Kitabın birinci cildinin incelemesi: #299979578
Schopenhauer’in İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya kitabının ikinci cildi, ilk cildin basit bir devamı veya hikâyenin ikinci yarısı gibi değildi, aradan geçen 25 yılın ardından, yazarın kendi gençlik eserine yazdığı devasa, karanlık ve tavizsiz bir manifestoydu desem yeridir. İkinci cildi okurken çok fazla zorlandım nedense.
Sebebini bir örnekle açıklamak gerekirse ilk cilt felsefi bir iskeletse, 1844'te yayımlanan bu ikinci cilt o iskelete et giydiren, kan pompalayan ve sinir sistemini inşa eden ontolojik bir enkaz dökümüydü resmen.
Schopenhauer, yaşlanmanın getirdiği o acımasız berraklıkla, ilk ciltte kurduğu sistemi daha da radikalleştirmiş ve insan doğasının en mahrem, en gizlenen köşelerine felsefi bir neşter atmış bu bölümde.
Hazırsak o halde kitabın içeriğine geçelim.
İlk ciltte dünyanın bir tasavvur yani algı olduğu söylenmişti. İkinci ciltte Schopenhauer, Zihin/Akıl nedir? sorusuna devrimsel ve ürkütücü bir yanıt veriyor: Akıl, sadece İsteme'nin yani iradenin hayatta kalmak için ürettiği biyolojik bir silahtır. Nasıl ki hayvanların pençeleri, dişleri veya zehirleri varsa, insanın da aklı vardır. Bizler mantıklı kararlar aldığımızı, özgür irademizle düşündüğümüzü sanırız; oysa zihin, o kör yaşama istencinin emir kulu olan bir fenerden ibarettir. Sadece İsteme'nin arzuladığı şeyleri aydınlatır. Bu durum, insanın rasyonel bir varlık olduğu yönündeki binlerce yıllık felsefi kibri yerle bir eder. Akıl, efendi değil, köledir.
İkinci cildin açık ara en ünlü, en sarsıcı ve modern evrimsel psikolojiyi on yıllarca önceden müjdeleyen bölümü "Cinsel Aşkın Metafiziği" bölümüydü. O bölümü okuyanlar bana hak verecektir.
Schopenhauer’e göre aşk; şiirlerin, destanların veya romantizmin anlattığı o yüce