Bazen şöyle ince, kafa yormayan ama içi dolu bir kitap ararız ya… Elini yormasın, ama okuduktan sonra kafanda bir şeyler kalsın, hatta kaybolan okuma hızını geri kazandırsın. Vahşetin Çağrısı tam da öyle bir kitap. Sayfa sayısı az, ama anlattıkları ağır. İlk bakışta bir köpeğin doğaya dönüş hikâyesi gibi duruyor ama aslında insanı, sistemi, özgürlüğü anlatıyor. Okurken hem dinleniyorsun hem de bazı yerlerde ister istemez durup düşünüyorsun. Bu yazıda da o hislerin peşinden gideceğiz. Sakin sakin, uzun uzadıya kasmadan ama bir şeyler bırakacak şekilde. Çünkü bazen kısa bir kitap, insana unuttuğu şeyleri hatırlatır. Doğduğu, büyüdüğü, atalarının iz bıraktığı yerleri hatırlatır...
Romanın başkahramanı Buck, rahat bir hayat süren evcil bir köpektir. Ancak bir gece hizmetkâr tarafından çalınarak satılır ve kendini kuzeyde, altına hücum döneminin acımasız ortamında bulur. Bu da onda bir takım doğal değişimler meydana getirir Buck’ın yaşadığı bu ani geçiş, bireyin kapitalist sistemde nasıl bir meta hâline getirildiğinin açık bir göstergesidir. Kaliforniya’da sahibinin malı olan Buck, Yukon’da artık yalnızca iş gören, yük taşıyan bir “emek nesnesi”dir. Jack London, işçilerin sistem içinde araçsallaştırılmasına ve insani yönlerinin hiçe sayılmasına Buck üzerinden dikkat çeker.
Roman boyunca doğanın acımasız kuralları hâkimdir: hayatta kalmak için güçlü olmak gerekir ve bu güç bazen insanın içindedir. Buck’ın hayatta kalmak için içgüdülerine dönmesi, insanın doğal yapısının da bir tür "kurtuluş yolu" olabileceğini gösterir. Uygarlığın sunduğu yapay güvenlik duygusunun aksine, doğada var olmak, mücadele etmek ve kendi ayakları üzerinde durmak, gerçek anlamda bir varoluş biçimi olarak sunulur. Kısacası bazen “biz mağaramızda mutluyuz” diyebilmek, moderniteyi reddebilmek büyük