Tüm bilimlerin atasıydı hâlbuki...
Belli bilimlerin yükselişiyle birlikte felsefenin de özel bir bilim haline gelmeye zorlanması felsefenin tarihsel yazgısının en açık ifadesidir.
Sayfa 16·Kitabı okuyor
Felsefe
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Osmanlı, bilim'de geri kaldı
Batı'da laiklik, ekonomik-top­lumsal-siyasal bir süreç sonucunda ortaya çıktı ve kurumlaştı. Ama laikliği günümüzde de "çağdaş toplumlar" için vazgeçil­mez kılan iki temel neden var: 1) Dine dayalı devlet, özgür dü­şünceyi, bilimsel gelişmeyi, değişen koşullara uygun yeni kurum ve kuralların konulmasını zorlaştırmakta, hatta engellemekledir; 2) Dine dayalı devlet, iktidardaki "tek inanç"ın dışındaki inanç gruplarına aynı haklan tanımadığı için, farklı inançtan toplum kesimlerinin "barış içinde" yaşamaları olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır, din ve mezhep savaşlarını kolaylaştır­maktadır. Bu anlamda laiklik, farklı inançtan bireylerin -eşit haklara sahip- "yurttaş"lar olabilmelerinin, bir "ulus" oluşturabilmelerinin ön koşuludur. Bir "ulus" olmadan "çağdaş"laşabilen toplum ise yoktur. Laikliği bir "toplumsal zorunluk" olarak gündeme getiren bu iki neden, elbette ki Türkiye için de geçerliydi. Osmanlı Devle­ti'nin "yükselme" döneminde, dinsel iktidar da siyasal iktidara -yani padişaha bağlıydı. Ama ne zaman ki durum tersine döndü ve siyasal iktidarın güç yitirmesinden yararlanan dinsel güçler et­kilerini arttırdılar; "din" toplumun çağa ayak uydurmasını engel­leyen bir kurum görünümü kazandı. Örneğin, Gutenberg'den birkaç yıl sonra Türkiye'de de ilk basımevi kurulduğu halde, bunun sadece Museviler ve Hıristiyanlar için kullanımına izin verildi. 1566 yılında, padişahın baş çevirmeni Ali Bey, Tevrat ve incil'i "halk Türkçesi"ne çevirdi ve basıldı. Ama Müslüman halkın Ku­ran'ı kendi dilinden okuyup anlayabilmesi, ancak 1930'lardan sonra -yani laik Türkiye'de- gerçekleşebildi. Müslüman Osman­lıların da basımevini kullanabilmeleri için, Şeyhülislam ancak Gutenberg'den 270 yıl sonra fetva verdi. İlk gözlemevi, 1580 yılında -Şeyhülislamın fetvası ile- dine
"Artık tüm felsefi anlayışın sistemi felsefedir. İnsan bunu objektif olarak almalıdır, eğer tüm teşebbüslerin muhakeme edilişinin arketipi/gerçek ideali altında felsefe yapma anlaşılırsa ki, o yapısı sıkça çok çeşitli ve çok değişken olan sübjektif her felsefeyi muhakeme etmeye yaramalıdır. Bu biçimde felsefe, hiçbir yerde gerçek-in corcreto olmamış, insanın ama türlü türlü yollardan yaklaşmaya çalıştığı, şehvaniyet sayesinde tamamen kapanmış yegane bir patikayı keşfedinceye kadar ve şimdiye kadar eksik olan kopyayı, insanın gerçek ideale/Urbild benzerini yapmaya erişinceye kadar müsaade edilen olası bir bilimin çıplak bir fikridir. O noktaya kadar felsefe öğrenilemez; yani, o nerededir, kim ona sahiptir ve nerden tanınır? Felsefe yapma, yine devamlı, öbürünü bile kendi kaynağında araştırmak ve onaylamak veya reddetmek için aklın hakkının saklı kalması kaydıyla sadece öğrenilebilir, yani aklın yeteneği kendi genel prensiplerinin taklit etmede belirli mevcut teşebbüsler üzerine tatbik edebilir. O noktaya kadar ama felsefenin, yani sadece bilim olarak aranan anlayışın bir sisteminin kavramı yalnız bir okul kavramıdır, bu bilginin sistematik birliğinden, yani anlayışın mantıksal mükemmelliğini amaç edinmişliğinden çok fazla bir şey olmaksızın. Her zaman ama bu ad vermenin temelinde yatmış bir dünya kavramı(conceptus cosmicus)bile vardır, bilhassa insan onu tabiri caizse kişiselleştirdiyse ve felsefenin idealinde bir arketip/Urbild olarak tasavvur ettiyse. Bu niyette felsefe, insan aklının asli amacına (teleologia rationis humanae) tüm anlayışların münasebetinin bilimidir ve filozof akıl sanatkarı değil, özellikle insan aklının kanun koyucusudur. Böyle bir anlamda, bizzat kendini bir filozof olarak adlandırmak ve sadece fikirde olan arketime kendini eşit saymaya cesaret
Sayfa 466·Kitabı okuyor
Dünyayı ancak hayalperestler değiştirebilir.
Sayfa 9 - Timaş Yayınları·Kitabı okuyor
Friedrich Nietzsche
416. Kadınların kurtuluşu üzerine.— Aşka ve her şey karşısında çabucak lehte ve aleyhte duygulara kapılmaya böylesine alışmış olan kadınlar gerçekten adil olabilir mi? Bu yüzden kadınlar erkeklerden daha çok nedenlere ilgi gösterirler? Ancak bir kez elverişli bir neden buldular mı çabucak onun taraftarı haline gelirler ve böylece o nedenin saf, masum etkisini mahvederler. O nedenle, politika ve bilimin belirli dalları (örneğin, tarih) kadınlara emanet edilirse, azımsanmayacak bir tehlike ortaya çıkar. Zira bilimin ne olduğunu gerçekten bilen bir kadından daha nadir ne olabilir ki? Kadınların en iyileri koyunlarında bilim karşısında gizli bir hor görmeyi bile beslerler, sanki bir şekilde bilimden üstünlermiş gibi. Belki bu değişebilir ama şimdilik durum bu.
Felsefe