Eve dönüş hissiyle okuduğum sıcacık bir hikâye: Bize Ait Bir Yer.
Okudukça tanıdık sesler duydum; mutfaktan gelen çay kokusunu, sokaktan yükselen çocuk seslerini, komşunun penceresinden süzülen ışığı…
Dört anlatıcı beş bölüm var hikâyede ama aslında hepsi tek bir ortak duygunun etrafında dönüyor: ait olma.
Aileyi, komşuluk ilişkilerini, çocukluk anılarını, geçmişle bugünü birbirine bağlayan görünmez ipleri anlatıyor.
İçinde hem tanıdık bir sıcaklık var hem de hepimizin kalbinde saklı küçük bir sızı.
İlgi Hanım’ın dili o kadar içten ki, her sayfasındaki emek, bir dolu yaşanmışlık hissiyle sarıyor bizi.
Bir yerde şöyle diyordu kitapta:
“Vedalaşacağımız yeri bilmeliyiz. Neyin gerçek bir veda olduğunu anlamayan insan boşuna ümitlenir ve çok üzülür, bu gerçek bir veda.”
Bir de “Dört Numara”nın adının Dünya olduğunu öğreniyoruz.
Ne kadar sade ama bir o kadar anlamlı bir mesaj: Dünya, hepimizin ait olduğu o ortak yer değil mi?
Ve finalde Şeref Baba’nın sesi her şeyi tamamlıyor; geçmişle bugünü, baba ile çocuğu, sevgiyle aidiyeti birbirine bağlıyor.
Utanç, sevgisizlik, korku… hücre öldüren şeylerdir diyor satır araları. Ve yine ekliyor:
Ama sevgi, hatırlamak ve öğretmek hep yaşatır.
Nemeçek bile ölmedi mi sonunda?
Ama biz onu hâlâ hatırlıyoruz; çünkü kalbimize değmişti o.
İşte tam o anda, ben de anladım ki
“Bize Ait Bir Yer” bazen bir kitap, bir insan, bir ses, bir hatıra olabiliyor.
Bir gece, tam da kitap üzerine düşündüğüm bir anda bir mesaj geldi, ilkokul öğretmenimden
Eminem Eminem türküsünü bulamayınca, gecenin bir vakti kendi sesinden söyleyip, bana göndermesin miCanım öğretmenim benim Fonda dinliyoruz şimdi, nasıl da güzel
Aradan kaç yıl geçti; ama canım öğretmenim hâlâ bir şeyler öğretmeye devam ediyor dedim gözlerim nemli nemli.
Benim içinse zaten öğretmenimi