• Çiçeği son bir kez sulayıp cam fanustan koruyucusunu üzerine yerleştirmeye çalışırken,

    gözleri dolu dolu oldu.

    “Elveda” dedi çiçeğe.

    Ama çiçek cevap vermedi.

    “Elveda,“ diye tekrarladı Küçük Prens.

    Çiçek öksürdü. Ama nezleden falan değildi öksürmesi…

    Sonunda, “Çok saçmaladım,” dedi. “Senden özür dilemek istiyorum. Mutlu olmaya bak, emi?”

    Küçük Prens çiçeğin sitem etmemesine şaşırmış, elinde fanus kalakalmıştı. Onun bu yumuşak, sakin tavrına anlam veremiyordu.

    “Elbette, seviyorum seni,” dedi. “Benim yüzümden bunu bile anlayamadın. Ama artık hiçbir önemi yok. Tabii, sen de benim kadar aptallık ettin. Artık mutlu olmaya bak… Şu fanusu da bırak elinden. İstemiyorum onu.”



    Küçük-Prens“Ya rüzgâr…”

    “O kadar da hasta değilim… Gecenin serinliği bana iyi gelir hem. Çiçeğim ben.”

    “Peki, ya hayvanlar…”

    “Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, birkaç tırtıla katlanmam gerek.

    Çok güzel bir şey olmalı bu… Ziyaretime kim gelir yoksa? Sen uzaklarda olacaksın.

    Büyük hayvanlara gelince, onlardan korkum yok. Benim de pençelerim var…”

    Bunu derken dört tanecik dikenini göstermişti.

    Sonra da, “Sallanıp durma burada, huzursuz ediyorsun beni,” dedi. “Madem gitmeye karar vermişsin, çek git hadi!”

    Aslında, Küçük Prens ağladığını görsün istemiyordu. Pek gururlu bir çiçekti.
  • Kimi insanlar insan biriktirerek kalabalıklaşır, kimileri anı biriktirerek bulanıklaşır, onun gibilerse eşya biriktirerek hayata alışırdı.
    Kolektif
    Sayfa 40 - Nur Neşe Şahin
  • İlk sayfalarda ki bir hitaba takılmış olsam da çeviri hatası olarak değerlendirmeyi ya da öyle düşünmeyi tercih ederim.( Şu an okuduğum kitap yazık ki Tomris uyar çevirisi değil başka birine ait bir çeviri ve bazı kelimeler farklı çevrilmiş geldi bana) O nedenle bahsi geçen kısma çok değinmeyeceğim. Beni asıl etkileyen yazarın çocuk gözüyle hayata bakışı, betimlemeleri ve kurduğu ironik bağıntılar.

    Çocukluğumda küçük prensin kendi gezegeninde bıraktığı çiçeğini anlattığı kısmı okumuştum . Fanus içinde ki çiçek ile olan görüntüsü hep gözümün önünde idi şimdi neden o bölümden bu kadar etkilendiğimi daha iyi anlıyorum.

    '' Eğer biri, milyonlarca ve milyonlarca gezegen içinde sadece bir tek örneği bulunan bir çiçeği severse, yıldızlara baktığı zaman mutlu olması için bu yeterli.''
    O kendi kendine şöyle der: '' Çiçeğim oralarda bir yerlerde ''. Ama şayet koyun çiçeği yerse bu onun için bütün yıldızların sanki birden sönmesi demektir. Şimdi bu önemli değil ha!
    (Sayfa 32)
  • Küçük Prens gezegeninden kaçarken, göç yolundaki yabanıl bir
    kuş sürüsünden yararlanmış olmalıydı.

    Gideceği sabah, gezegenini iyice derleyip toplamıştı.
    Etkin volkanların bacalarını özenle temizlemişti.
    Tam iki tane etkin volkanı vardı ve bu sayede sabah kahvaltısını
    kolayca ısıta biliyordu.

    Bir de sönmüş volkanı vardı. Ama, “Ne olur ne olmaz!” deyip,
    sönmüş volkanı da temizlemişti.
    Volkanlar iyi temizlenirlerse, patlamadan, usul usul, düzenli şekilde yanarlar.
    Volkan patlaması, tıpkı şömine ateşinin parlamasına benzer.
    Tabii, bizler dünyamızdaki volkan bacalarını temizleyemeyecek kadar ufak tefeğiz. Başımıza bunca dert açmaları bu yüzden.

    Küçük Prens, biraz üzgün, son baobap sürgünlerini de sökmüştü.
    Asla geri dönmeyeceğini düşünüyordu.
    Ama, her sabah yaptığı bu işler, o sabah ona çok hoş görünmüştü.

    Çiçeği son bir kez sulayıp cam fanustan koruyucusunu üzerine
    yerleştirmeye çalışırken, gözleri dolu dolu oldu.
    “Elveda” dedi çiçeğe.
    Ama çiçek cevap vermedi.
    “Elveda,“ diye tekrarladı Küçük Prens.
    Çiçek öksürdü. Ama nezleden falan değildi öksürmesi…
    Sonunda, “Çok saçmaladım,” dedi. “Senden özür dilemek istiyorum.
    Mutlu olmaya bak, tamam mı?”

    Küçük Prens çiçeğin sitem etmemesine şaşırmış, elinde fanus kalakalmıştı.
    Onun bu yumuşak, sakin tavrına anlam veremiyordu.

    “Elbette, seviyorum seni,” dedi. “Benim yüzümden bunu bile anlayamadın.
    Ama artık hiçbir önemi yok. Tabii, sen de benim kadar aptallık ettin.
    Artık mutlu olmaya bak… Şu fanusu da bırak elinden. İstemiyorum onu.”

    “Ya rüzgâr…”
    “O kadar da hasta değilim… Gecenin serinliği bana iyi gelir hem. Çiçeğim ben.”

    “Peki, ya hayvanlar…”
    “Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, birkaç tırtıla katlanmam gerek.
    Çok güzel bir şey olmalı bu… Ziyaretime kim gelir yoksa? Sen uzaklarda olacaksın.
    Büyük hayvanlara gelince, onlardan korkum yok. Benim de pençelerim var…”

    Bunu derken dört tanecik dikenini göstermişti.

    Sonra da, “Sallanıp durma burada, huzursuz ediyorsun beni,” dedi.
    “Madem gitmeye karar vermişsin, çek git hadi!”

    Aslında, Küçük Prens ağladığını görsün istemiyordu. Pek gururlu bir çiçekti.