"Biliyor musunuz, o kadar çok saklanmışsınız ki herkesin tek derdi sizi bulmak zannediyorsunuz. İşte sizin sorununuz bu bayım, paranoyak olup çıkmışsınız."
Altaïr bir müddet onu izledi ve sonra yazmaya başladı: "Elma'yı, Cennet Parçası'nı anlamakta, amacını ve ne işe yaradığını bulmakta zorlanıyorum; ancak kesin olarak şunu söyleyebilirim ki kutsal kökenlere dayanmıyor. Hayır... o sadece bir araç... son derece hassas bir makine. Bu olağanüstü şeyi dünyaya getirenler ne tür insanlardı acaba?"
Türkler, kendi ülkülerine niçin "Kızılelma" demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabiîlik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manâlıdır. Kızılelma adı, ülkünün, aydınlar-dan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.
Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklü-ğünün, yükseklik fikrinin, ilâhî bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. yüzyılda Anadolu'ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik Hıristiyanlaşmış döküntüleri-nin yardımı ile de olsa, bu dünya çapındaki devleti kurup dört kıta (dördüncüsü Okyanusya'dır) üzerindeki teşki-lât ve medeniyet şaheserlerini yaratamazlardı.
Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?