"Hiçbir şeyin olmadığı, hiç kimsenin gelmediği, hiç kimsenin gitmediği bir oyun... Hem de iki kere!"
Peki, Beckett bize o çorak arazide, tek bir kuru ağacın altında dikilen Vladimir ve Estragon aracılığıyla aslında ne fısıldıyor?
Vladimir (Didi) ve Estragon (Gogo) bir ağacın dibinde Godot adında birini beklerler. Godot kimdir? Tanrı mı, kurtuluş mu, ölüm mü, devrim mi, yoksa sadece bir iş fırsatı mı? Beckett bunu asla söylemez. Çünkü Godot'nun kim olduğu zerre kadar önemli değildir; önemli olan bekleme eyleminin ta kendisidir.
Bana kalırsa Godot, bizim hayatımızdaki o kurtarıcı illüzyonudur. "Şu borç bitsin her şey düzelecek", "Şu romanı bir bitireyim hayatım değişecek", "O ilham bir gelsin, her şey yoluna girecek"... Godot, kendi hayatımızın sorumluluğunu almamak için uydurduğumuz o büyük yalandır. Beklemek, eyleme geçme cesareti bulamamanın kılıfıdır öyle değil mi?
Oyun boyunca iki karakter sürekli, ama sürekli konuşuyor. Havadan sudan, şapkalardan, dar gelen çizmelerden, havuçlardan... Neden biliyor musunuz? Çünkü eğer susarlarsa, evrenin o sağır edici hiçliğiyle ve kendi varoluşlarının anlamsızlığıyla yüzleşmek zorunda kalacaklar! Tıpkı dış dünyayla, insanlarla, sokağın gürültüsüyle tüm bağını koparıp o rutubetli atölyesine kapanan; sadece önüne konan sahipsiz bir fotoğraf karesindeki donuk yüze bakarak, tuvale o ilk fırçayı vurmak için gaipten bir anlam ya da ilham bekleyen bir zihnin felç hali gibi... Dışarı çıkıp yaşamak çok korkutucudur, bu yüzden beklemeyi (veya kendini izole etmeyi) seçerler. Zaman geçsin diye kelimelerle, boyalarla, küçük ritüellerle kendilerini oyalarlar.
"Ama mesele bu değil. Burada ne yapmaktayız, işte bütün mesele bu. Ne mutlu bize ki, yanıtı biliyoruz. Evet bu muazzam karışıklığın içinde açık seçik olan bir şey var: Godot'yu