bittikten sonra ise dalga boyları yükselmiş karşıya geçmeye çalışan Mısır askerlerinin bir kısmını boğmuştur. Hatta karşı kıyıya geçmeyi başaran Mısır askerleri Hz. Musa tarafından önceleri köle olarak alınmış daha sonrası ise kadim dostu Hz. Yuşa –Kendisi Hz. Musa’nın komutanı ve ölümünden sonra İsrailoğulları’nın lideridir – tarafından asker olarak birliklerine katmıştır.

    “Gençlik güzeldi. Yetişkini böylesine çirkin yapan şey kötü düşüncelerdi, kinler, alçaklıklar, yalanlar, pis kıskançlıklar, kendini evrenin merkezi sanan insanın kibirli bencilliği, tembelliğin mutlu edilgenliği, yürek yoksulluğu, ölümün unutuluşu ve daha da kötüsü, ölüm korkusu.” (Alıntı #47022800 )

    Kuran-ı Kerim’de geçen Çıkış ise Yunus Surelerinde karşımıza çıkmaktadır. Kızıldeniz açıldığında geçiş tamamlanmış, firavun ve askerleri geçerken ise deniz kapanmıştır. Firavun secde etmiş ve Müslümanlığı kabul edilmemiştir. O dönemde Müslüman kelimesi teslim olmak manasındadır. Bedeni ise herkese ibret olması için bozulmadan gün yüzüne çıkacağı belirtilmiştir.

    Böyle bir cesedin varlığı henüz bilinmemektedir. Eğer ki böyle bir durum olacaksa bu Kuran-ı Kerim mucizelerinden birisi olarak adlandırılabilir. Ayrıca MS 600’lerde geleceğe yönelik müze, sergileme ya da arkeoloji gibi bilimlerin ayetlerde geçmesi ise gelecek hakkında az da olsa bilgi vermektedir.

    Kitap içerisine konu edilen peygamberin yazar tarafından sevildiği çok ortadadır. Ancak yazarın ilahiyatçıları sevmediği ise gözden kaçmıyor. Çok güzel kişilik analizleri ve çözümlemelerde bulunmuş ve Hz. Musa’yı okuruna okuru tanımasa bile sevdirme misyonunu üstlenmiş gibidir. İsrailoğulları’nın açlığını, başıbozukluğunu ve peygamberlerine neler çektirdikleri ise es geçilmemiş. Günümüzde de zulmün mimarı olmaya devam etmektedirler.

    Kitabım Doğan Kitapçılık A.Ş. Yayınları’ndan, Fransızcadan çevirisini üstlenen kişi Gülseren Devrim. Başlangıçta harika bir dönem haritası bulunmaktadır. Kısa bir önsöz niteliğinde yazı ile “Çıkış” kaldığı yerden devam etmektedir. 3 ana bölüm ve bu bölümleri oluşturan 40 üzerinde küçük bölümler bulunmaktadır. Kitabın son 61 sayfasını ise “kaynakça ve eleştiri notları” almaktadır.

    “İnsanoğlunun belleği çöldeki kum gibidir. Tanrı'nın lütfunu ve cömertliğini emer, sonra zamanın rüzgarıyla kurutur ve unutur.” (Alıntı #47096099 )

    Sözün özü; benim için iyi bir okuma ve güzel bir anı romandı. Severek, merak ederek güzel bir başlangıçla başlayıp iyi bir şekilde sonlandırdım. Meraklısına kesinlikle tavsiye edilesi ve okunulasıdır.

    Sevgi ile kalın.

    Kitap içerisinde en çok hoşuma giden bir konuşma… Hz. Musa ile eşi Tsippora…
    “-Gel sevgili kandilim, diyordu Mos, gülümseyerek.
    -Ateşin yanında küçük bir kandil nedir ki? diyordu Tsippora gülerek. Ben sana yetmedim, koca bir halkı kucakladın!”
  • 114 syf.
    ·Puan vermedi
    Gelecek bizi her zaman korkutur. Bu noktada haber almayı isteriz gelecekten. Bir yol haritası çizmek için bazen bir rahatlama için bazen de muhteşem kaderimizi öğrenmek için. Elbette kelimeler giriyor devreye kelimeler ve onların içlerini dolduran anlamlar. Aslında bu kelimeleri biz dolduruyoruz anlamlarla. Gelecekten haber almak için bir sürü yola baş vuruyoruz. Bir kısmı bilimsel olmaktan öte bir metafizik anaforu şeklinde geliyor karşımıza. Bir yumak gibi duruyor kehanetler önümüzde ve insan ister istemez şu soruyu soruyor yumağın neresinden baktığımıza göre mi şekil alıyor gelecek ya da biz kelimelerden çıkardığımız anlama göre mi davranıyoruz. Yani sunulan şey bizim ona kattığımız anlama göre davranmamız sonucunda mı gerçekleşir.
    “Demek Banquo’nun soyu için kana boyadım elimi
    Şeytana sattım canımı, ölümsüz mücevherimi!
    Yoo! Öyle olacağına çık, ey kader, çık karşıma,
    Dövüş ölesiye benimle...”

    Çabalarız daima kendimiz için en iyisi için. Oysa burada bile rölatvitenin görünmez çarkları girer devreye. Kahinler büyücüler falcılardan veya yakın “dost”larımızdan aldığımız haber bize şekil verir gelecek korkusu gölgesinde.

    “Kendini boşuna harcamış olur insan,
    Dilediğine erer de sevinç duymazsa.
    Yıktığın hayat kendinin ki olsun daha iyi,
    Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa.”

    Hayaller kurulur planlar yapılır ve ortaya ne ona ne de buna yakın şekilsiz bir gerçeklik ortaya çıkar. Bu yaşadığımızdır çünkü kararlar ve planlar ideal şartlar içinde düşünülür. Ya da hile ve kan vardır planların içinde. Bu gelgit arasında asla yalnız değilizdir. Ya doğmamış çocuk vardır, ya da sevdiğimiz insanlar ve yanımızda olan insanlar. Onlarla paylaşırız geleceğin parsellerini ve ondan payımıza düşen alanı artırma yollarını. Bu tehlikeli bir hal alır bazen eğer bir hezeyan yaşıyor ve bu hezeyanımızı birilerinin de ortak idesi haline getiriyorsak “paylaşılmış hezeyan”ın bir parçası oluveririz:

    “... ama tabiatına güvenin yok; fazla insan sütü emmişsin, en kestirme yollardan gidecek yürek yok sende. Yükselmek istemesine istiyorsun; içinde hırs yok değil; taş gibi de bir yüreğin olmalı yanında, o yok sende. Can attığın şeyi namusunla, suya sabuna dokunmadan elde etmek istiyorsun. Hem dalavere yapmayacaksın, hem de hakkın olmayan tahta oturacaksın. Sen kalk gel buraya, gel ki var gücümü söz edip akıtayım kulaklarından içeri.”

    Freudingen bakış açısı ile insan iki iç güdüyle dünyaya gelir ve bunlar cinsel istek ve saldırganlıktır. Bu iki iç güdü bilinçaltının en önemli itici güçleridir. Bunlar çoğu zaman bastırılır ego tarafından ve ancak rüyalar, dil sürçmeleri ve takıntılar yoluyla dışa vurulur. Yazarımız her ne kadar şaibeli olsa da bunu freud dan çok daha önce ortaya koymuş. Macbeth ve Lady Macbeth işledikleri suç yüzünden asla düzgün bir uyku uyuyamamış ve hayaletler ve hezeyanların yanında korku ve takıntılı hareketler geliştirmişler:

    “Korkudan yediğim lokma boğazımdan gitmeyecekse,
    Her gece korkunç rüyalar saracaksa uykularımı
    Varsın her şey çığırından çıksın,
    Bu dünya yıkılsın öteki dünya da,
    İnsana rahat nefes aldırmayan kuruntularla
    Beynimizi bir işkence masasına çevirmektense
    Ölüp rahat etmek daha iyi,
    Rahat etmek için öldürdüklerimizle.”

    Macbeth bir kefaret oyunu aslında. Ödediğimiz bedelin boyutlarını, sözlere ve gelecekten aldığımız haberlere yüklediğimiz anlamların sonuçlarını, bu süreçte yaşadığımız acıların boyutlarını ortaya koyan bir oyun, Freud’dan çok daha önce hem de.
    Keyifli okumalar!