• 400 syf.
    ·5/10
    Eski Türk tarihinde Hunların büyük bir önemi vardır. Hun Devleti, bir çok savaşın kazananı, güç sahibi, Çinlilerin korkulu rüyası... Hun kişileri çılgın, güçlü, cesurlardır. Hiç kimse Hunlar gibi olamaz. Destanlarımız Hunların çılgınlığını, kişiliklerini; yaşamlarını çok güzel anlatır. Bu kitapta, eski Çin kaynaklarına ve Türklerin yazdığı bengü taşlara dayanarak yazılmıştır. Teoman Han, Mete Han, Kiok Han gibi kağanların hayatlarını... Düşman budunları, Çin'i... Önemli topraklarımızı... Yıkılış sürecine kadar anlatan bir kitap. Benim en beğendiğim kısım tanhuların yaşamlarının anlatılmasıydı. Tarihi sevmeyen bir kişi bile hiç sıkılmadan okuyacağına inanıyorum. Ben tarihi sevdiğim için anlatımı ve dilini çok beğendim. İnşallah beğeneceğinizi düşünüyorum. Okuyunca bir yararı yok diye düşünmeyin. Her Türk tarihini bilmeli ve o tarihe göre yaşamalıdır. Bol kitaplı günler... Kitap yorumlarınızı bekliyorum.
  • Halık'ın namütenahi adı var,en başı Hakk
    Ne büyük şey kul için,hakkı tutup kaldırmak

    Allah'a dayan sa'ye sarıl,hikmete ram ol
    Yol varsa budur bilmiyorum,başka çıkar yol

    Enbiya yurdu bu toprak; şüheda burcu bu yer
    Bir yıkık türbesinin üstüne,Mevla titrer

    Ey şehidoğlu şehid,isteme benden makber
    Sana ağuşunu açmış,duruyor Peygamber

    Ne irfandır veren ahlak'a yükseklik,ne vicdandır
    Fazilet hissi insanlarda,Allah korkusundandır

    Sahipsiz olan memleketin batması haktır
    Sen sahip olursan,bu vatan batmayacaktır

    Kim kazanmazsa bu dünyada,bir ekmek parası
    Dostunun yüz karası,düşmanının maskarası

    Şudur cihanda,benim en sevdiğim meslek
    Sözün odun gibi olsun,fakat hakikat olsun tek

    Merhametin yok diyelim nefsine
    Merhamet etmez misin evladına

    İmandır o cevher ki,ilahi ne büyüktür
    İmansız olan paslı yürek,sinede yüktür

    Ölüler dini değil,sende bilirsin ki bu din
    Diri doğmuş,duracak,dipdiri durdukça zemin

    Dinsizin olmaz,iyi bir kimseye vefası
    Kur'ana uymayanın,kabul olmaz duası

    İnmemiştir hele Kur'an,bunu hakkıyla bilin
    Ne mezarlıkta okumak,ne de fal bakmak için

    Kenar-ı Dicle'de, bir kurt aşırsa bir koyunu
    Gelirde adl-i İlahi sorar,Ömer'den onu

    Yüreklerden çekilmiş farzedilse,havf-i Yezdan'ın
    Ne irfanın kalır tesiri,ne vicdanın

    İbret olmaz bize,her gün okuruz ezberde
    Yoksa bir maksat,aranmaz mı bu ayetlerde

    Girmeden tefrika bir millete,düşman giremez
    Toplu vurdukça yürekler,onu top sindiremez...

    Mehmet Akif Ersoy..☝️🌹
  • Üzerlerine yağan kurşunlarla uyandıklarında pek çoğu dünyanın en büyük dramının cansız kahramanlarıydılar. Masumdular... Neredeyse tamamen asimile olmuşlardı lâkin insanlara düşman olmamışlardı. Yürekleri güzel, naif insanlardı Boşnaklar...
  • 8-Bu hususta aydınlarımıza çok iş düşmektedir. Genellikle bugün aydından anlaşılan, okuduklarını sindirmemiş, Türkce yerine saçmasapanca konuşup yazan, bilgiçlik taslayan, üstünkörü, klasik kültür değerlerimize yabancı, bu yüzden de düşman biri olma keyfiyetidir. Hâlis aydınsa, geniş çaplı hayat tecrübelerinden hareketle yaşadıklarını, yaşantıları ile okuduklarını özgünce terkiplemiş kişidir. Bu, geçmiş çağların bilgesidir. Önemli olan, özgün terkipten yeni bir bakış açısının çıkmasıdır. Büyük insan dediğinizde, aklıma gelen en çarpıcı örneklerden biri Einstein’dır.

    0, küçük yaşlarda Kant’ı, Schopenhauer’ı (1788-1860) okuyan ve onların ilhâmıyla özel ve genel görelilik teorilerini ortaya koyan kişidir. Okuduğunuz eserlerden hareketle doğrudan doğruya bir şey kuramayabilirsiniz. Ne var ki önemli olan, okunan eserlerin olağanüstü dıkkat yoğunlaştırmasına götümesi ve birer esin kaynağı olmalarıdır.
  • BU "ADAM"I NASIL SEV(E)MİYORSUNUZ?

    Ağva'ya bağlı Çanaklı Köyü'nün kadınlarını bir araya toplayıp anadan doğma kalana kadar soydular. Çırılçıplak halde kocalarının katledilişini izlemeye zorlanan kadınlar, sonrasında toplu tecavüze uğradılar. Küpelerini almak için kulakları, bileziklerini almak için bilekleri, yüzüklerini almak için parmakları kesildi; acıyla kıvranarak can verdiler.

    ***

    Ateşe verilen Hacı İsmail Köyü ve erkekleri iple bağlanıp yatırılarak kurbanlık koyun gibi kesilen Karadere Köyü'nün kadınlarına tecavüz ettiler.

    ***

    İmranlar Köyü'nde, ırzlarına geçmek üzere bütün kadınları bir eve topladılar; kendilerini korumaya çalışanları lime lime doğradılar.

    ***

    Tekkeler Köyü'nde bacaklarından asılan on beş genç kızı, insan aklının alamayacağı işkenceler yaparak öldürdüler.

    ***

    Karamandıra Köyü'nde yağmaya direnen Hacı Mustafa'yı kurşuna dizip karısının ve kızının ırzına geçtiler. Irzına geçtikleri kızı, yaraladıkları bir ata bağladılar, at can havliyle oradan oraya koştukça kız parçalara ayrıldı.

    ***

    Çınarcık'ta, erkek çocukları, annelerine tecavüz etmeye zorladılar. Yaptıramayınca hepsini süngülediler. Kadınların karınlarını yarıp, kundaktaki bebekleri yardıkları karınlarına gömdüler.

    ***

    İzmir rıhtımında eşlerinden veya oğullarından haber bekleyen kadınların çarşaflarını yırttılar, hakaret ederek yerlerde sürüklediler...

    ***

    Maraş'ta, hamamdan çıkan kadınlara sarkıntılık yaptılar, peçelerini yırttılar...

    ***

    Karacaali'de, köyün kadınlarına kocalarının gözleri önünde tecavüz edip kurşuna dizdiler.

    ***

    Bu satırlar Hâkimiyeti Millîye'den:

    "Yunanlıların kadınlara ve kızlara yaptıkları tecavüz, üzerinden yüzyıllar geçse, kendilerini Türklere affettirmek için her şeyi yapsalar, bunu başaramazlar. Binlerce masum kız Yunanlıların eline düşmektense, kurşunla, süngüyle, ateşle ölümü tercih etmişlerdir."

    ***

    İkna olmayan, "resmî tarih(!)"in parçası bulan, inanmayanlar için, bu satırlar da bizatihi işgalciler, işkenceciler, tecavüzcülerle soydaş olan yabancı bir "kadın" gazeteci Berthe G. Gaulis'den:

    "Bilecik bir felaket ve acılar diyarı... Henüz dumanı tüten taş yığınları altında kim bilir ne kadar insan cesedi yatıyor... Tecavüze uğramamış genç kız veya kadın kalmamış... Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı..."

    ***

    Belki de bu nedenle, yani "işgal"in ne demek olduğunu en önce, en çok ve en fena biçimde onlar anladığı için, Türk Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin, Kuvayı Millîye'nin -yahut siz nasıl anıyorsanız o direniş günlerinin- "büyük hainleri" arasında bir tek "Türk kadını" yoktur!

    Onlar o sırada "hainlere" karşı yazılacak bir "destan"ın ön sözünü inşa etmekle meşguldür!

    Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından "Mebuslar" teslim bayrağı çekerken gazetelere yolladıkları "Millî haklarımızı ve ismetimizi koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız" ilanlarıyla eli silah tutan Türk erkeklerine tarihî bir ders verirler mesela!

    TBMM başkanlığına gönderdikleri, "Erkekler vazifesini yapmayacak, dinlerini ve vatanlarını, zevce ve hemşirelerini muhafaza etmeyecek kadar aciz ve ilgisiz iseler, düşmana karşı koymak için bize izin versinler. Yalnız topraklara gömerek paslandırdıkları silahları bize versinler. Irzımızı, namusumuzu, iffet ve ismetimizi biz kendi ellerimizle müdafaa edeceğiz" dilekçesiyle, vatan savunmasından kaçanları, yüzlerine tükürmekten beter ederler!

    Sultanahmet'ten Kastamonu'ya, Üsküdar'dan Bursa'ya memleketin her yanında "biz kadınlar bu hak cihadında en önde olacağız" diye onlar haykırırlar!

    ***

    Bütün bunlar olur, sadece Anadolu'da değil, Türk kadınları mütareke İstanbul'unda da sarhoş işgalci askerlere meze olmaya, üstelik de "gönüllü meze!" olmaya zorlanırken, onların dramına, çığlık atsalar duyacakları mesafedeki "saray"ında oturan Vahdettin, "işgal güçleri hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara Türk misafirperverliği gösterilmesini" buyurur... Atatürk ise, "düşman kaçarken, kadınlarınızı ve çocuklarınızı dağlara ve emin yerlere saklayınız" diye bildiri yayınlıyordur!

    Padişah, varlığını "Allah'tan sonra işgalci İngilizlere" emanet ediyorken, Mustafa Kemal kadınların sadece ırzını ve canını kurtarmakla değil, vatanı o mezalimden kurtarıp bağımsızlaştırmak ve onlardan doğacak kız çocuklarının, kız torunlarının yerlerde sürüklenmeyip omuzlarda yükseltileceği bir rejimin temellerini atıyordur!

    Hâl böyleyken...

    Başka hiç kimseye değil sözüm, bu ülkenin Atatürk'e hakareti, Cumhuriyet'le savaşı marifet sayan kadınlarına bugün;

    Siz, nasıl yapabiliyorsunuz?

    Nasıl oluyor da, böyle bir "ADAM"ı sev(e)miyorsunuz?

    -Selcan Taşçı
  • ÇOCUKLUĞU

    Yaşar Kemal, Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi'nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü'ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan bir aileden dünyaya geldi. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde sadece Kürtçe köyde ise Türkçe konuşurdu. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı'ndan dolayı Osmaniye'ye bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. Orta okul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.

    1978 yılındaki yaptığı bir söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle işe koyulduğunu ve okula başladığında "yaşlı halk şairleriyle çakıştığını" anımsadığını belirtti. İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Aşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı "berbat" çalmaktaydı.
    yasar-kemal-5-yasinda-babasi-camide-gozu-onunde-oldurulen-adam.jpg

    Bunun nedenini şu sözlerle dile getirdi:

    "Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Aşık Mecitle çakıştırırlardı. Aşık Mecitle Kadirlide bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum."

    İLK HİKAYESİ: PİS HİKAYE

    Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurovadan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayınladı. 1944 yılında ilk hikâyesi Pis Hikâye'yi yayınladı. Bunu, Kayseri'de askerlik yaparken yazmıştı. Bebek, Dükkâncı, Memet ile Memet öyküleri 1950'lerde yayımlandı.

    Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken Yaşar Kemal adını Cumhuriyet gazetesine girince kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü burada tefrika edildi.

    1947'de İnce Memed'i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54’te bitirdi. Romanı yazma nedeni eşkiya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkiyalığın içinde geçtiğini, dayısının "en büyük" eşkiyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936'lara kadar beş yüze yakın eşkiya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey'in kendisine, ilk İnce Memed hikayesinde "Çakırdikeni" diye yer alan diken hikâyesini anlattı ve Yaşar Kemal'le "eşkıyalığın felsefesini" yaptı.

    Yaşar Kemal'in dünyada ilk kez yayımlanan eseri, Bebek öyküsüdür ve önce Fransızcaya, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye ve diğer dillere çevrildi.

    yasar-kemal-kimdir-eserleri-odulleri.jpg

    SİYASİ HAYATI

    17 yaşından bu yana sosyalist politikanın içindedir. 1961 Anayasası'ndan sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi'ne 1962'de katıldı. Emekçi sınıfının tamamen yönetime gelmesini isteyen Kemal, TİP'te sekiz yıl çalıştı ve yöneticilerden biriydi. 1987'deki bir söyleşisinde Türkiye'de bir Marksist partiye ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Aynı söyleşideki "Nasıl bir sol modelden yanasınız?" sorusuna, şu cevabı vermiştir:

    "Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım."

    TİP'ten ayrılan yazar, nedenini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı. Sovyetler Birliği çökmesinin, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferi olduğunu 1993'teki bir söyleşisinde dile getirmiştir.
    https://www.internethaber.com/...-sozleri-769279h.htm
  • “En azgın düşman bile, çok zaman büyük paralarla satın alınabilir ve yine bilirler ki, ihanetleri sağlamak için olsun, açıkça dövüşmek için olsun, para savaşın can damarıdır.”
    Thomas More
    Sayfa 57 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları