On üç on dört yaşlarında bir oğlan çocuğu, üzerinde kirli bir beyaz önlük, berber dükkanının önünü, kaldırımı yıkıyor. Yarısına dek tül perde örtülü camda bir tabela: “Sıhhat Berberi”. Ayakları ıslanan bir müşteri, dükkandan içeri girerken oğlanı azarlıyor. Oğlanın ay değirmisi canım yüzü sararıveriyor. Hortumu ayaklarının dibinde bir yerlerde unutuyor. Dizlerine dek su sıçrıyor hortumdan. Besbelli, bu azar yüreğinin bir yerlerine yerleşti. Artık yirmisinde mi olur, otuzunda mı, bilemedin ellisinde depreşir de börtleyiverir en olmadık bir günde. Ve ayakları ıslanan öfkeli adamı kimsecikler aklına getirmez o zaman.
Öyle uzaklara gitmek gerekli değildi. Her şey şuracıktaydı. Geri gelmiş gençliğinden bir şeyler saklıydı içinde. Belirsiz bir istek, sarsmayan, gene de zorlu bir tutku, nerdeyse bir nöbet, Selime’nin geleneklerle, alışkanlıklarla dizginlenmiş uslu benliğini kavrayıverdi. Sabahları erken erken kalkıp soba yakmaları, içi kürklü yırtık terliklerini, komşularla içilen sabah kahvelerini, ikindi çaylarını, evde büyüyen, büyüdükçe de erkek erkek kokmaya başlayan, boyuna kendisinden bir şeyler isteyen iki oğlanı, en çok da Büyük Mısırlı Hanı’nın göçük basamaklarını elinin tersiyle şöyle bir iteleyiverdi. Kendini kapıp koyverdiği sıcak bir istekle doluydu: Kaçmak…