Yalnızlığın iki farklı biçimde duyumsandığı düşünülebilir: dünyada yalnız olduğunu duyumsamak ya da dünyanın yalnızlığını duyumsamak. Yalnız olduğunu duyumsayan kişi bütünüyle bireysel bir dram yaşar; terk edilmişlik duygusu en göz alıcı doğal çerçevede bile ortaya çıkabilir. Bu dünyaya atılmış olmak, ona uyum sağlayamamak, kendi eksiklerinizden ya da taşkınlıklarınızdan ötürü yıkılmak, dışarıdaki görünümlere -ister karanlık, ister parlak olsunlar-aldırmayıp, içsel dramınıza bağlı kalmak, işte bireysel yalnızlığın anlamı budur. Ama kozmik yalnızlık duygusu bütünüyle öznel bir işkenceden çok bu dünyanın terk edilmişliği duyumundan, nesnel bir hiçlikten kaynaklanır. Hani dünya ansızın tüm parıltısını yitirmiş de bir mezarlığın temel tekdüzeliğini sergilemeye başlamış gibi. Birçokları geri dönüşü olmayacak biçimde dondurucu bir yalnızlığa yazgılı kılınmış, zayıf alaca karanlık ışıklarının bile erişemediği, terk edilmiş bir evren görüntüsüyle kıvranır. Peki, o zaman hangileri daha mutsuzdur? Yalnızlığı kendi içlerinde duyumsayanlar mı, yoksa dışarıda duyumsayanlar mı? Buna yanıt vermek olanaksız. Hem sonra, neden bir yalnızlık hiyerarşisi oluşturmaya çabalayayım ki? Yalnız olmak yetmiyor mu?