Gelmesini dört gözle beklediğim bir şeylerin olmasını özledim. Bu refleksi kaybettik sanki. ​İnsan, doğası gereği eksik bir varlıktır evet, bizi harekete geçiren şey o eksiği tamamlama arzusudur evet. Bugün bize eksik kalma lüksü çok görülüyor. Ruhun o açığı kapatılıyor, yani iştiyakı öldüren şeyler sürekli özendiriliyor. ​Her şeye doymuş ama hiçbir şeyden tat alamayan sürünün bir parçası (çoktan) olmuşuz. Ruh, her arzunun anında doyurulduğu bu illüzyonda aslında yaşamıyor. TEKRAR EDİYOR. Bu döngü de bizi algoritmaların kapısına getiriyor. Sistem denilen devasa çarklar dönmeye ettiği için hangi algoritmanın kapısını tıklatsak sistemden kaynaklanan bir sorun olduğunu söylüyor. Kalıyoruz kendimizle baş başa. Kendimizle baş başa kalırken bekliyoruz. Sonra diyoruz ki bir şeyleri beklemeyi unuttuk. Evet, birileri sürekli, daha çok daha çok kazansın diye bunların başımıza geldiğini fark ediyoruz ama şuan önemli olan o değil. Bu bir kaybolan refleksler eleştirisi. İnsani refleksler. Bu arayışımız çocukluğumuzdan kaynaklanıyor. Geçmişiniz peşimizi bırakmıyor. Bazen geçmişten bir koku duymak insanı istemediği birçok şeyden koruyor. Nörobilim, veri ekonomisi, sosyal medya şirketleri, reklamcılık, bunlar umrumda değil. Sizin olabilir. Ben size daha ilkel bir yol sunacağım. Özlediğimiz refleksleri geri kazanmanın ilkel bir yolu. İlkel olduğu için haliyle zor. Bu da kolayca ulaşmayı reddetmekten, kendi içimizde bilerek ve isteyerek o eksiklik boşluğunu açmaktan geçiyor.
Sardunyamı seviyorum...
Laminasyondan geçirince güzel kalırlar sanmıştım.. Ben bu yüzden çiçekleri koparılıp esaret altına alınmış maşuklar gibi görürüm. Bu yüzden onları mutfak tezgâhındaki bir bardak suya hapsedip soluşlarını izlemeyi sevmem. Mutlu oldukları yerde, kökleriyle kalmalarını tercih ederim. Başkalarını kokularıyla, duruşlarıyla etkileyeceklerini de düşünerek... Mutlu olduğu, hayat bulduğu yerde kalsın. Ben ise benim yanımda hayat bulacak; getirildi diye küsmeyecek, solmayacak başka bir çiçek istiyorum. Sardunyam var mesela... Annem, “Arsız olur, sürekli çiçek açar,” dedi. Belki de bu yüzden çok sevilmez. Zaten kendini naza çekmeyen hiçbir şey fazla değer görmüyor.. Ben ise naza çeken her şeyden vazgeçtim. Kolaylıkla gelen, benimle birlikte çiçek açan; kanatları kırılmadan, toprağından koparılmadan da yanımda kalmayı seçen bir çiçek buldum kendime. Sardunyamı seviyorum... Onu her gün sulayacağım, sevgimi göstereceğim. O zaten her şeye rağmen açacak; ama ben yine de ilgimi eksik etmeyeceğim. Biliyorum ki ilgi beklemeden herkese kokusunu dağıtan, çiçeklerini cömertçe açan sardunya bile fazla ilgiden bana küsebilir. Hayat burası... Bunda da mahzur göremeyeceğim..
Reklam
GÖĞÜN, GÖĞSÜNÜN ALDIĞI KADARDIR...
__Dağa çıkmışlar bilirler. İnsan yükseklere vardıkça göğsü daralır. Aldığı nefes yetmiyormuş gibi gelir. Bunun en büyük sebebi hava basıncındaki düşmedir. Hava basıncı düştükçe ciğere dolan oksijen
Tefekkürât
İnsan, madde ve manadan, ruh ve bedenden meydana gelen hassas bir fıtrattır. Ruhu ve bedeniyle bir bütündür. İnsanı hakiki manada incelemek onu hem bedeni hem ruhu hem beden ve ruhunun etkileşimi ile ele almakla olur. Aksi takdirde insana dair iddialar temelsiz ve tutarsız, yetersiz ve eksik kalacaktır. İnsan hayatı, ümit üzerine inşa edilmiştir. Beden, ruhun gelişim fırsatı ve ümidi; ruh ise bedenin sonsuzlaşma imkânı ve fırsatıdır. Ruh ve beden etkileşimi sağlıklı devam eden her bir insan ümit doludur. Ümitsizlik, ruh ve beden bağlantısına vurulan ilk ve en derin darbedir. Bu darbe öyle kökten bir darbedir ki, psikologlar dahi teşhisinde âciz düşmüştür. Öyle öldürücü bir darbedir ki, kişinin hem fiziksel hayatını hem manevi hayatını katleder. Ümitsizlik öyle bir girdap ve bataklıktır ki, bir karadelik gibi kişiyi kendi içine çökertip kişiye kendini bir zindan yapmaktadır. Bu mütevazı çalışmada ümitsizliğe yol açan hususlar, ümitsizliğin çeşitleri, ümitsizlikten doğan problemler sistematik olarak işlenmekte, bu hususlara dair yaşanan hayattan örnekler eşliğinde tedavi çareleri sunulmaktadır.
Edebiyat
Bazı insanlara ne yaparsanız yapın yaranamazsınız; çünkü onların derdi sizin iyiliğiniz değil, sizi eksik hissettirmektir. Siz fedakârlık yaparsınız, onlar nankörlük eder. Siz susarsınız, onlar kolunuzu koparmaya kalkar. Böylelerine ne sevgi yeter ne emek. Çünkü karakteri dar olanın gönlü de dardır. O yüzden artık kimseye kendinizi ispat etmeye kalkmayın. Değerinizi görmeyen göz için ışık olmaya çalışmak boşunadır, bırakın karanlıklarında kaybolsunlar
Türkiye’de 1919-1924 arası dönemi, sadece bir askeri kurtuluş mücadelesi olarak okumak eksik kalır. Bu beş yıl, aynı zamanda dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde, bir savaşın ortasında
Tarih
Reklam
Reklam