• HAYAL BİLGİSİ ve ERCİŞLİ EMRAH 2018 ÖDÜLLERİNİ AÇIKLIYORUZ http://www.edebiyathaberleri.com/...ini-acikliyoruz.html
  • Kömür gözlüm ateşine düşeli
    Didem kan-yaş döker dilim dad eyler
    Garip yerde yad ülkede sevdiğim
    Bana senden özge kim imdad eyler

    Te ezelden oldum gamlar düşkünü
    Ben feleğe minnet etmem üç günü
    Yarim ne beklersin elin köşknü
    Felek ya dağıtır ya barbad eyler

    Yatamadım nazlı yarin dizine
    Doya doya bakamadım yüzüne
    Uyma Selbi'm uyma eller sözüne
    Seni mennen meni sennen yad eyler

    Ayrılık şerbeti ölümden acı
    Gel söyle sevdiğim nedir ilacı
    Kendine mülk sanma tahtınan tacı
    Felek ne umdurur ne abad eyler

    Gine rengin aldı dağlar lalesi
    Yıkılmış yapılmaz gönlüm kalesi
    Emrah'ın çektiği aşkın belası
    Ne alır canımı ne azad eyler.

    #Sunumlar sağolsun :))
  • Yazar önce Emrah'ın tarihi kişiliğini açıklamaya çalışmış.Geçmişte sadece Erzurumlu Emrah'ın varlığı bilindiğinden Emrah'ın şiirleri ve hikâyesi Erzurumlu'ya ait gösterilmiş.Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinde Vanlı Emrah,Acem Emrah namında ikinci bir Emrah'ın varlığı fark edilmiş.Emrah ve Selvihan hikâyesinin bu Vanlı Emrah'a ait olduğu anlaşılmış.Ancak şiirlerinin çoğu Erzurumlu Emrah'ın diye bilinmekte olduğundan ayıklamak hiç de kolay olmamış.İki Emrah'ın dilinin belirgin bir farklılık göstermesi şiirlerin ayırt edilebilmesinde yarar sağlamış.Medrese eğitimi görmüş olan Erzurumlu Emrah şiirlerinde sanatlı ve ağır bir kullanırken Erçişli Emrah'ın sade bir dili var.Şiirlerde Selvihan hikayesiyle alakalı bazı isimlerin bulunması da Erçişli'ye ait olanların ortaya çıkarılmasını kolaylaştırmış ancak yine de kafa karışıklığı tam olarak giderilmiş sayılmaz.Tutam yar elinden tutam gibi bazı şiirlerin kime ait olduğu bilinmediğinden iki Emrah'ın birden sayılmış.
    Benim gönlümden geçeni sorarsanız sade dille yazılmış dedim-dedi'li ve yedili,sekizli hecelerde yazılmış, ayağı tekrarlı olanlar (Yada yar düştü yar düştü) Erçişli'nin diye düşünüyorum.Ancak takdiri işin ehline bırakmamız lazım.
    Emrah ve Selvi hikâyesine özet olarak yer verilmiş.Hikâye çok güzeldi.
    Son olarak yazarın Erçişli Emrah'a ait olduğunu düşündüğü 55 adet şiir bulunmaktadır.
    Şiirlerinde dikkatimi çeken bir husus Erçişli Emrah'ın şivesinin Bayburt'un yerel şivesine çok benziyor olması...
  • (Başvurular devam ediyor.) ERCİŞLİ EMRAH ŞİİR ÖDÜLÜ 2018 http://www.edebiyathaberleri.com/...siir-odulu-2018.html
  • ERCİŞLİ EMRAH ŞİİR ÖDÜLÜ 2018 (Başvurular başladı.) http://www.edebiyathaberleri.com/...siir-odulu-2018.html
  • Lale!
    Ne "efsunkar" bir çiçekti o!
    Onsuz mutluluk yarım, onsuz insan boş, onsuz hayat anlamsız!
    Lale, bir eşsiz hükümdardır o gönül dünyasına...

    Bütün sohbetler onun üstüne kuruluyordu; "Ali Efendi, bahçesinde bir lale türetmiş; gören bayılıyormuş..."

    Halka da bulaşmıştı bu lale salgını!
    Lale "modası" ortalığı kasıp kavuruyordu.
    Ne var ki, lale fiyatları "kese" yakıyordu. Bu duruma devlet derhal el koydu: 1722 yılı Eylül'ünde padişah 3.Ahmet bir ferman yayınlayarak, her lalenin fiyatının belirlenmesi için İstanbul Kadısı'na buyruk verdi!

    O kadar pahalanmıştı ki lale fiyatları; hele şu "Mahbub" adı verilen lale soğanı yok mu? Hınzıra güç yetmiyordu ki alına! Tam bu sırada önüne gelen "Benim lalem daha değerlidir demez mi?

    Lale piyasasında, haksız kazançlar başını almış gidiyordu. İstanbul az kalsın karışmak üzereydi... 239 çeşit lale, devletin düzenini sarsıyordu!

    Devlet, bu duruma yine seyirci kalmadı; Mahkeme kararıyla Vefalı Mehmet Bey'in yetiştirdiği "Nize-i rummani" isimli laleye en yüksek fiyat biçildi ve ortalık duruldu.

    Zevkler alabildiğine incelmiş, davranışlar "nezaketin doruklarındaydı... Ne var ki; Veziriazam Damat İbrahim Paşa'nın arada bir kendini kaybettiği de söyleniyor; sözgelimi İstanbul Kadısı Zülali Hasan Efendi'nin karısına cinsel tacizde bulunduğu iftirası da yayılıyordu. Dedikodu üretenler bununla da kalmıyor; Kağıthane'de yanından geçen kadınların yaşmaklarını hedefleyerek; usta bir nişancı gibi altın attığı, attığı altınların hiçbirinin yere düşmeden kadının yaşmağının içini bulduğu, sözleri dillerde dolaşıyordu...

    Kuşkusuz bunlar, İbrahim Paşa'yı çekemeyenlerin sözleriydi...

    Kimse bu dedikodulara kulak asmıyor; herkes Nedim'in şarkı ve gazelleriyle coşuyordu:

    "Erişti nevbahar eyyamı, açıldı gül-ü gülşen;
    Çırağan vakti geldi, lalezarın didesi ruşen.
    Çimenler döndü ru-yü yare reng-i lale vü gülden,
    Çırağan vakti geldi, lalezarın didesi ruşen"

    Aynı yıllarda, Osmanlı mülkü Anadolu'da Ercişli Emrah'da şöyle diyordu:

    "Tutam yar elinden tutam,
    Çıkam dağlara, dağlara!
    Olam bir yaralı bülbül,
    İnem bağlara, bağlara!"

    Bu arada, Veziriazam Damat İbrahim Paşa, hiç boş durmuyor çalışıyordu.
    Damat Paşa, çok şeyler yaptı.
    Ailesinin tüm üyelerini devletin en üst makamlarına getirdi. Anadolu'da doğduğu köy olan Muşkara'yı görülmedik biçimde imar etti ve Nevşehir adını verdi. Anadolu'ya bir başka önem daha verdi: Kütahya'nın ve İznik'in o zarif çinilerinin etkileyici görüntüsü herkesi hayran bırakıyordu. Bunu haber aldı ve önemle üzerinde durdu. Ne var ki, çinicilik yıllardır ihmal edilmiş, Kütahya ve İznik bu konuda bir "sahip" bekliyordu... Damat İbrahim Paşa sahip çıktı. Çiniciliği yeniden öne çıkardı. Ancak bunları ne Kütahya'da, ne de İznik'te yaptı; İstanbul dururken Anadolu'ya ne gerekti? Ustalar getirtti İznik'ten, Kütahya'dan İstanbul'a çini fabrikası kurdu.

    Gerçekten çok güzel işler de yaptığı oluyordu: İstanbul'da iki kumaş fabrikası kurdurdu ve pek çok yabancı kitap tercüme ettirdi.

    Bir aksilik oldu...

    "Şan" için sürdüğü İran savaşı devam ederken, cephelerden yenilgiler gelmeye başladı. Durum çok nazikti... Oysa yıllardır sürekli savaş halinde olan Doğu'daki vilayet askerlerinin kazandığı her küçük zafer için, İstanbul'da ne eğlenceler düzenliyorlardı! Hatta o yıllarda, İran'ın barış önerilerini bile kabul etmemişlerdi. Şimdi ise, İran barış yapmayı istemiyordu!

    İşler tümüyle sarpa sarmaya başladı...

    Yoksul halk, yıllardı ancak "seyrettiği" eğlencelerin baş mimarı Damat İbrahim Paşa'ya karşı sesini yükseltir oldu.

    Durum ahimdi ve tez elden İran cephesinde bir zafer kazanılmalıydı... Ama nasıl?

    Sonunda, kendine göre bir çare buldu. Padişah, 3. Ahmet, orduların başına geçer ve İran cephesine gider ise; Osmanlı ordusu şevke gelir; zafer de kazanılır!

    Durumu padişaha arzetti. Padişah 3.Ahmet bu teklifi kabul etti. Bunun üzerine Revan, Tiflis, Gence, Kars ve Van muhafızlarına gönderilen fermanda özet olarak şöyle denildi: "Kaleleri şiddetle koruyun. Hiçbir ihmal göstermeyin. Savunmada ihmali olanlar, atalarımın başı için yemin ederim ki; kuş olsalar elimden kurtulamazlar. Ordumla geliyorum. Hazırlık yapın!

    Ayrıca, Anadolu'daki geçit yerlerinde bulunan Vilayet ve Sancaklar'a buyruklar gönderilerek: "Padişahın ordu ile İran üstüne yürüyeceğini, dolayısıyla konaklama yerlerinin tespiti çalışmalarına başlaması", istendi.

    Yol güzergahı konusunda ön hazırlıklar böylece tamamlandı.

    Veziriazam Damat İbrahim Paşa, İstanbul'da da, sefer konusunda yapılması gerekenleri eksiksiz yerine getirdi: 1730 yılı 31 Temmuz'unda Padişah tuğları çıkartılarak Üsküdar'a götürülüp dikildi. Kapıkulu ocakları tamamen Üsküdar'a geçti.

    Herşey hazırdı. Sadece, Padişah 3.Ahmet saraydan çıkıp gelecek ve ordu yürüyecekti...
    Aynı gün Damat İbrahim Paşa, saraya giderek padişahın huzuruna çıktı:

    "Her şey hazır. Vakit geldi. Ordunuzun başına saadetle buyurunuz" dedi.

    Veziriazamın sözlerini dinleyen 3.Ahmet kısa bir süre düşündü... İstanbul'dan ayrılacak; Anadolu'nun o yollarında sefere çıkacak... Ya eğlenceler? Bu olacak şey değildi!
    Padişahın yanıtı çok kısa oldu:

    "Sefere gitmeyeceğim!"

    Nevşehirli İbrahim Paşa kulaklarına inanamadı. Bu kadar hazırlıktan sonra, Yeniçeriler, Padişahlarının başlarına geçmeyeceğini bir öğrenirlerse, kesinlikle isyan ederlerdi! Nitekim bu haber Üsküdar'daki Yeniçeri Ağası Hasan Ağa'ya varınca, o da can korkusuyla aynı düşüncelerini Saray'a iletmişti.

    Nevşehirli, Padişaha Yalvarmaya başladı.

    Padişah 3.Ahmet, istemeyerek Sancağı Şerif'i çıkartıp Üsküdar'a vardı. Fakat ayakları bir türlü gitmiyordu. Bir ara "Ben Üsküdar'da kalayım ordu gitsin" dedi... Sadece padişah değil; Damat İbrahim Paşa'nın devletten en üst makamlar verdiği oğulları da İstanbul'un o baş döndürücü havasından ayrılmak istemiyorları.

    Bütün bu olan-biteni Üsküdarda bulunan Yeniçeriler duydu ve isyan başladı!

    Üsküdar'daki bütün devlet adamları tekrar Saray'a kaçtı.

    İsyancıların başında Arnavut Patrona Halil ile Ulah Muslu Beşe vardı...

    İsyan öylesine alevlendi ki, kısa sürede padişah ve diğer devlet görevlileri sinerek; her biri, isyancıların buyruklarını dinleyip, yerine getiren emir kulu oldu.

    İsyancılar:
    "Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve tüm "damatlar" öldürüsün!" dediler.

    Padişah, öldürttü ve cesetlerini önlerine attı!
    Padişah, isyancıların istediği her şeyi yerine getirdi ve sonra da tahtını yeğeni olan şehzade olan Şehzade Mahmut'a devretti.

    Şehzade Mahmut, 1. Mahmut olarak Osmanlı Padişahı oldu.

    Bu isyanda, Patrona Halil ve arkadaşları, kuşkusuz birer piyondular. Bu isyanın da gerisinde birileri vardı.

    Bütün zevk ve sefa yerleri, köşkler, saraylar yıkılarak yerle bir edildi!

    Ve böylece, yüzyıllar sonra "Lale Devri" anılacak olan bir devir kapandı.

    1. Mahmut, isyancıların öncülerini teker teker öldürttü Bu arada, isyancı öncülerinin çoğu, İstanbul hamamlarında tellak olarak çalışan Arnavutlar idi. Bu durum devletin dikkatini çekti. Padişah 1.Mahmut, 1730 yılında bir ferman yayınlayarak, Türk'e önem verdi. Fermanında özet olarak şöyle dedi:

    "Bundan böyle, İstanbul hamamlarında Türk'ten başka kimse tellak olarak çalıştırılmayacak!"

    Kuşkusuz Türkler minnetkar kaldı!

    Bu da bir şeydi!