Bu romanı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey şaşkınlıktı. İçinde düş var, gerçek var, ama ikisi de birbirinden ayrılmamış; aynı bardaktan içilmiş ve birbirine karışmış gibi. Bölümler ilerledikçe sürekli “Bu karakter, bu olay şimdi nereden çıktı?” dedim. Çünkü her yeni hikâye sanki bambaşka bir kapı açıyordu.
Fakat romanın sihri tam da burada: Anar, ilk bakışta birbiriyle alakasız görünen tüm karakterleri ve olayları, aynı mekanlarda ve birbirine değen zamanlarda öyle ustaca kesiştiriyor ki, romanın sonuna doğru sis yavaşça kalkıyor ve atlas tamamlanıyor. O “Ha!” anı geldiğinde fark ettim ki, parçalı görünen her şey aslında büyük resmin bir parçasıymış.
17. yüzyıl Osmanlı’sında geçen bu roman, okuru bir keşif yolculuğuna çıkarıyor; fakat bu yolculuk ne atla, ne gemiyle, ne de yaya yapılıyor. Burada coğrafya yollarla değil, düşlerle aşılıyor; gerçek ile düş aynı tasın içinde eriyip karışmış gibi.
Romanın merkezinde Uzun İhsan Efendi var: atlas yazmak isteyen bir baba. Ama bunu gezerek değil, rüyalar yoluyla yapmak istiyor. Dış dünyaya çıkıp maceralara atılmak yerine, “Ne gerek var?” diyor ve o maceraları düşlerinde oğlu Bünyamin’e yaşatıyor. Bir süre sonra baba ile oğulun sınırları siliniyor; sanki kendi yaşamak isteyip cesaret edemediklerini oğluna devrediyor, atlası onun üzerinden çizdiriyor. Bu baba–oğul aktarımını okurken çok güçlü bir metaforun içinde olduğumu hissettim.
Kurgusunun mükemmelliği bir yana dursun, diline gelirsek: ağır, kelimeler eski, bazen sözlük gibi… İçinde eski meslekler, unvanlar, denizcilik terimleri, felsefi göndermeler, simyacıların uğultusu…
Bilinmeyen kelimeler romanın sisi, ama bu romanın kusuru değil, sisli atmosferinin bilinçli bir parçası. Ben de ilk okumamda bu sisi çok hızlı geçmeye çalıştım. Yeni anne olmuştum; bebeğimle