"Peki şunu söyler misin Jude: Hiç yalnızlık duymuyor musun?"
"Hayır" diyor neden sonra. Bir çift yanlarından gülüşerek geçiyor, yürüyüşlerinin başında kendilerinin de gülüşmekte olduğunu hatırlıyor. Willem'i aylar boyunca son kez göreceği bu gecenin içine etmeyi nasıl başardı? "Sen beni düşünme Willem. Ben her zaman idare ederim. Her zaman başımın çaresine bakabilirim."
Bunun üzerine Willem iç geçiriyor, kendini bırakıyor ve öyle mağlup görünüyor ki, Jude hafif bir suçluluk duygusu hissediyor. Ama rahatlıyor bir yandan da; çünkü Willem'in konuşmayı nasıl sürdüreceğini bilmediğini fark ediyor, böylrvr birazdan konuyu değiştirebilecek, geceyi tatlıya bağlayıp kaçabilecek. "Hep böyle söylüyorsun."
"Hep doğru çünkü."
Suyu kapatıp kendini küvete bırakacak, yanağını fayansa yaslayıp daha iyi hissetmeyi bekleyecek. Nefret ettiği bir bedene, nefret ettiği bir geçmişle kıstırılmış olduğunu ve ikisini de asla değiştiremeyeceğini hatırlayacak. Daralarak, nefretle, acıyla ağlamak isteyecek ama Luke Birader'le olanlardan ve bir daha ağlamamaya yemin etmesinden sonra hiç ağlamadı. Hiçbir varlığı olmadığı, meyvesinin çoktan kuruyup çekildiği, şimdi lüzumsuzca tangırdayan bir gövdeden ibaret olduğu dank edecek kafasına. En mutlu anlarında da, en feci dakikalarda da vücudunu saran tiksinti titremesini, ona sen kimsin ki bu kadar insana rahatsızlık veriyorsun, kendi bedenin dur dediği halde ne hakla devam etmeye yelteniyorsun diye soran ürpertiyi hissedecek.