…iki çocukla, seni aldatan kocayla, bırakıp gidemeden, evinin duvarlarına yapışmış, balık gözlerinle kalmak mı annelik? Siz olmasaydınız, ben bu hayatı mı yaşardım, sizin yüzünüzden boşanamadım demek mi kutsal annelik? Bu bok dünyaya, ne olacağı belli olmayan bir yaratık peydahlayıp, durmadan onu suçlamak mı annelik? Evin dört duvarı arasına kapanıp, yemeyip yedirip, giymeyip giydirip, durmadan üzülüp, mutsuz olup, korkular, acılar içinde yaşamak mı annelik?
Kadınlarla ilgili İngilizlerin kitaplarında okuduğun bütün bu şatafatlı sözlerin hepsi arzudan kaynaklanıyor.
Kadınlara ancak anne ya da evinin hanımı oldukları için saygı göstermelisin.
“İki tür narsisist var (…) Birinci tür narsisistler bütün dünyanın kendilerine âşık olduğunu sanırlar (…) Egoları zarar görmesin diye sadece kendilerinden aşağı seviyedeki kişilerle iletişim kurarlar (…) İkinci tür narsisistler ise kendilerini çok değerli bulurlar. O değerli tene dokunacak el, o eşsiz dudakları öpecek dudak, o derin gözlere bakma hakkına sahip göz henüz yaratılmamıştır…”
Türk kadını için bir genelleme yok ki... Kimi 18 saat güneş altında tarlalarda çalışır, evde çalışması caba... Kimi bir kova su bulmak için saatlerce yürür, kimi din baskısı altında ortaçağ anlayışıyla dünyaya kapalı tutulur ve tüm insanca verilerden uzaklaştırılır, kimi bir ticari mal gibi, başlık parası karşılığında satılır. Kasabada, kentte işçilik, memurluk yapan kadın ise evinin ve çocuklarının da tüm işlerini yapar. En çok yıpranmak da kadınlar arasındadır